KitapEki
    Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir! • Kitap Eki
 
TUDEM
 
DESTEK

Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir!

Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir diyerek başlar yakında on sekizinde olacağını söyleyen, romanın, sonuna kadar ismini başarıyla gizleyen, ağzı bozuk, kalbi ve vicdanı hür, inatçı ve bilmiş kahramanı…

Şebnem İşigüzel’in öldürülen çocuklara ve gençlere adadığı romanı “Ağaçtaki Kız”ı başından sonuna kadar merakla, bazen kahkahayla, yarattığı kurguya hayranlıkla ve yaşananlara ustaca değdiği anlarda; sulu, derin, iç yakan, kesif bir acıyla okudum…

 
KitapEki
Say Yayıncılık

Bilhassa son senelerde içinden geçtiğimiz “karabasanı” sanırım daha iyi tasvir edebilecek böylesine özgün bir roman okumadığım için… Biraz damardan etkilendim, sanırım. Hatta kahramanla aynı yaşlarda ve aynı okulda okuyan liseli bir genç kızın annesi olmam da bu haletiruhiyeyi fevkalade besledi diyebilirim.

Aslında “karabasanı” son senelere atfetmek yeterli ve anlamlı olmayacak… Hatta kısıtlayıcı ve eksik kalacak-duracak,  çünkü kötülük, bir bakıma, bütün cüretini “unutulan ve unutturulan” maziden ve onun görmek, duymak, düşünmek istemediğimiz miraslarından almaz mı? Onu hatırla(ya)mayanlar da bu hadsiz cürete sessiz kalarak, istemeden “ikrar” sağlamazlar mı? Tıpkı 1955 yılında yaşanan çılgınlık gibi…

Bu bir özgürlük ve aşk hikâyesidir diyerek başlar yakında on sekizinde olacağını söyleyen, romanın, sonuna kadar ismini başarıyla gizleyen, ağzı bozuk, kalbi ve vicdanı hür, inatçı ve bilmiş kahramanı…

Üst üste yaşadığı kayıpların ardından kendini bilmez bir halde Gülhane Parkı’na gelir ve hemen orada bir ağacın üstüne çıkmaya karar verir. Zira “ölmeden ölmek istemektedir… Kaybettiklerine, elinden hunharca alınanlara ve hayatın ona arka arkaya yaşattığı trajedilere katlanma gücü kalmamıştır.

Günlerini, dallarının arasına ustaca yerleştiği ağaçlarda geçirmeye başlar. Düşünce akışları-geçişleri bizi onun ailesine, “Suruç”a oyuncak götürmek üzere giden ve orada ölen iki kankasına (Derin ve Pembe) ve çevresinde örülü dünyaya götürür. Herkesin ayrı bir hikâyesi vardır ve herkes toplumun farklı kesimlerinin hem özgün, hem de sahici temsilidir. Diline küfür yuva yapmış “yaşama her şeye rağmen tutunan” Babaanne, ilk sevgilisini unutamayan, romantik -gerçekçi,  mesleği  “icra ettirilmeyen” güzeller güzeli gazeteci hala, kocası tarafından horlanan, aşka, sevgiye ilgiye ve paraya muhtaç, mutsuz  “kaybeden” anne, her konuda pasif ve gölge olarak var olmaktan başka bir işe yaramayan eli de kalbi de cimri baba, milletvekili olmaya çalışan kocasının yandaşlığını desteklemek üzere başını bağlayan, “sonradan” mütedeyyin ama dövmeli zengin teyze ve çocukların özgürce yazma ve yaratma cesaretini kıran “seçkin” lisedeki dar kafalı Özlem Öğretmen…

Bunlar “ağaçtaki kız”ın hayatının başrol oyuncularıdır. Ağaçta bulunduğu süre boyunca hayatının her safhasındaki oyuncuların hem kendi hayatlarını hem de ağaçtaki kız üzerinde bıraktıkları izi görürüz. Hatta görmediğimiz yerde bile görürüz, çünkü “ağaçtaki kız”ın göremediklerini hayal ederek görmek gibi bir yeteneği de vardır. Kendine yuva edindiği ağaçların diğer tarafında yüksek bir duvar ve hemen yanında bir otel vardır. Otelin bellboy’u Yunus “ağaçtaki kızı” fark eder. Bu bambaşka çevreden gelen doğal, sempatik ve insani akranını kalbine çekincesizce sokacaktır ağaçtaki kız. Aslında dünyaları da dışarıdan göründüğü gibi bambaşka değildir, zira  onların kocaman ortak bir paydası vardır; çocukluk değerlerini yok etmeye çalışanlara direnen “Gezi” ruhunun çocuklarıdır ikisi de. Yunus yükseklik korkusuna rağmen ağaçtaki kızı bir kuşu besler gibi besler, kollar, ihtiyaçlarını gidermesine yardımcı olur. Konuşmadan görüşmeden gün geçmez, iki genç birbirine kısa sürede bağlanır.

Kitabın her sayfası aforizmik hayat bilgileriyle dolu. Dönüp tekrar tekrar okumak istiyorsunuz. Ya da benim gibi kitabı defter edenlerdenseniz altını çiziyorsunuz bol bol. İşte aforizmik cümlelerden birkaçı:

“Acılar dönmeyen bir kilit gibidir. Sizi zorlar.”(1)

“Bir hikâyenin hikâye olabilmesi için iki kişi tarafından yaşanması gerekir.”(2)

“Erkek şiddeti duman gibidir. Her yere süzülür. Devlet ve toplum onun bütün evlere girmesine, çöreklenmesine, kadınları zehirleyip yavaş yavaş öldürmesine, yaşayan ölüler haline dönüştürmesine yardımcı olur.”(3)

“Hayranlık mağlup olmuş bir kıskançlıktır.”(4)

“Depresyon insanın kendisine küsmesidir.” (5)

“İnsan benliğini bir başkasında keşfeder. Bu yüzden başkalarını kendimizden daha iyi tanırız…” (6)

“Herkes özgür olduğunu düşünür ama değildir. Çünkü özgürlük istediğini yapabilmek değildir. Yanlış biliriz özgürlüğü. Ayrıca tutsak olmak için illa bir yere kapatılmak gerekmez. Bazen elimizi kolumuzu sallayarak gezerken, istediğimiz yere giderken bile tutsak olabiliriz…” (7)

“Kalpten gelen her şeyin edebi ve ebedi bir değeri vardır.” (8)

“Dışarıdan bakmak gerekiyordu doğanın zarafetini ve gücünü görebilmek için. Bu her şey için öyle değil miydi?” (9)

“Hayatta en çok yaralanan, en çok yaralayan olur. Kendine şefkat göstermesi, kendini sevmesi için ne kadar yaralandığını, nasıl yaralandığını başkasının üzerinde görmeye ihtiyacı vardır. Bunu bizzat kendisi yapar. Nasıl incitildiyse öyle incitir.” (10)

“Bir ailenin hikâyesi eninde sonunda kadınlarının hikâyesidir.” (11)

“Kimseye anlatamadığınız şeyler içinizde çürür. Kokar. Kokuşur.” (12)

“Hayat yaşanmak için vardır. Anlatılmak için değil. Çünkü o zaman hayat olmaz.” (13)

“Zaman bildiğimiz gibi geçip giden bir şey olmayabilir. Kim bilir belki içine hapsolunan bir şeydir.”(14)

Yaşından büyükçe geldi “ağaçtaki kız”ın konuşmaları biraz. Hayat hakkında yaptığı yorumlar yaşına başına göre fazla mı usturuplu olmuş acaba dedirtti. Her ne kadar kalburüstü bir okulda okusa ve eski kelimeleri dilinden eksik etmeyen bir babaanneye sahip olsa da… İçindeki zehri dışarıya çıkarttığı bozuk, küfürlü ağzından ise hiç rahatsız olmadım. Bol bol gülümsedim. Okulundaki roman yarışmasını kazanan “sistem” öğrencisi yerine sorgulayan, düşünen, ancak hareket kabiliyeti olmadığı için protestosu diline vurmuş gençleri yeğ tuttuğumu fark ettim. Hele de onlara layık bulduğumuz ve sunduğumuz karabasanlı, utanç dolu tarihe rağmen…

Ağaçtaki kızın okuldan –sözde- burs kazanmak üzere yazmaya çalıştığı “kendi hayatının romanını” edit eden Hala’nın tepkisini ve kendisi için uygun gördüğü mukadderatı ise pek katmerli buldum aslında. Mesleği yaptırılmamış, kadınlığı yaşatılmamış “isimsiz” hala, bari Deniz’i yalnız bırakmasaydı dedim kendi kendime. Kadınların “kaybet(tiril)mesine” ve adlarının hala daha olmamasına dayanamıyorum belki de. Buradan bizi üzüntüyle seyreden Amy’e de selam etmeyi unutmadan…

Başka yorum yok sayın okur… Kitap sizin!

  • Ağaçtaki Kız
  • Yazar: Şebnem İşigüzel
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Aralık 2016
  • Sayfa Sayısı: 359 Sayfa
  • Yayınevi: Can Yayınları

 

  1. S: 19
  2. S: 51
  3. S: 140
  4. S: 142
  5. S: 142
  6. S:153
  7. S:156
  8. S:160
  9. S:170
  10. S:175
  11. S:239
  12. S:246
  13. S:344
  14. S:304

Müjde Alganer

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Müjde Alganer

Ankara’da doğdu ve büyüdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yüksek Lisans bölümüne devam etti. İş hayatı ile Akbank “Teftiş Kurulu”nda tanıştı. Farklı bankaların, fabrikaların ve danışmanlık şirketlerinin insan kaynakları bölümlerinde çalıştı. Beyin avcılığı yaptı. İlk romanı, “Yedilemma” Sistem Yayınlarına bağlı Galata tarafından 2010 senesinde yayımlandı. “Var Olmak Yasaktır” adlı romanı ve “Ruj” isimli hikâye kitabı Goa Yayıncılık tarafından 2016 yılında yayımlandı.

Read Previous

Game of Thrones severlere müjde!

Read Next

Yalnızca bir dünya var!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *