Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Devrimci kent ile asi kadının buluşması

0

1871 Paris Komünü üzerine okumak aradan geçen onca yılla rağmen belli bir kesim için vazgeçilmez bir tutku olmayı sürdürüyor. Gay L. Gullickson’ın Komün’ün Asi Kadınları isimli kitabı meraklıları için atlanılmaması gereken bir çalışma. Kitabın ismi ilk bakışta komün tarihinde yer alan kadınların hikayelerine odaklanmış bir içeriği çağrıştırsa da aslında kitap bundan çok daha fazlasını vaat ediyor. Komün’ün Asi Kadınları 1871 yılındaki o 73 gün boyunca aktif roller üstlenmiş kadınların toplumsal algıda oluşturduğu imgelere odaklanıyor. Komün kadınlarının karşı cephede nasıl kavrandığı, 19. yüzyılın ataerkil dünyasında bir kadının ev dışında “sokaklarda” olmasının ne anlama geldiği ve tamamen eril bir alan olan siyasi arenada kadınların varoluşu gibi ayrıntılara odaklanıyor Gay L. Gullickson. Kitap bu yanı ile salt bir tarih çalışması olmaktan çıkıp toplumsal cinsiyet bağlamında günümüze dahi ışık tutabilen bir niteliğe bürünüyor.

komunun asi kadınlari

Paris Kömün’üne tanıklık edenlerin günlükleri, mektupları, anıları, sözlü tarih çalışmaları, o günleri yaşayan tarihçilerin yazdıkları, sonradan yapılan değerlendirmeler hepsi ama hepsi Gay L. Gullickson’ın süzgecinden geçip okuyucuyla derli toplu bir şekilde buluşuyor Komün’ün Asi Kadınlar’ında. Dönemin gazetelerinin aldıkları siyasi pozisyona göre olayları nasıl çarpıttıkları ve komünar kadın imgesini karakatürlerle sayfalarına nasıl taşıdıkları ise kitabın bir başka ilgi çekici izleği.

Gay L. Gullickson’ın temel tezlerinden biri şu: Egemenler için erkek komünarlar elbette suçludur. Devrim istemişlerdir ve isyan etmişlerdir. Kadın komünarlar ise iki kere suçludur. İlk suçları tıpkı erkekler gibi devrim istemeleridir. Ama asıl büyük suçları, “doğaları” gereği evde oturup çocuk bakmaları gerekirken, sadık bir eş ve iyi bir anne olmaları değişmez bir yazgıyken sokağa inip isyan etmeleridir. 19. yüzyılın burjuva ahlakının asıl tahammül edemediği kadınların işlediği bu ikinci “suçtur” işte.

IMG_20151123_144721

Komün karşıtları, kadın komünarların doğalarına karşı suç işlediklerine inandıkları için bu işin nasıl meydana geldiği ile ilgili kendilerince “mantıklı” bir açıklama yapmaktan da geri durmamışlardı: Eğer bir kadın komüne katıldıysa ya akıl sağlığı yerinde değildir ya da namussuzun tekidir! Kadın komünarın deli ve fahişe kalıplarına sıkıştırılma çabası elbette onları itibarsızlaştırma girişimiydi. Hem Fransa’da hem de ABD dâhil diğer ülkelerde komün karşıtı basın kadın komünar figürünü; sefil kıyafetler giyen, tehlikeli bakışlar atan, saçı başı biribirne karışmış, orası burası gözüken, yaşlıca, çirkin bir imge üzerinden betimlemeyi sürdürmüştü. Köşe yazılarında ise kadın komünarlar vahşi ve zayıf beyinli olarak tanımlanıyorlardı. Kendilerini komüne veren kadınlar düpedüz iblislerdi. Zaten bu günahkâr kadın imgesi Batı tarihinin bilinçdışında oldukça sağlam bir kökene sahipti. Erkeği baştan çıkartan Havva’dan cadı diye yakılan kadınlara kadar… Bu nedenle devrim sırasında komünar kadınları yaftalamak, şeytanlaştırmak, dişiliğe günahkâr bir boyut eklemek hiç de zor olmamıştı.

Gay L. Gullickson dönemin anı, mektup ve gazetelerinden bu konuya ışık tutacak hayli ilginç cümleler alıntılıyor:

“Orta sınıf kadınlarını, işçi kadınlarını, fahişeleri görüyorsunuz… Tüm bu yüzler arasında bir yaratığın yabani bakışları dikkat çekiyor. Yüzünde kocaman bir yara… Çoğunun deli bakışları var.”

“Neredeyse dört bin kişilik bir konvoy bu öğleden sonra bulvarlardan geçti. Hiç görülmemiş tipler. Hepsi paçavraların içinde. Cinselliklerini göstermek için birkaçı göğüslerini açmış. Kadınların yabani bir görünümleri var.”

“Paris’i sarsan korkunç sahnelerin orta yerinde kadınlar özellikle acımasızlık ve öfkeleriyle ayır ediliyorlar. Delilik onları ele geçirmiş gibi görünüyor.”

karşıt basındaki komünar kadın imgesi

Paris’in kontrolünü kaybeden ve monarşiyi (ya da iliklerine kadar sağcı bir Cumhuriyet’i) arzu edenler bunları yazarken komünar kadınlar modernitenin başkenti olan bu şehirde boşanmanın serbestleşmesini istiyorlar, özgür birliktelik kavramını tartışıyorlar, evliliğin bir tür köleleşme olduğunu dile getiriyorlar, genel evlerin kapanması gerektiğini savunuyorlardı. Talepleri evli olunsun ya da olunmasın tüm dullara eşit statü verilmesini, gayrı meşru çocukların hukuk önünde yasal evlikten doğan akranlarıyla eşit olmaları gibi hakları da kapsıyordu. Seine’ın Amazonları diye anılmaya başlanan, barikatlarda savaşan, hemşirelik yapan, geceleri de el konulmuş kiliselerde siyasi nutuklar atan kadınların bu talepleri 73 günlük direniş zarfında Komün yönetimi tarafından kısmen yerine getirilmişti.

Legal siyasetin hiçbir anında görünür olmayan kadınların tıpkı 1789’da olduğu gibi 1871 devriminde de başrolde olmalarında garipsenecek bir yan yoktu aslında. Bir kapatılma olarak kadınlığın kırıldığı, kamusal alanda özne olarak kadının var olabildiği o tarihsel an bir kez daha gelip çatmıştı. Kent ile kadının kaderleri birdi Komün sırasında.

Komünar kadına karşı duyulan korku, mülkiyet ilişkilerini de değiştirecek olan yeni bir ahlaka karşı duyulan korkunun yansımasıydı. Kadınların ezilmiş oldukları gerçeğini gizleyerek onları hizaya getirmek, sistemin temel görevi haline dönüşmüştü her zaman olduğu gibi. Siyasi yönden edilgen, cinsel yöndense masum kadın en ideal olanıydı Versaycılara göre. Paris Komün’ü sırasında Versaycıların hissettiği siyasi tehdit git gide ahlaki bir ters yüz oluşun paniğine dönüşüyordu. Devrim de zaten böyle bir şeydi.

Bununla birlikte 19. yüzyılın son çeyreği işçi haklarını talep etmek için oldukça doğru bir zamandı; ama özgürlükçü kadın hakları için belki yüz yıl erkendi. Kadınların Fransa’da oy kullanması için 70 sene, mini etek giymeleri içinse 100 sene daha beklemeleri gerekecekti. Bu nedenle komünar kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitliği isteyen hemcinsinlerinin öncü savunucularıydı.

Gay L. Gullickson’un kaleme aldığı Komün’ün Asi Kadınları zengin görsel malzemesi ve roman tadında kronolojik anlatısı ile hem konuya yeni ilgi duyanların hem de Paris Komünü meraklılarının mutlaka okuması gereken bir kitap. Hele kadın üzerinden ötekileştirmenin hala kendine hatırı sayılır bir yer bulduğu 21.yüzyıl Türkiye’sinde…

Emre Caner

Emre Caner

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Eğitim Bilimleri öğrenimi gördü. Çeşitli dergilerde muhabirlik ve yayınevleri için editörlük yaptı. Cumhuriyet Gazetesi’nde fikir yazıları yayınlandı. Kitap eklerinde tanıtıcı kitap eleştirileri kaleme aldı. Yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır: Toprak ve Kadın (2004), Kaplumbağa Terbiyecisi (2009), Mihri Müşfik Hanımın İzinde (2011), Sürgün ve Hürriyet (2012)
Emre Caner

Latest posts by Emre Caner (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *