Kâtip Bartleby

Kâtip Bartleby’in yazıldığı yıllarda Amerika, sosyal ve ekonomik olarak en kargaşalı dönemini yaşamaktadır.

Kâtip Bartleby, taşıyamayacağı kadar büyük sorumluluk yüklenen edebi yapıtlardan biridir. Gandhi’nin, ülkesinin bağımsızlığı için başlattığı “Sivil İtaatsizlik” eylemiyle, Bartleby’nin eylemini bir tutan görüşlerin yanında, onu, çalışmayı reddederek, yaşadığı ekonomik sisteme “Pasif Direniş” yoluyla başkaldıran cesur bir eylemci olarak gören, hatta kahraman olarak olumlayan görüşler de var.

TİMAŞ
TİMAŞ

Herman Melville, 1853 yılında ilginç karakterleri ve sürükleyici kurgusuyla bu uzun öyküyü yazarken, Bartleby’nin bu kadar anlam yüklenen bir karakter olarak, bir karşı duruşun ve sivil itaatsizliğin ilahı durumuna geleceğini, politik bir kahraman olarak nitelendirileceğini eminim düşünmemişti. Sivil itaatsizlik ya da pasif direniş hakkında herkesin az da olsa bilgi sahibi olduğunu düşünerek, Kâtip Bartleby’yi neden Sivil İtaatsizlik eylemcisi, Pasif Direnişçi ya da Başkaldırı Kahramanı olarak görmediğimi anlatayım.

Öyküyü okuyanlar bilirler; olay Wall Street’te, bir mühürdarlık bürosunda geçer. Ana karakterler büronun sahibi avukat, yanında çalıştırdığı üç kâtiple aralarına sonradan katılan Bartleby’dir. İki kâtip canla başla çalışıp işlerini yaparlarken, aralarına sonradan katılan Bartleby’nin, kendisine verilen işlerin bir kısmını yapmayı reddetmesi etrafında gelişen olaylar zincirinden oluşan öyküdeki karakterlerin isimleri yoktur. Öyküyü, her birinin karakterlerini ya da yaptıkları işleri yansıtan takma isimleriyle okuyoruz.

Kitabın yazıldığı yıllarda Amerika, sosyal ve ekonomik olarak en kargaşalı dönemini yaşamaktadır. 1800’lü yılların ilk yarısında ülkenin güney doğusunda büyük çiftliklerin olduğu, tarıma dayalı ekonomi hâkimken, kuzeyinde sanayinin geliştiği görülmektedir.

Ülkenin iş gücünü Afrika’dan zorla getirilen zenci köleler oluşturmaktadır. Güney doğudaki büyük çiftliklerin olmazsa olmazıdır zenci köleler. Kuzeyde ise gelişen sanayileşme sonrasında serbest işgücüne duyulan gereksinim sonucunda, kölelik kaldırılır. Ülkenin gelişimi ekonomik ve sosyal yönden devam ederken güney batısında da yeni eyaletler yapılanmaktadır ve bu yeni eyaletlerde de kölelik yasaktır. Bir tarafta yasaklanan köleliğin diğer tarafta devam etmesi, doğal olarak sosyal çalkantılara neden olmaktadır. Bu durum, köleliğe dayalı üretimlerinin tehdit altında olduğunu gören büyük toprak sahiplerini de çok korkutmaktadır.

19 yüzyıl, Amerika’nın, ekonomik ve sosyal açıdan içinde bulunduğu çıkmazın yarattığı sorunlardan dolayı; karmaşa ve sürekli çatışmalar yaşadığı yılları kapsar. 1861’e gelindiğinde ise bu çatışmalar iç savaşa dönüşür. Amerika’da dört yıl süren bir iç savaşın sonunda kölelik ülkenin her yerinde kaldırılır. Kuzeyin ekonomik olarak daha çok gelişmesi ve güneyin iflasına sebep olan bu geçiş yıllarında insanlar derin yaralar alır. Aynı zamanda, Kapitalizmin yarattığı olumsuzlukların çıkmazları içinde bunalan insanın ortaya çıktığı yıllarıdır bu yıllar.

İşte Kâtip Bartleby Amerika’nın iç çatışmalarının en yoğun döneminde yazılmış öykülerden biridir. Kuzeyde sanayiye dayalı ekonominin zenginleştirdiği sınıfın elinde biriken finans araçlarını çoğaltma, garantiye alma, ekonomiyi finans anlamında denetleme adına oluşturduğu Wall Street gibi merkezlerin ortay çıktığı, diğer yandan da köleliğin kaldırılması suretiyle sömürünün görüntü değiştirdiği, hızla büyüyen ekonomik sistemin ve iç savaşın yarattığı sosyal çatışmaların yoğun olduğu bir dönemdir bu dönem. Ölenlerin, savaşta yaralananların ve gelişen kapitalizmin yarattığı emek sömürüsünün ortaya çıkardığı kötü çalışma koşullarının yoksullaştırdığı ve yalnızlaştırdığı insan tipinin ortaya çıktığı dönemdir.

Bu çatışma ortamının yarattığı olumsuzluklardan biri de yazılan mektupların sahiplerine ulaşamamasıdır. Bu sorunla baş edebilmek için devlet Sahipsiz Mektuplar Bürosu kurmuştur. Bu büroda çalışan Bartleby, gelen sahipsiz mektuplardan çıkan değerli şeyleri ayrıştırmakta ve sonra da mektupları yakmaktadır. Muhtemelen açılan mektupları okumaktadır da. Avukatın Bartleby’nin önceki işini öğrendiğinde söyledikleri ve sondaki vurucu bitirme cümlesiyle Melville’nin, ya da öykünün derdi, tam da sistemin insana açtığı bu onulmaz yarayladır. Ve Kâtibimiz bu onulmaz yaranın açıldığı bireyi temsil etmektedir. Yazar da kitapta sürekli “duvar” vurgusu yaparak bu yaraya dair ipuçlarına dikkat çekmektedir.

“Onun masasını yan duvardaki küçük bir pencerenin hemen yakınına koydum, eskiden o pencereden bakınca çirkin avlular ve binaları yan yüzleri görünürdü, ama daha sonra yükselen yapılar yüzünden artık hiçbir şey görünmüyordu, yine de biraz ışık alıyordu oda. Pencerenin karşısında, bir metre kadar uzakta bir duvar vardı, ışık da epeyce yukarıdan, bir kubbedeki incecik bir yarıktan sızarcasına iki yüksek binanın arasından geliyordu. Odamda yaptığı değişikliği daha da elverişli kılmak için katlanabilen, yüksek, yeşil bir paravan yerleştirdim oraya, bu durumda Bartleby’yi görmeyecek ama sesimi duyurabilecektim. Böylece bir biçimde mahremiyetimizi koruyabilecek hem de bir arada olabilecektik.”(sf:19)

Kitaptan alıntılanan bu uzun bölüm, duvar ve duvar işlevi yüklenen paravan vurgusuyla kapitalizmin insanı yalnızlaştıran ve yaşamdan soyutlayan çalışma ortamı tanımlanmaktadır. Büyük binaların duvarlarından başka bir şey görmeyen, ışığı da olmayan bir pencerenin yanına sıkıştırılan üstelik yeşil bir paravanla insanlardan tamamıyla yalıtılan bir köşede çalıştırılan Bartleby… Hayal edildiğinde bile insanı sıkan bu çalışma ortamı aslında kapitalist sistemin çalışma tarzını ve koşullarını çok iyi yansıtmakta. Elverişsiz ortamlar ve üretim haricindeki zamanı en aza indiren koşullar günümüzde de, üstelik daha da acımasızca devam etmektedir. Her zaman gücünün son damlasına kadar çalışması istenmektedir insanlardan. En yüksek verim için çalışanları her şeyden ve herkesten soyutlamakta, dünyayla, yaşadığı toplumla hatta kendisiyle bile bağını keserek emeğini son damlasına kadar kullanmaktadır kapitalist sistem. Bu sistemin içindeki insan da tıpkı Bartleby’nin kendini kapattığı, küçüklüğü, karanlığıyla sadece duvarlardan oluşan büro, aslında mezardır. Üstelik Bartleby tatil günleri dâhil, gece gündüz hep burada yaşayarak, iletişim kurmayarak kendini bu mezarda yalnızlığa ve ölüme mahkûm etmiştir büroya ilk geldiği günden itibaren. Öykünün ilerleyen bölümlerinde sistemin yalnızlaştırmasından avukatın da payını aldığını görmekteyiz. Avukatımızın da yaptığı, daha çok çalışmak, daha çok kazanmak, daha çok yalnızlaşmak, daha… Sonuç Barleby’nin durumundan farklı değildir.

Melville’in; “Yoksulluğu büyüktü ama yalnızlığı çok korkunçtu!”(sf:36) cümlesinde görülebilir hale getirdiği, tercihimiz olmayan yalnızlık en büyük çıkmazıdır insanın. Onu duvarlarla hapsederek kendisine, yaşama, ihtiyacına ve ürettiği mala yabancılaşmasına yol açar. Kâr ve biriktirmenin baş koşul olduğu sistemin insanı güçsüzleştirmesinin yarattığı kimsesizlikte, var olmak hiç de kolay değildir. Ne olduğunu anlayamadığı bir gücün karşısında varoluşsal özerkliğini yitiren ve insanlıktan çıkan bir dünyada güçlü olmak gittikçe zorlaşmaktadır. Melville avukatın anlatımında bunu çok güzel dile getiriyor; ”İş günleri koşuşturmayla, hayatla dolup taşan bu bina da gece olunca bomboş yankılanır, pazar günü boyunca da terk edilmiş gibidir. Bartleby burasını kendine yuva edinmişti.”(sf:36)

Sistemin dayattığı yıkımlar karşısında Kâtip Bartleby’ye dönersek, tam bir teslimiyetle içinde olduğu şartlarla başa çıkamayınca, varoluşsal çabasını terk etmeye başlar yavaş yavaş. “yapmamayı tercih ederim” mottosu bir başkaldırı ya da sivil itaatsizlikten çok, başarısızlığa uğramış bir varoluş çabasının kendini yok etmeye varan teslimiyetidir. Varoluş problemi yaşayan Bartleby’nin hikâyesi kapitalizmin yarattığı ve günümüzü de kasıp kavuran hastalıklı durumun sonucunda ortaya çıkan isteksizlik, isteksizliğin yarattığı eylemsizlik ve sonucunda da insanı yok eden amaçsızlıktır.

Bartleby’in ilk çalıştığı büroda şahit olduğu insanlık dramları, işini iyi yapmasına rağmen, üstelik bir neden gösterilmeden, yönetim değişikliği yüzünden işinden çıkarılması, ailesinin olmaması, üretim çarkının acımasızlığı günlük hayata katılımını anlamsız kılmıştır. Kazandığı parayı harcamamakta, sadece çok az kurabiye yiyerek, üstüne başına bir şey almadan, barınacak bir ev bile edinmeden yaşamaktadır Bartleby. Parasını, tıpkı sahipsiz mektuplarda çıkan paralar ve diğer değerli şeyler gibi, işe yaramadığını düşünerek, ayrıştırıp istiflemektedir. “..Eski büyük bir mendildi, ağırdı düğüm atılmıştı. Düğümü çözdüm içinde istiflenmiş paralar vardı.”(sf:38)

Kitap, gazete okumayan, dış dünyayla ilişkisini kesmiş, duvarlarına benliğini hapsetmiş Bartleby, yanıt vermenin dışında hiç konuşmuyor da. “Paravanın arkasındaki soluk pencerede dikilip uzun uzadıya dışarıya, kör tuğla duvara bakıyordu.”(sf:38) ve devamla karakteriyle ilgili ipuçlarını veriyor, avukat aracılığıyla Melville; “..üzerinde kasıtsız bir donukluk … Donuk bir kibir, daha doğrusu ağırbaşlı bir çekingenlik; bu da beni ürkütmüş, onun tuhaflıklarına ses çıkarmadan katlanmama neden olmuştu.”(sf:39) cümleleriyle ve takip eden diğer cümlelerle, aslında yarattığı kahramanın varoluşsal sıkıntılarını anlatmaktadır. Kâtip Bartleby’nin hiçliğe düşüşünü tanımlamaktadır. Öykünün kurgusu bu hiçliği pekiştirmektedir. Neredeyse sürekli aynı olayın tekrarı gibi olan anlatımda, avukatın istediklerini Bartleby’in reddedişi ve Bartleby’le avukat arasında oluşan duygusal bağın tekrar tekrar anlatımıdır öykü. Bu sürekli tekrarlara dayanan anlatı, hem hiç bir şey söylemiyor gibidir, hem de okuyucuyu sürükleyen durumdur. Kapitalizmin insan doğasına yaptıkları ve yapacakları üzerine dikkat çekici uyarılar niteliğindedir bu tekrarlar.

Bartleby’nin eylemsizliği, tükenmişliği, teslimiyeti sonucunda bedenini de ölüme yatırarak, tercihini yok oluş yönünde kullanması varoluşsal hiçliktir. Bu varoluşsal hiçlik içinde avukatın durumu da farklı değildir aslında. Aynı sıkıcı ve tek düze, yabancılaştırıcı yaşam içinde onun da yaşadığı tek düze ve anlamsız bir hayattır. Yaşadığının farkında değildir. Yaşamı dairesel bir döngü içinde yitip gitmektedir. Çalışmak, daha çok çalışmak, çok kazanmak, yine çalışmak.

Bartleby’le kurduğu “Kardeşlik Melankolisi” onda kendisini görmesindendir aslında. “hayatımda ilk kez beni ezen, canımı yakan melankoli hissediyordum. … Paylaşılan insanlığın bağı beni şimdi karşı konulmaz biçimde kedere boğuyordu. Kardeşlik melankolisi! Çünkü Bartleby de ben de Âdemin oğullarıydık.”(sf:37) Bartleby avukata ayna olmuştur. Âdemin oğlu olarak cennetten kovulduğundan bu yana, doğayla olan ilişkisinde onu yenebildiğini keşfetmiş, saflığını kaybetmiştir. İnsan olmuştur. Üretimde başarılı oldukça da biriktirmeyi öğrenmiş, ihtiyacından fazlasını üreterek doğadan uzaklaşmış, yalnızlaşmıştır. İşte bu kara duyguyu, insanlardan kaçınmayı, yani Melankoliyi kelimenin tam anlamıyla yaşamaktadır avukatımız da.

Bütün bu ipuçlarını kitabın içine serpiştirdikten sonra yazarın Bartleby’i kısa sürede çözmemize neden olabilecek veriyi, Bartleby hakkında yayılan söylentiyi, sona saklamasının nedeni ne olabilir. Melville, neden önemsizmiş gibi davranır Bartleby’nin varoluşsal hiçliğini çözmemize yarayan bilgiye.

Çünkü yazarın istediği Bartleby’i çözmemiz ya da anlamamız değildir bana göre. Bartleby’nin durumu üzerinden kendini ve insanlığı sorgulamaktır. Melville İnsanlığın geleceğini anlama çabası içerisindedir. Avukat Bartleby’i anlama çabası gösterirken, kendi korkuları, yalnızlığı ve üretim çarkındaki amansız çabalarının anlamsızlığıyla da yüzleşmektedir aynı zamanda. Zamanın yok oluşunu, kısır bir döngünün insanı öğüttüğünü görmenin korkusuyla Bartleby’ye tavır alamamaktadır. Onu terk ettiği halde, Bartleby onu terk etmemiştir. Böyle giderse terk edeceği de yoktur. Bartleby ölmüştür ama tıpkı sahipsiz mektuplar gibi avukat da “Hayatın verdiği görevle ölüme koşuyor…”(sf:75) ölüme koşmaktadır. Kapitalizmin en vahşi dönemini yaşadığı bu çağın ipuçlarını elimize vermektedir Bartleby. Sistemin dişlileri arasındaki insan bir kısırdöngü içerisinde kendine yabancılaşırken, kendi için örülen duvarlar arasında yaşayıp o duvarlardan birinin dibinde ölmektedir. “Zavallı Bartleby’yi duvarın dibinde buldum, garip bir biçimde büzülmüş, dizlerini yukarı çekip yan yatmış durumdaydı, başı soğuk taşların üzerindeydi.” (sf:72)

“Ah insanlık!”

“Sınır durumlarda ya hiçlik kendini gösterir, ya da hepsinin üstünde, gerçekten yitmekte olan bir dünya varlığının bulunduğu sezilir.” Diyor Karl Jasper ‘Felsefe Nedir?’ kitabında. Avukat, yiten dünyanın varlığını sezen Melville’dir.

İnsana yakışan yitmekte olan dünyaya el atmak, yitime ortak olmamaktır. Varoluştan yana, yaşamdan yana tercih yapmaktır. Bunun başarıldığı durumlarda insana ve doğaya yakışan yaşamı kuracağımıza inanıyorum.

  • Kâtip Bartleby
  • Yazar: Hermen Melville
  • Çeviri: İlknur Özdemir
  • Sayfa Sayısı: 80 Sayfa
  • Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Basım Tarihi: İkinci basım, Ekim 2015

Sülbiye Yıldırım
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Karne Heyecanı

Read Next

Tarihin İçinde Olmak

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram