TUDEM
 
DESTEK

Birkaç Yanlışla İlber Hoca ve “Osmanlı’ya Bakmak” kitabı Ya da İlber Hoca’nın Yanlış Halleri!

Faba Kahve

Bu yazı bir önyargı ile yazılmıştır. Önyargının doğumuna neden ise, bir televizyon programında İlber Ortaylı’nın Erhan Afyoncu ile yaptığı tartışmadır…

Açıkça söylemem gerekir ki, bu yazı bir önyargı ile yazılmıştır. Önyargının doğumuna neden ise, bir televizyon programında İlber Ortaylı’nın Erhan Afyoncu ile yaptığı tartışmadır…

 
KitapEki
KitapEki

Yazının temelinde ise, İlbert Ortaylı’nın “Osmanlı’ya Bakmak” kitabı vardır. Başka bir deyişle, andığımız tartışma olmasaydı, “Osmanlı’ya bakmak” kitabını okumakla yetinip, bu kitap üzerine bir yazı yazmayı düşünmeyecektim. Bu nedenledir ki, yazının başlığı tereddütlü bir sakınımı içermekte… Yoksa, daha net bir başlıkla şöyle mi demeliydim; İlber Ortaylı’nın “Cahilliksiz“ Kitabı; Osmanlıya Bakmak!

Bütün bu açıklamalar ve başlıklar, farkındayım; anlatılmak isteneni açıklamak ve görünür kılmak yerine daha da bulanıklaştırmakta.

İyi tarafından bakmak

“Osmanlı’ya Bakmak” başlığını taşıyan kitabın alt başlığı “Osmanlı Çağdaşlaşması” olarak yer alıyor. Yayınevi İnkılap, yayın tarihi 2016. Üç yüz yirmi sayfadan oluşan kitapta üç bölüm var. Bölümlere başlık verilmemekle birlikte, özellikle ikinci (Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet) ve üçüncü bölümlerde yer alan (Batılılaşma Sorunu) ilk ana konu başlığının, bu bölümlerin temasına işaret ediyor demek mümkün. Tüm bölülmede toplam otuz ana başlık olmakla birlikte, her metinde pek çok alt başlıklar yer almakta. Kitabın bu sistematiği, ileride öne süreceğimiz sistematik ve tematik sorununu ne yazık ki ortadan kaldırmıyor!

Kitap bütünü içinde işlenen pek çok konu içinde, Osmanlı’nın Dışişleri teşkilatlanması/teşkilatı ve çağdaşlaşmaya etkisi katkısı, çağdaşlaşmaya dair vak’a örnekleri, Kırım Savaşı ve çağdaşlaşmaya etkisi gibi bölümler oldukça öğretici değerlendirme ve tespitleri içermekte. Ayrıca, Osmanlı padişahlarından, İkinci Mahmut, Abdülmecid, Abdüllaziz, Abdülhamit bahisleri de çok önemli. Yine, Karlofça- Pasarofça süreci ve çağdaşlaşma analizleri İlber Ortaylı “imzası” ile öne çıkıyor. Ve özellikle Mithat Paşa bahsi (s. 141-150) üzerinde çok konuşulmalı ve tekrar tekrar okunmalı…

“Cahilce” eleştirilerimiz!

Eleştirilerimizin cahilce olduğunu baştan belirtik ki, hem sorumluluk altına girmeyelim, hem de cüretimizin kaynağı belli olsun!

Yazının başında ön yargıdan ve bu ön yargının kaynağı olan bir televizyon programından söz etmiştik.

Geçtiğimiz günlerde, İlber Hoca ile Erhan Afyoncu’nun bir televizyon kanalındaki “devşirme” bahsiyle ilgili tartışmalarına tanık olduk. Sosyal medyadan anlaşıldığı kadarıyla herkes İlber Hoca’yı “tutuyordu”.

Oysa haklı olan Erhan Afyoncu idi. Devşirme tanımı/terimi/kavramı üzerinden yapılan tartışmada, hoca bildiğinin mutlak doğruluğunu dikte eden bir müstebit gibi davranıyordu: “Neye göre devşirme! İmparatorluğun devşirme sisteminden, şimdiki devşirme, terim olarak da kullanılamaz… Bu kavramlarla konuşma olmaz.” diye hüküm bildirip, “Keselim yayını” diyordu. Oysa Erhan Afyoncu da bir yazar ve akademisyen/tarihçi olarak bu konuda bilgi ve görüş sahibiydi. Ordu ve güvenlik güçleri içinden kimilerinin FETÖ yapısına “devşirildiğini”, ya da devşirilerek bu kurumlara sokulduğunu anlatıyordu.

Burada “devşirme” kelimesine ister mecaz ve teşbih deyin, ister terim ve kavram, ister “nakli vakıa”, pekala bu bağlamda ve söylemde kullanmanın yanlış tarafı yoktur. Karşı çıkış bilimsel değil, aslında duygusaldır; “Koskoca imparatorluğun başarılı sistemi” bir darbe yapılanmasının açıklanmasında kullanılamaz! duygusallığı…

Böyle bir kullanım mümkündür. Bu nedenle, böyle bir bilimsel tartışmada, ne İlber Ortaylı’nın, ne de bir başkasının “dellenmesinin” ve “Yayından giderim ha…” hırçınlığına kapılmasının haklı nedeni yoktur. Gereği de yoktur. İşte bu yüzdendir ki, tam da o zaman okumakta olduğum “Osmanlı’ya Bakmak” kitabını, daha ağır bir eleştirel “bakmakla” ele aldım.

Peki, bu işler niye böyle oluyor?

Evet, Peki, bu işler niye böyle oluyor? Belki bilmenin ve kendini mutlak “otarite” görmenin kibrindedir. Oysa burada ki tavır, “Osmanlı’ya Bakmak” kitabının anlatmayı hedeflediği çağdaşlaşma bahsinin düşünsel arka planına da aykırıdır…

Kitap ve kapak…

İlber Ortaylı’nın adı kitabın tam ortasında. Kitabın adından daha iri puntolarla yer alıyor. Seçilen renk de yazarın adının daha görünür olmasını sağlıyor; Siyah zemine beyazla yazılmış.

Kitabın adı “İlber Ortaylı” değil. Adı; “Osmanlı’ya Bakmak”, alt başlık; “Osmanlı Çağdaşlaşması.” Sonra, sağ alt köşede bir güneş gibi parlayan bilgi notu; “1. Baskı 100 Bin Adet”

İlber Ortaylı da önsözde “Dilde mümkün mertebe az kavram kullanmaya gayret ettik, hususi bir terminoloji kullandığım vakit, açıklamaya, hiç değilse tercümeyi vermeye dikkat ettim. Üslup olarak daha anlaşılır sade bir ders kitabı olmasına gayret ettim.“ diyor.

Ders kitabı, ders alınacak kitaptır. Yüz bin adet basılma, kitabın yüz bin adet satması güzel bir şey. Çünkü hep söylediğimiz gibi; Osmanlı, en çok konuşup, az bildiğimiz, az okuduğumuz alanların başında gelir.

Demek ki bu kitap bir ders kitabı niteliğinde. O halde yüz bin baskı adedi düşünüldüğünde, sadece öğrencilere değil, herkese yönelik bir ders kitabıdır. Ders kitabı konusunda verili terminolojiye bağlı olunmamak seçilebilir, tamam. Bütün kitaplardan “ders alınır”, bu haliyle bütün kitaplar da ders kitabıdır, tamam. Ama sunulan örneğimiz, “ders kitabı” ve “öğrenciler” belirteci ile önümüze geliyorsa, yerleşik terminolojiye işaret ediliyor demektir. O zaman kitap sistematiğinin de buna uygun olması gerekir. İşte burası sorunlu!

Önsözden anlaşılan “sadelik” seçimi, kitabın akademik anlamdaki beklentilerimizin düşürülmesini özetliyor. “Öğrencilerimizin kullanabileceği bir kitap aslında” denirken de, sadece tarih alanında akademik çalışma yapan, tarih öğrenimi gören öğrencilerin kastedilmediği açık. Yoksa daha birinci baskıda Türkiye’de kitabı alacak yüz bin tarih öğrencisi varsa, yakın ve uzak gelecekte, tarih alanında çığır açacak bir beyin birikimine sahip olacağız demektir.

Hoca, bizim cehaletimiz düzeyine “inip” sade/popüler kitaplarla “marka” olmanın kolay yoluna sapıyor gibi sanki! Bu çerçevede, kapak resmi ( ki resim/resimler özgün mü, yoksa kapağı tasarlayan sayın sanatçının seçtiği başkalarının eserleri mi olduğu konusunda bilgi de yok), “Cehalet ejderhasını mızraklayan aziz…” gibi bir temayla da hazırlanabilirdi.

Sistematik sorunu

Burada bir başka sorun daha var; kitabın adı ve alt adı ile, adına ve alt adına tam olarak uygun sistemli/sistematik bir kitap bütünlüğü yok. Bu kitap, farklı zamanlardaki söyleşi, yazı ve görüşmelerden oluşturulmuş gibi. Ancak, önsözdeki anlatımdan böyle bir bilgiye ulaşamıyoruz. Böyle olunca da, yer yer tekrarlar, yer yer bir “söyleşi havası” kendini gösteriyor. Belki bundan dolayıdır, Hoca’nın “sade” kitap vurgusu…

Örneğin, “Bu savaşta da göreceksiniz…” veya “Rus tarafından da, bizim –italik ve vurgu bize ait, S.K- tarafımızdan da hayatlarını kaybettikleri…” gibi cümleler (s. 81) “sadelikten” öte, sanki bir konuşma çözümü “samimiyetini” taşıyor.

Böylesi bir yapının yanında, farklı zamanlardaki metinlerden oluşturmanın bir başka görünümü de sık sık yapılan tekrarlarda ortaya çıkıyor. Örneğin Osmanlı Yahudileri bahsi ve “iğneli fıçı” açıklaması (s. 183-184), Napolyon bahsi (s.61 ve 68), Arnavut bahsi (s.201), Roma bahsi (s. 102) gibi tekrarları görüyoruz. Bu tekrarlarda, metnin önceki anılan yerine bir atıf mevcut olmayıp, ilk kez gündeme alınıyor gibi sunulunca, kitap bütünlüğü ve sistematiği zarar görüyor. Bu biçimdeki “habersiz” atıflar çağdaş dünyada self-iktibas/intihal gibi ciddi bir eleştiriyi de peşinen getirmektedir. Ki bu cahil halimizle, bu bahsin de altını çiziyoruz.

Öyle ki andığım tekrarlar, “Osmanlı imparatorluğunun “Üçüncü ve son Roma imparatorluğu” (s. 250) olduğu yönündeki değerlendirmede olduğu gibi, münferit değil!

Kitaptaki kimi yazıların sonunda kaynakçaya yer verilmemesi, kimilerinde ise kaynakçanın olmaması da yine bütünlük ve sistematik sorununun bir başka boyutu.

Bu eleştiriler, bir okur olarak zorunlu gördüğümüz eleştiriler. Ama, kitabın sistematiğinin eğreti oluşu, bütünlüğün parçalı oluşu, sadelik denirken, tekrarlara düşülmüş olması, bölümler arası geçişlerin belirsiz olması, kronolojinin atlamalı ve farklı oluşu az buz şey de değil. Dahası “pat” diye biten bölümlerin varlığı (s.168) bütünlük eleştirimizi haklı kılıyor.

“Savaştaki büyük kayıplar maalesef (italik bize ait-SK) diplomasi alanındaki tecrübesizlik ve hatalarla artabilirdi…” (s. 112). Anlıyoruz ki, kayıplar artmamış. Çünkü diplomasi alanında hata yapılmamış. Osmanlı’nın diplomasi heyeti bu kayıpların artmasını bertaraf etmiş. Peki bu “maalesef’i” nereye koyalım! Buna özensiz cümle kurmak denir maalesef!

Bir kitapta belli kişi, olay ve düşünce ile farklı konu, tarih ve dönemsel atlamaları içeriyor olabilir. Bütün bu farklılıklardan belli bir tematik elde etmekte pek tabidir. Ancak ele aldığımız kitabın sistematiğinin buna uygun olduğunu söylemek kolay değil.

Kitabın içeriği için daha doğru tanımlama için, Murathan Mungan‘dan ödünç bir adlandırmayla; “Osmanlıya dair Hikâyat” demek doğru olabilir!

İçerik ve düşünsel boyuta dair birkaç söz

Bu konuda Kösem Sultan bahsi ilginç (s.55); “Hiç kimse Baba Cafer Zindanı’ndaki suçluları, yani borçluları borcundan dolayı hapsedilenleri onun kadar fidyelerini ödeyip azad etmemiştir”.

Güzel, çarpıcı, ilginç bir alıntı! Bu paragrafın başındaki cümle; “Kösem Sultan rüşvet ve hediye ile müthiş bir hazine meydana getirmişti.” Biçimindedir. Şimdi bu iki alıntıdan yola çıkarak biz de bazı cümleler kuralım;

  • Kösem Sultan İktidar sahibidir.
  • Kösem Sultan, iktidar mahfilinde olduğu için, bu yetkisini kötüye kullanıp rüşvet almaktadır.
  • Elde ettiği rüşvet kaynaklı paralarla sayısız camiler, hanlar, köprüler… inşa eder.
  • Rüşvet paralarıyla, borcundan dolayı zindana atılanları kurtarır.

Kim yapıyor bunları? Kösem Sultan! Yani iktidar.

Çağdaş ve akılcı düşünce, ülkeler ve iktidar ilişkileri, çağdaşlaşma… gibi konuları inceleyen bir kitaptaki bu “tuhaf cahilliği” nereye koymalı? Hapishanenin “sahibi” kimdir? İnsanları hapishaneye kim atar?

Napolyon bahsinde de benzer bir tuhaflık var; Napolyon bahsinde anlatılır (s.62): Bethoven “Eroica” adlı eserini Napolyon’a ithaf etmişken, kendini imparator ilan edip, taç giymesi karşısında hayal kırıklığına uğrar besteci. Bu nedenle, eserinin ithaf bölümünden Napolyon’u çıkarıp, “Bir kahramana” yazmış. Ancak, Hoca’nın anlattığı Napolyon, sanki Beethoven’in farkına vardığı kişi değil gibi! Yani Napolyon bahsinde Beethoven uyanmış, Hoca ise besteciden birazcık geride gibi durmakta!

Duyunu Umumiye’nin (s. 129) kurulması ve dış borçların “muntazam” ödenmesinin anlatılma biçimin de ilginç bir bakış açısı olduğunu söylemekle yetiniyorum!

FETÖ bahsi

Yukarıda andığımız televizyon programı tartışmasının hemen arkasından, İlber Ortaylı’nın eski bir televizyon programı sosyal medyaya “düştü”.

Hoca,iki ünlü FETÖ zanlısının programında, Fettullah Gülen’le olan görüşmelerini, kendinden emin ve büyük bir gönül rahatlığı içinde anlatıyordu.

Olabilir, görüşmüş olabilir. Bunun için suçlamıyorum. O da “yanılmış” demek ki! Yani onun da yanlışı olabilirmiş!

Şu da var ki, “mağrur” bir eda ile anlatılan görüşmelerin kimi tarafları Hoca kadar şanslı değiller. Bir toplantıya katılmış olmaları bile “kodes” yolunu açabiliyor.

O dönemde, Hoca “mağrur” ve “maruf” bir biçimde görüşmeler yaparken, örneğin Ahmet Şık Fettullah Gülen’e dokunduğu için yanıyordu! Dahası, yine şimdiki zamanın kimi cevval kişileri, Ahmet Şık’ın kitabını satmaktan bile çekinmişlerdi. Bu konuyu ve “Ooo Kitap”ın öyküsünü ayrıca yazacağım…

Hülasa, kimsenin geçmişi bembeyaz değil…

Tembellik hakkından, cahillik hakkına

Tembellik hakkı ilk anda kulağa hoş geliyor. Yaşamak için ölümüne çalışmak zorunda olmayan orta sınıf insanlarının dilinde olması göze çarpan bir durum. Bu açıdan, tembellik hakkı tam da sistem içi bir uydurmadır. Emekçi, tembellik hakkı ile uzaktan yakından yaşamsal bir bağ kuramamıştır. Zorunlu çalışmanın “zorunlu” kılındığı koşullarda böyle bir bağ kurulması olanaksızdır. Bu koşullarda, tembellik hakkı, bir orta sınıf sığınağıdır ve orta sınıf tembelliğidir. Hatta düşünsel bir tahrifat yolu ve yöntemidir.

Bu “tahrifat” dolu tanımlamanın farkında olarak, İlber Hoca için de bir “cahillik” hakkını kullandığını söyleme küstahlığı kendimizde yine de zinhar görmüyoruz!

Bu bağlamda, kitap içerdiği bilgiler açısından, eleştirilerimiz bir yana, “cahilliksiz” bir kitap. Ama İlber Hoca da popüler kültürün eritici, yumuşatıcı etkisinden, popüler olanın çekim gücünden bağımsız değil demek ki, diyebilme hakkını da kendimizde görüyoruz…

  • Osmanlı’ya Bakmak
  • Osmanlı Çağdaşlaşması
  • Yazar: İlber Ortaylı
  • Türü: Tarih
  • Baskı Yılı: 2016
  • Sayfa Sayısı: 320 Sayfa
  • Yayınevi: İnkılâp Kitapevi




Kitap Eki Dergisi
Sabri Kuşkonmaz

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Sabri Kuşkonmaz

Hukukçu-Yazar/Şair. Şiir, roman, anlatı, film öyküsü ve seçki olarak yayımlanmış on altı kitabı var. Kısa Film ve belgesel çalışmaları yaptı. BESAM kuruluşunda görev aldı. Çağdaş Hukukçular Derneği’nde YK üyeliği yaptı. PEN Türkiye Merkezi YK üyeliği ve genel sekreterlik yaptı. Edebiyatçılar Derneği ve TYS üyesi. Hukuk Fakültesini bitirdi. Marmara Ü. İletişim Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Halen Beykent Üniversitesi’nde sinema-televizyon doktora programında öğrenci. Otuz yıl avukatlık yaptı. Altı yıl Birgün Gazetesi'nde köşe yazarı olarak kültür sanat yazıları yazdı.

Read Previous

Suluboya Tekniğiyle Yaratılan Öyküler: Göz ve Söz

Read Next

Pazar Arabasıyla Köy Köy Dolaştı 5 Bin Kitap Dağıttı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *