İnsanlığın Sessiz Ortaklığı Kesi Yerlerimiz

Kesi Yeri, Nazlı Akçura’nın ilk kitabı. Kitabın içindeki öyküler insan ruhunda açılan kesi yerlerinin yaşamın hangi duygularına sirayet ettiğini, bununla da kalmayıp insani olan ne varsa her şeyi  nasıl da yaraladığını anlatmakta.

Nazlı Akçura; “Hayatın şaşırtıcılığı, hayat ve insanlar hakkında kesin yargılara varmayı engelleyecek denli güçlüdür ne de olsa” diyor kendisi ile yapmış olduğum söyleşide verdiği bir cevapta. Kesi Yeri, Nazlı Akçura’nın ilk kitabı. Kitabın içindeki öyküler insan ruhunda açılan kesi yerlerinin yaşamın hangi duygularına sirayet ettiğini, bununla da kalmayıp insani olan ne varsa her şeyi  nasıl da yaraladığını anlatmakta. Öykülerdeki tüm karakterler yaralı olmanın sessiz ortaklığı içinde, içlerinde kopan fırtınaları okuyucu ile paylaşırken, bu kıymetli paylaşım hepimizin içindeki yaralara usulca  tekabül edebilme özellikleriyle de öykü türünün inceliğini yansıtmakta.

Nazlı Akçura ile ilk öykü kitabı Kesi Yeri odağında yapmış olduğum söyleşi işte bu güzel insani yakınlaşmaların  temelinde, tüm ince detayları kapsayacak niteliğiyle son derece kapsamlı bir şekilde gerçekleşti. “İnsanı anlamak için edebiyat” diyen Nazlı Akçura ile yapmış olduğum söyleşiyi mutlulukla paylaşıyorum. 

TİMAŞ
TİMAŞ
  • Geleceğini garantiye alacak şekilde iyi eğitimler almış, meslek sahibi,  kurumsal çalışma hayatında iyi yerlere gelmiş fakat günün sonunda edebiyat içinde yol almayı tercih etmiş biri olarak edebiyat ile olan temasınızın ilk ne zaman oluşmaya başladığını, aranızdaki bağın buralara kadar nasıl geldiğini merak ediyorum. Arıcılık da yapıyorsunuz. Arıcılıkla ilgilenmenizin de edebiyat ile olan bağınızla çok güçlü bir kaynak oluşturduğunu düşündüm sizinle ilgili bu bilgiyi okur okumaz. 

Okumanın verdiği mutluluğu ve hazzı keşfettiğim ilk günden beri kitaplar hep hayatımda. Edebiyatla okur olarak ilk temasım ilköğretim yıllarında çocuk edebiyatıyla başladı. Sonraki yıllarda artan bir merakla hız kazanıp çeşitlenerek devam etti. Yazıyla ilk temasım da dokuz-on yaşlarımda aklımdakileri kelimelere dökme isteğiyle başladı. On bir yaşımdayken oraya buraya gizli gizli not ettiğim, bazen de aklımın içinde evirip çevirdiğim cümlelerimi temize çekip “Bunlar sevdiğim kitaplardan alıntılar, sence nasıllar?” diye kuzenime okutuşum, cümleleri beğendiği zaman çok belli etmemeye çalıştığım o kıvancım ve mutluluğum, yazma arzum üzerine hatırladığım ilk ve en net anılarımdan. Yazmak, en az okumak kadar çocukluğumun vazgeçilmezlerinden biri, beni en mutlu eden eylemlerden olsa da hayatın getirdikleriyle birlikte -buna hayatla ilgili yaptığım seçimler, kurumsal çalışma hayatı da dâhil- okumayla ilişkim etkilenmese de, yazıyla olan ilişkim uzun yıllar boyunca sekteye uğradı; yalnızca kendim için aldığım notlar, taslaklar ve iç döküşlerimden öteye gidemedi. Ne zamanki bir sağlık probleminden ötürü yedi ayımı yatarak geçirmem gerekti, o dönem, bunca uzağına düştüğüm çocukluk hayalim ve tutkuma yeniden sarılmam gerektiğini anladım. Kalemi bu kez başka bir şevkle elime almam da, arıcılığa başlamam da bu dönemin sonuna denk geliyor. Öykülerim bir süre sonra çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı. Bu arada bir seyahat kitabım ve kız kardeşimle birlikte yazdığımız çocuk kitaplarımız yayımlandı. Sonrasında yolum Barış İnce’nin düzenlediği İzmir Yazı Atölyesi ile kesişti. Edebiyata karşı benimle aynı duyguları besleyen insanlarla bir araya gelmek, yazı konusunda daha da disiplinli bir sürece girmek, öykü yazımına başka bir perspektiften bakmak bana çok iyi geldi. Dosyamın üzerinde iki sene daha çalıştıktan sonra da 2020’nin Kasım ayında ilk öykü kitabım okurları ile buluştu.

Ve son olarak arıcılık… Arılığım, içindeyken dış dünyayı da kendimi de unuttuğum yegâne yer. Doğadayken zihnimden çok, sezgilerim ve duyularımın uyanışı, tabiatın o mükemmel döngüsüne tanık olmak, yarattığı bütünleşme hissi hem yazıyla olan bağıma hem de hayatla olan bağıma çok güçlü bir kaynak.

İnsan hikâyelerinde iyileşen kesi yerleri de var muhakkak. Farkına varılan, telafi edilebilen hatta insanı daha da güçlü kılan. Aksi halde yola devam etmek mümkün olmazdı.

  • İlk öykü kitabınız Kesi Yeri ile buluştuk. Kitap içindeki öykülerin yazılma yolculuklarını merak ediyorum. Nazlı Akçura’nın hangi dönemlerden sonra bu öyküleri kaleme aldığını? Çünkü yara bandı ile kapatılabilecek (Kitap kapağı resmine istinaden) kesi yerlerinden bahsetmiyorsunuz. Örnek olarak mesela Körfez Vapuru, mesela Yusuf’un Klarneti, mesela İçeriden öyküleriniz. İnsan hikayelerinde bir kesi yeri oluşmaya görsün, bu kesi yerinin ilerleyip yaraya dönüşmemesi imkansız galiba ya da imkanlı da olabilir, ne dersiniz? 

Öykülerin yazımı, dosyamın son halini alması birkaç yıllık bir süreci kapsasa da, metinlerin yapısını oluşturan unsurlara kişisel ve toplumsal belleğin izleri de sızdığından, bu öyküler çok daha uzun süredir benimle birliktelermiş Aynur Hanım. Birliktelermiş diyorum çünkü içimizde bir yerlerde biriktirdiğimiz meseleler ve bazı detaylar kimi zaman uykuya yatıp bizi bekliyor. Daha doğrusu yarı uyur yarı uyanık bir hal bu. Birikiyor, sıkıntı veriyor, huzursuzluk yaratıyor. Ne zamanki yazma eylemine geçiyoruz, işte o zaman meselenizle ilgili tam bir uyanıklık hali de başlıyor. En azından benim için süreç böyleydi. Kesi Yeri’ndeki öyküler de böyle bir süreç içerisinde yazıldı. Yazdıkça, yaralarımıza, korumaya çalıştığımız çocuk saflığı ve içimizdeki o yuvayı kaybedişe dair biriktirdiklerim, söylemek istediklerim açığa çıktı. 

İnsan hikâyelerinde iyileşen kesi yerleri de var muhakkak. Farkına varılan, telafi edilebilen hatta insanı daha da güçlü kılan. Aksi halde yola devam etmek mümkün olmazdı. Ama sizin de bahsettiğiniz gibi benim öykülerimde anlattığım kesi yerleri biraz daha derin. Yaraya dönüşen cinsten. Yine de hem umudu hem de umutsuzluğu bir arada barındıran, hayatın kendisi gibi bu iki uç arasında gelgitleri olan öyküler bunlar.  

  • Öykülerde bitmiş olan insan hikâyelerinden, tamamlanmış olaylardan bahsediyorsunuz. Bir şeyler net artık, netleşmiş ama kanama devam ediyor bir yandan da, durdurulamayacak şekilde. Tüm öykülerinizde bu böyle fakat üç öykü özellikle ön plana çıkıyor: Çıt, Hakikatler ve Hışır Hışır Bir Ses, Hastane Odasında. Bireysel veya aile içinde veya toplumsal bağlamda, kanamaya bırakın müdahale etmeyi, göremiyoruz bile. (Görmüyoruz, görmek istemiyoruz, görmezden geliyoruz demek istemiyorum. Düz anlamıyla görmüyoruz. Boş bakmak gibi de diyebilirim bu duruma) Neden sizce? Çok mu ses var etrafta? Çıt sesini ve ardından gelen çıtırtıları duyabilmemiz imkânsız mı? 

Evet, görmüyoruz ne yazık ki çünkü doğru bellediklerimizin dışına çıkmak, onların üzerinde gerçekten düşünmek istemiyoruz. Varsayımların rahatlığına alışmışız. “Önemli olan tek şey kendimim,” düşüncesi de bir virüs gibi zihinleri ele geçirmiş durumda ve bu düşüncenin etrafında şekillenen her ses hem toplumsal hem bireysel ilişkileri çıkmaza sürüklüyor. Herkesin “iç sesi” fazla yüksek ve bu ses karşımızdaki insanın gerçekten ne söylediğini, ne anlatmak istediğini, neye ihtiyacı olduğunu duymaya engel oluyor. Bir tür ses perdesi… Çıt sesini ve ardından gelen çıtırtıları duyabilmek imkânsız değil ama o perdeden kurtulmak da çok güç.

  • Hastane Odasında Aygün Abiyi izleyen ve bize onu anlatan gözler için -kişiselleştirirsek eğer-, hastane odasının kendisi diyebiliriz, odadaki refakatçi koltuğu diyebiliriz ya da hasta yatağının karşısındaki duvar diyebiliriz. İnsan ömrü anlatılıyor aslında ama odaya girip çıkanların, ziyaretçilerin mikro düzeydeki varlıkları öykünün genişlemesindeki asıl unsurlar. Hakikatler ve Hışır Hışır Bir Ses öyküsünde de dünyanın kanayan yarası mülteci dramı var, tek bir ölüm değil binlerce ölüm var ama mikro düzeyden bakış Ömer’in durgunluğunun anlaşıl(a)maması, aslında dünyanın gidişatıyla ilgili hiçbir şeyi anlayamadığımız anlamına geliyor sanki. Çıt öyküsünde Ferah’ın kafasının içinde kurduğu dünya ile dışardaki dünyanın zıtlığı, aslında şizofrenin mikro düzeyde değil de makro düzeyde yaşandığı gerçeği… Zihnimizin içi bileğimize sırasıyla attığımız falçata izleri, kesi yerleri gibi. Makro düzeyde bir şeyleri kurtarmak imkansız artık, mikroda da belki mi, ne dersiniz? 

Aynur Hanım, derin okumanız için teşekkür ederim. Öyküler ve karakterlerle ilgili bu çözümlemeler, söylemek istediklerimin okurumda karşılığını bulması benim için gerçek bir mutluluk. Öykülerimdeki karakterler, aldıkları yaralar ve kaybettikleri bakımından birbirinden farklı kurgulansalar da aslında tümü ortak bir paydada buluşuyor: İster hayatlarının başında ister bitiminde olsunlar hepsi içlerinde, yaşadıkları ve maruz kaldıklarıyla örtüşmeyen, karşılarında dikilen hayatın yok etmek istediği bir çocuk saflığı ve sığınak olarak gördükleri bir yuvayı taşıyorlar. Bu çocuk saflığının içine, tüm el değmemiş hisleri, yaşama coşkusunu, ümidi, anlaşılmayı, çıkarsız ve dürüst insani ve toplumsal ilişkileri koyabilirsiniz. Karakterlerimin, bu saflığın üzerine inşa ettikleri yuvaları her darbe, her yaralanış ile gözümüzün önünde kalıcı hasarlar alıyor. Eğer gün gelir de mikro düzeyde bu hasarın önüne geçebilir, bazı şeyleri kurtarmayı başarabilirsek, sıra makroya da gelir. Ama nasıl olacak bu iş derseniz, iğneyle kuyu kazmaya benzese de, doğruluğuna inandığım -ve belki de bildiğim tek çözüm yolu olduğu için- şöyle cevap vereceğim: 

“İnsanı anlamak için edebiyat”. 

Üzerinden kaç nesil geçmesi gerekecek, insanlık ne bedeller ödemek zorunda kalacak kim bilir ama belki bir gün işler şimdikinin tersine döner demeyi yeğliyorum. Hayatın şaşırtıcılığı, hayat ve insanlar hakkında kesin yargılara varmayı engelleyecek denli güçlüdür ne de olsa. 

  • Öykülerin tamamına baktığımızda karakterlerin mustarip oldukları konu ile ilgili bitiş çizgisinde olduklarını görüyoruz. Artık karakter için öykü bitmeye yakınken başlıyor ve ayrı ayrı öyküler içerisinde olsalar da karakterler için bir ortaklık alanı yaratıyor bu durum.  Körfez Vapuru, Çıt, İçeriden ve Günışığı Hanım öyküleriniz bir kümeyi, Yusuf’un Klarneti, Hakikatler ve Hışır Hışır Bir Ses, Minik Burhan, Hastane Odasında için bu anlamda ikinci kümeyi oluşturuyor denilebilir. Kümelerden dolayı ayrım yapmam gerekirse kadın karakterlerin ve erkek karakterlerin öykülerini aynı objektiflik içinde kalarak aktarıyorsunuz, ayrım yapmaksızın. Aynı duygu üzerinden ilgileniyor, seviyor, şefkat gösteriyorsunuz. Ancak edebiyatta mümkün olabilecek bir şey bu diye düşündüm Ne dersiniz? 

İncinişin, yaralarımızın, içimize bir dövme gibi işlenmiş, hayat boyu yanımızda taşıdığımız ve silinmesi zor travmalarımızın yarattığı hislerin cinsiyeti olamaz bana göre. Cinsiyetlere yüklenen anlamlardan, aile içi ya da toplumsal, bize biçilen rollerden ötürü yaşadığımız travmalar ve maruz kaldığımız muameleler değişkenlik gösterse de, ruhun duyduğu acı, insanın düştüğü açmaz, kendini içinde bulduğu hislerin yakıcılığı, yoğunluğu cinsiyetten azade şeyler değil midir aslında? Öykülerimi yazım sürecinde de cinsiyetinden ötürü daha fazla şefkat gösterdiğim, acısını daha fazla sahiplendiğim karakterim olmadı. Asıl olan karakterlerimin içine düştüğü durum, hisleri ve düşünceleri oldu. Gerçek hayatta da ayrım yapmaksızın sevebilmek, şefkat gösterebilmek mümkün müdür sorunuza verebilecek net bir yanıtım olsaydı, buna cinsiyetlerden bağımsız, insanı sevmek üzerinden cevap verirdim. Şu dünya yüzünde içinde bulunduğumuz durum pek umut vadetmese de, yozlaşan, sorgulamayan, hisleri giderek körelen, kendi çıkar ve arzularının ve nesnelerin peşine takılıp ruhunu kaybeden, kimi zaman en yakınındakinin sesini duymayan kalabalıklardan etkilenip körkütük bir umutsuzluğa kapılmak da istemiyorum. Üzerinden kaç nesil geçmesi gerekecek, insanlık ne bedeller ödemek zorunda kalacak kim bilir ama belki bir gün işler şimdikinin tersine döner demeyi yeğliyorum. Hayatın şaşırtıcılığı, hayat ve insanlar hakkında kesin yargılara varmayı engelleyecek denli güçlüdür ne de olsa. 

  • Bir öykünüz var ki, bu öykünüze ayrıca değinmek gerekiyor. Ya Kaf Ya Def. Kadına şiddetin konu edinildiği, iki kadın Şefika ve Zehra’nın hikayelerine odaklanılan, hatta Şefika’nın iki küçük kızını da es geçmememiz gereken bir öykü. Şefika ile Zehra arasındaki kadınsal bağ, Zehra’nın fiziksel, Şefika’nın (tabii ki Şefika’nın kızlarının da, çocukların da) sözlü olarak maruz kaldıkları şiddete karşı sergilenen sessiz dayanışma ve sonuç olarak erkek eliyle yaratılan şiddetin bin türlü hali. Şefika’nın kafasının içinde kocasına bahsedeceği şeyleri düşünürkenki akan diyaloglar bile şiddet içeriyor. Gün geçtikçe artan kadına yönelik şiddeti yok edebilecek miyiz?  Siyasi anlamda da atılması gereken adımlar atılacak mı, ümidiniz var mı bu konuda?    

İçimizi acıtan, “Kadına yönelik şiddet ne zaman son bulacak?” sorusundan yola çıkarak yazdığım Ya Kaf Ya Def, şiddete maruz kalan kadına dair günümüz gerçekliği ve Anadolu efsanelerinden biri olan Sarıkız efsanesi ile el ele ilerleyen öyküm. Bu öyküde, korku ve çaresizlik hem sözel hem fiziksel şiddet üzerinden anlatılırken, fonda kadının sindirilmişliğinin, gücünün elinden alınmışlığının nesilden nesile aktarımı var. Nesilden nesile gelen bu aktarımı özellikle vurgulamak, yaşadığımız meselenin tarihe, çok uzun bir geçmişe dayandığını, kronikleştiğini anlatabilmek için öyküyü bir mitle/efsaneyle birlikte örerek ilerledim. Ve özelikle Sarıkız efsanesini seçtim çünkü bu efsanenin özü de iffet temellidir; kadının yalnızlaştırılıp yargılanışı ve ancak iş işten geçtikten sonra yüceltilişine dairdir. Arka planda kullandığım birtakım sembollerle de, anaerkil düzenden ataerkil düzene geçiş ile kadının/kadın tanrıçanın güçlü, üreten, özgür, bereket dağıtan, kutsal rolünden erkeğin tahakkümü altında kalan, gücü elinden alınan bir role bürünüşüne acı bir atıftır satırlarım.

Hepimizin gördüğü gerçeklerdir ama kroniğin kanıksanmasına direnmek için yazdığım, yazmasam olmazdı dediğim öykümdür. 

Şiddeti yok edebilecek miyiz sorunuza kısa ve net bir evet cevabı vermeyi öyle çok isterdim ki… Oysa diğer yanda insanı insanlığından utandıran, içimizi yakan kavuran bir kıyım var. 404, 418, 383. Bize arka arkaya söylense neyi ifade ettiğini ilk seferde anlamayacağımız bu sayılar, son üç yılda şiddetten ölen, canlarına kıyılan kadınlarımızın sayısı. Kadınlarımız için “Anıt sayaç” yapıldı. Düşünebiliyor musunuz, her gün acı acı işleyen bir sayaç… O sayacın içerisindeki sayılarda intikam, öfke, kıskançlık, kadını kendine ait bir metaymış gibi gören, reddedilmeyi kabul edemeyen, hayır cevabını duymaya tahammül bile edemeyen çarpık, insan olma evrimini tamamlamamış bir zihniyetin kanlı parmak izleri var. Gözyaşı ve çaresizlik, yarım kalmış hayallerin, atılamamış kahkahaların, sevdikleriyle, canlarıyla paylaşılamamış nice günlerin, yok olup giden hayatların ahı, çığlığı, bir sayı olarak anılmanın isyanı var. Bu isyanın duyulmaması ne mümkün, duyuluyor muhakkak ama ne diyeyim Aynur Hanım, bekliyoruz. Gereken adımların atılmasını bekliyoruz.

  • Dünya adına ağır bedeller ödenen pandemi sürecini neden yaşadık, ne oldu da yaşadık? Edebiyat dünyası ve bundan sonra yazılacak hikâyeler bu durumdan etkilenirler mi, ne dersiniz? 

Pandemiyle birlikte yayıncılık sektörü de, edebiyat dünyası da yaşadığımız bu ani değişimden nasibini aldı tabii. Kitaba ve en çok da edebiyata dair bilgiye ulaşma yöntemlerimiz değişti aslında. Artık düzenlenemeyen ve ne zaman düzenleneceği belirsiz kitap festivalleri, fuarlar (o salonun uğultusunu duymayı, coşkusuna kapılıp bütün gün standların arasında gezmeyi, kitaplara dokunmayı ne çok özledim…), kitabevlerinde düzenlenen imza günleri, yerlerini çevrimiçi gerçekleştirilen imza günlerine, daha yoğun düzenlenen kitap kulübü/okuma grubu etkinliklerine, çevrimiçi sempozyumlara, nitelikli podcastlere, eğitimlere bıraktı. Bilgi, meraklısı için daha ulaşılabilir ve açık hale geldi. Aramıza fiziksel mesafeler girdikçe, zihnen birbirimize yakınlaştık. Paylaşmanın tadı ve dayanışmanın gücü arttı bu dönemde. Bundan sonra pandeminin etkisi hafiflese de içine girdiğimiz bu yeni dijital düzen kolay kolay değişmeyecek gibi görünüyor.

Yazılacak hikâyeler de yaşadığımız bu değişimden etkilenecektir tabii. Yakın zamanda, okuyacağımız eserlerde pandeminin hayatlarımızda ve zihinlerimizde yarattığı sarsıntının izlerine rastlayacağımızı düşünüyorum.

  • Kesi Yeri
  • Yazar: Nazlı Akçura
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: 2020
  • Sayfa Sayısı: 128 Sayfa
  • Yayınevi: Everest Yayınları

Aynur Kulak
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

KİTAP EKİ DERGİSİ ABONE OLMAYA ÇAĞIRIYOR!

Read Next

Mimarlık ve Kentleşme Üzerine Söyleşiler: ‘Mimar Doğan’lar… Üç Doğan’

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram