Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Dırdırcı Karılarınız ve Elti Meydan Muharebeleri

0

Cemil Kavukçu’nun bu öyküsüne baktığımda, sorumsuz adamların, sorumluluğun s harfiyle karşılaştıklarında koşarak kaçarken attıkları çığlıkları ve arkalarında bıraktıkları toz bulutlarını görüyorum.

Sözcükler adlı iki aylık edebiyat dergisinin 77. sayısında rastladım Cemil Kavukçu’ya. Akıcı bir kalem ve bolca gözleme dayalı bir anlatımı vardı. Dergiyi bir dostumun ısrarlı tavsiyeleri sonucu almıştım. Bu yazı için kaleme aldığı öyküye nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyordu. İşin açıkçası, öyküyü okuyup bitirdikten sonra ben de bir süre aynı meraka kapıldım – ne demeliydi “He” adlı bu öyküye?

Öykü, anlatıcı adamın bir kavga sırasında karısının dönüştüğü yırtıcı hali tasvirle başlıyor. Anlatıcının karısı, Nezihe, antika bir konsol için eltisi Pakize ile kavgaya tutuşmuş. Ortada bir de elden ayaktan düşmekte olan kaynanaya bakmak söz konusu. Ne yapsın yazar da, bu kadınların ortak yırtıcı kavgacılıklarını – hadi politik güzellemeleri bir yana bırakalım – cazgırlıklarını dert eden bu anlatıcıya ses vermiş.

Anlatıcı, bu kadınları daha eskiden, Ulviye Hala’sından beri tanırmış. Bu Ulviye Hala, zamanında kolonyacılık yapan Hidayet Enişte’ye de çok çektirmiş. Hatta enişte, bu kadına katlanabilmek için eve gitmeden önce bir küçük likör bardağında sulandırılmış kolonya içermiş – böylece karısı her ne konuda kavga çıkarırsa çıkarsın, ona “He” der geçermiş. Bizim sevgili anlatıcımız, bunu yapamamaktan mustarip imiş. Öykünün sonunda Elti Pakize, Eş Nezihe’yi “madem konsolu alacak, o zaman annenin bakımını da o üstlensin” diyerek tongaya bastırmaya çalışıyor ve bu dayanılmaz kargaşa sevgili anlatıcımızın o hassas ve huzur arayan yüreğine ağır geliyor, hayallere dalıyor ve kendini o eski Hidayet Enişte ile karşılıklı kolonya yudumlarken buluyor.

Peki bu öyküden neler çıkıyor?

Aslında bu öykü birçok yönden hepimizin bildiği çok klasik birçok erkeklik durumunun açık bir ifşası niteliğinde sayılabilir. Ortada bağrışan kadınlar (gelinler) var, bu bağrışmaları anlamlandırmaktan çok uzak olan adamlar var, bakılması gereken zavallı bir anne var. Genel olarak bu anlatıda iki taraf var: Adamlar ve eşleri. Merceği biraz daha yakına getirip odaklayalım:

Anlatıcı ve kardeşi: Öyküde anlatıcıya özel bir isim verilmemiş. Güzel – anonimliği onun genel kimliğini daha da vurgular nitelikte. Anlatıcı karısının dırdırlarından çok ama çok bıkmış durumda. Karısını gerçekten dinlemediği, onun sorununun ne olduğunu bilmediği, hatta onun bir birey olduğunun ve bu bireyin belli başlı bazı sorunlar yaşıyor ve yardım istiyor olabileceğinin hiçbir şekilde farkında değil. O sıradan, düz bir adam. Dümdüz bir çizgi halinde olmasını arzuladığını zannettiği bir hayatı var. Bütün ilişkiler zincirini belli ki çoktan eşinin omuzlarına yüklemiş, eşi bu zincirlere dolanıp yardım istedikçe dönüyor arkasına ve şikâyet etmeye başlıyor.

Kendine eş, hayat arkadaşı, yoldaş olarak seçtiği kadından bahsederken, evlendikten birkaç yıl sonra onun yüzündeki “alçının döküldüğünü” ve korkunç, hesap soran, ateş açan gözlerinin ortaya çıktığını dile getiriyor. Bir kadının ne haddine bunu yapabilmek? Kadın ses çıkarıyor, ses! Önemsediği bir konuyu dile getiriyor, çıkışsız gördüğü bir sorundan söz ediyor, vay efendim, alenen paylaşıyor! Olacak iş değil. Anlatıcımız, elbette bütün kadınlardan nefret etmiyor. O halen ödipal döneminin kıskacı içerisinde, annesine sımsıkı bağlarla bağlı. Ulviye Hala’nın annesine çektirdiklerini unutmuyor. Annesinin kaynanasından (babasının annesinden – çifte ödipal) o kadar çekmediğini – ama bu hala yok mu bu hala, annesinin hayatını mahvettiğini söylüyor.

Eltiler – Nezihe ve Pakize: Eltiler, eskiden Ulviye Hala ile vücut bulmuş olan cazgırlığın gündelik temsilcisi olarak resmedilmişler. Keşfedildikten sonra kıymete binen antika bir konsol üzerine kavgalılar – gibi görünüyor. Asıl sorun, öykünün sonunda ortaya çıkıyor: Kayınvalidenin bakımını kim üstlenecek? Bu kadınlar belli ki duyulmuyor, dinlenmiyorlar. Kavga ederken gözlerinde beliren isyan, kocalarını onlardan soğutuyor. Kendilerinden beklendiği kadar sus-pus değiller. Varlar ve varlıklarını belli ettikleri her an var olan düzende bir pürüze denk düşüyor. Onlar anlatıcının tabiriyle bir tür “Elti Meydan Muharebesi” içerisinde didinip duruyorlar. Birbirleriyle mi savaşıyorlar gerçekten? Birbirlerinin nezdinde bütün sorunlarını bu muharebede meydana mı atıyorlar ve onlarla baş etmeye çalışıyorlar? Kocalarının sessiz ilgisizlikleri, kendilerinden beklenen mükemmellik seviyesine ve ev modasına ulaşmak zorunda hissedişleri kendilerini başka türlü yeterli hissedemeyişlerinden olabilir mi?

Sadece soruyorum, bu bir saldırı değil – ancak anlaşıldığı kadarıyla sıradan bir anlatıcı için bir sorunun tespiti de yeterince saldırı olabilir. Hiçbir takdir görmeyen iki kadından bahsediyoruz galiba, bu noktadan bakıldığında birçoğumuzu büyüten kadınlarla gerçek bir tanıdıklık duygusu sarıyor beni. Hayatları yolunda gitmeyen, artık “alçıları dökülmüş görülen ve beğenilmeyen” ağızlarını açmaları istenmeyen kadınlar bunlar. Mutsuzlar – ve kendilerine senelerdir öğretildiği gibi hiçbir şekilde suç onlardan başkasında olamaz. Ortada memnun edilecek kocalar, kazanılacak savaşlar, sahip olunması gereken antika konsollar, bakılması gereken bir kayınvalide var, en çok da bunlardan bihaber bir biçimde, dünya kendi kapalı ağızlarının etrafında dönüyor zanneden adamlar var. Bu açık bir muharebe çağrısı değil de nedir?

Hem sahi, bu bakım yükümlülüğü, kayınvalidenin iki gelini arasında pinpon topu gibi gidip gelirken pek sevgili anlatıcı ve onun kardeşi Süleyman (Pakize’nin kocası) ne yapıyor? Elbette kavganın bitmesini bekliyor. Kafalarını başka yöne çevirmişler, bu kadınların kollarına, bacaklarına, boyunlarına dolanmış zincirlerin şıkırtısından duydukları rahatsızlık sona ersin diye bekliyorlar. Eltiler, kendilerine biçilmiş görevlerin ağırlığından, edinmeleri beklenen sosyal statünün imkansızlığından dem vururlarken, onlar zavallı alkolik Hidayet Enişte’nin yasını tutuyorlar.

Çünkü neden tutmasınlar? Çünkü bu ilişkiler ağına girecek olurlarsa, gerçekten bir ailenin olması gerektiği gibi birlikte konuşup, sorunu tespit edip, çözmeye yeltenecek olurlarsa… ne bileyim… canları sıkılacak. Keyifleri kaçacak. O rahat, tasasız, sorumluluktan azade, annelerinin büyütüp gelinlere teslim ettikleri çocuk hayatları bir şekilde büyümek zorunda kalacak. Etraflarında onları çok sevmesi gereken ve hiçbir şekilde, hiçbir sorunla rahatsız etmemesi gereken bu kadınların, onlarla sorunlarını paylaşmaları zorbalık değil de nedir?  Aslına bakarsanız bir büyüğümüzün de dediği gibi “meşrebi zaten belli adamlara yapılan bu şey, faşistliğin dik alasıdır!”

Toparlayacak olursak, bu öyküde dırdırcı kadınlar ve hayatları karı dırdırı yüzünden zebil olmuş adamlar görmek, ülkenin er kişilerinin büyük çoğunlukla hak verecekleri bir perspektif olarak ele alınabilir. Ancak bu öyküye baktığımda, sorumsuz adamların, sorumluluğun s harfiyle karşılaştıklarında koşarak kaçarken attıkları çığlıkları ve arkalarında bıraktıkları toz bulutlarını görüyorum. Ya bu adamları kaçırmak ve hayatın kontrolünü ele almak için daha şiddetli muharebeler gerek – ya da bunu bir uyanış çağrısı olarak görebilmek.

Nitelikli bir öykü ve daha nitelikli bu ifşa için, Cemil Bey’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *