Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Klasikleri Okurken

2

Dokunulmazlığı, yüceliği vardır klasiklerin; “masumane” ama kesin kabüllerle sızmışlardır hayatımıza. Klasikleri okumak, hayatında bir tek kitap bile karıştırmayanların dahi “iyi”liğini reddetmediği bir insani etkinliktir.

Okumaya yeni başlayanlar, yeni derken alfabeyi sökmeyi değil kitaplarla yeni yeni tanışanları kast ediyorum, tavsiyelere ihtiyaç duyarlar. Aslında her okuma düzeyi için geçerlidir bu. Kısıtlı zamanın –ve elbette ödenecek paranın- hoşa gitmeyecek bir kitaba harcanmasını kimse istemez. İşte bu nedenle benim gibi edebiyat dünyasını takip edenler, “Ne okuyalım?” ya da “Bugünlerde okuyacak iyi bir şeyler var mı?” sorularıyla çok sık karşılaşırlar. Geniş zamanlara ve coğrafyalara açılacak bir edebiyat sohpeti başlatmak için güzel sorular. Aynı nesneye yönelse bile, soruların cevabının her seferinde aynı olacağını düşünmeyin. Soruyu soranın yaşına, okuma geçmişine, ilgi alanlarına göre her seferinde farklı yanıtlar verilecek bir sohpettir bu.   Üstelik insanlığın yüzlerce yıllık kültürel mirasını -hele ki yaş ilerlemişse- akılda tutmak da kolay değildir.

Bir zamanlar “hafif”tiler

Konuşmaya klasiklerle başlamak biraz olsun kolaylık sağlayacaktır. Klasikler konusu ara ara -şu aralar yayın sektöründeki sıkıntılar nedeniyle daha sıklıkla- gündemi meşgul eder. Yazarlardan, sanatçılardan, kültür alanının etkili isimlerinden, kimi zaman popüler simalardan görüşler alınır, klasikler listeleri düzenlenir, alevi çabuk sönen tartışmalar açılır. Bazı isimler üzerinde fikir birliğine varılır, bazı isimlere şüpheyle yaklaşılır. Kimin ve neyin klasik sayılması gerektiği sorusu cevaplayanın sanat/edebiyat anlayışını ortaya koymasıyla hem çok kapsamlı hem de üzerinde fikir birliğine varılması güç bir sorudur. Her ne kadar isimler üzerinde fikir birliği sağlanmasa bile, klasiklerin okunması gerektiğinde hemen herkes birleşecektir. Dokunulmazlığı, yüceliği vardır klasiklerin; “masumane” ama kesin kabüllerle sızmışlardır hayatımıza. Klasikleri okumak, hayatında bir tek kitap bile karıştırmayanların dahi “iyi”liğini reddetmediği bir insani etkinliktir. Ne var ki “klasik” sözcüğünün” yarattığı ürkütücü çağrışımları da göğüslemeyi göze almalısınız. Çünkü, bizzat deneyimlemediğimiz halde hakkında kanaat sahibi olduğumuz konulardan bir tanesi de hiç kuşkusuz dünya edebiyatının büyük klasiklerinin ağır ve ciddi, okunması zor kitaplar olduğudur.

Önyargılar yanıltıcı. Bugün klasikler katına koyduğumuz roman külliyatının önemli bir bölümü yazıldıkları çağların “hafif” ve “ucuz” edebiyat ürünleriydi. Hatta çok eskilerde, Platon tragedyaları, komedya ve destanları kapsayacak şekilde edebiyatın tümünü küçümsemişti. Aradan geçen yüzyıllar boyunca edebiyat insanın yaratıcı faaliyetlerinden birisi olarak kabul edildi. Ama roman için vakit erkendi. Daha çok gençlerin, ev kadınlarının ve bilgisiz kimselerin okuduğu romanlar önemsiz bir tür muamelesi görecekti. Gargantua’ya, Decameron’a, Don Kişot’a, Robenson Crueso’ya, Gulliver’in Gezileri’ne yapılan muamele tam da budur; halk işi, eğlencelik, edebi değerden yoksun anlatılardı onlar. Nitekim, günümüzde klasik yazarlar arasında saygın bir yer sahibi Jane Austin yazdıklarının küçümsenmesinden duyduğu rahatsızlığı şöyle dillendirmişti; “okurlara roman kadar zevk veren başka bir yazı türü bulunmadığı halde, roman kadar kötülenen bir başka tür de yoktur”…

Sözün kısası klasiklerin edindiği “ağır” ve “ciddi” nitelemesi haksız ama yaygın bir klişe olmaktan öteye gitmiyor. Klişeyi mazur gösterecek yegane kanıt ilk dönem klasiklerinin sayfa sayısından kaynaklanan maddi ağırlık olabilir. Öyleyse klasik fobisi yaratan klişeleri bir kenara bırakalım ve kendimizi büyük bir hikaye etme gücüyle yazılmış klasik romanların sürükleyici ve eğlenceli –gerçekten çok sürükleyici ve en azından zaman zaman çok eğlenceli- hayal dünyasına bırakalım.

Bir liste denemesi bu.Ve her liste gibi, listeyi yapanın beğenisini yansıtıyor. Unutmayalım ki kimin ve neyin klasik sayılması gerektiği sorusu cevaplayanın sanat/edebiyat anlayışını ortaya koymasıyla hem çok kapsamlı hem de üzerinde fikir birliğine varılması güç bir sorudur. Her dönemin, her sanat/edebiyat akımının, sanatın/edebiyatın her türünün, her ülkenin ve nihayet her okuyucunun kendine özgü klasikleri olacak ve listeler farklılaşacaktır. Bir zamanlar ödüllendirilmiş, klasikler katında dolaştırılmış ürünlerinin büyük bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor. Bugün bizim değerli bulduklarımız da bir gün gelecek tahtlarından inecekler. Ama geçmişte ve gelecekte olanlar ilgi alanımıza girmemeli. Burada kullanılan anlamıyla “klasik” terimi, Calvino’nun da belirttiği gibi, eski-yeni, üslup, yetki ayrımı yapmıyor. Zaten önemli olan mutlaka “değerli” romanlar okumak ya da mümkün olduğu kadar çok okumak değil, hepsinden önemlisi hem okuma zevki almak hem bu zevki geliştirmek. İşte benim önerilerim.

“Benim” Klasiklerim

Klasiklerinden söz etmeden önce romanı önceleyen anlatılarla başlayalım. Biraz gerilere gideceğiz, yaklaşık 3000 yıl öncesine, M.Ö 1000’li yıllara… Bugün bize gerçeküstü, fantastik ve metafizik gibi görünen hikayeleriyle Homeros’un “Odysseia”sı, insanın dünyayı yorumlayışının ilk edebi örnekleri olarak hem önemli hem de çok sürükleyici bir örnek.

Daha yakına gelelim. Bocaccio’nun “Decameron”u(1351) bir ortaçağ klasiği. Dine, tabulara, tutuculuğa ve ahlakın ahlaksızlığına yüz öykü ile mizahi bir eleştiri getirirken kadın erkek ilişkilerinin doğasına, aşka ve cinselliğe yer veren Bocaccio çağını fersah fersah aşan bir yazardı.

Tam adıyla ”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez Yaşamı” ya da kısaca “Gargantua”(1534) yazarı Rabelias’ın mizahını ve edebiyattaki benzersiz rolünü ortaya koyan, 500 yıl öncesine ait çağdaş bir metin.

1605 yılında yazılan ve roman sanatı üzerindeki etkileri hala süren Cervantes’in “Don Quixote”unu mutlaka ama eksiksiz çevirisiyle okumak gerekir.

Modern romanın ilk örneklerinden sayılan Daniel Defoe’nun “Robenson Crueso”nu da önerebilirim. Ancak nasılsa okumuş ya da izlemişsinizdir. İlginizi çekmeyebilir. Onun yerine bir kadının felaketini işlediği, çağına göre feminist tonlar barındıran “Molly Flanders”ini(1722) koyabiliriz. Hemen hemen aynı yıllarda kaleme alınan Swift’in “Gulliver’ın Gezileri”(1726) de çocukken okuduğunuza hiç benzemeyen eksiksiz çevirisiyle gerçek bir klasiktir.

Artık romanın olgunluk dönemine, altın çağlarına yaklaştık. Fransız, Rus ve İngiliz edebiyatlarının öncülük ettiği bu döneme Rusya’dan başlayalım. Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı”, Lermantov’un “Çağımızın Bir Kahramanı”, Gogol’un “Ölü Canlar”ı, Tolstoy ”Anna Karenina”sı, Dostovyevski “Yeraltından Notlar”ı, Ivan Turgenev “Babalar ve Oğullar”ı ve Çehov’un hikayeleri, klasiklerin hiç de ürkütücü bir yanı olmadığını kanıtlıyor.

Fransız edebiyatından Balzac’ın “Vadideki Zambak”ı, Stendhall’in “Kırmızı ve Kara”sı, Flaubert’in “Duygusal Eğitim”i, Emile Zola’nın “Therese Raquin”i, Maupassant’ın “Pierre ve Jean”ı, bireyi ve toplumu ele alış biçimleriyle klasiklere neden klasik denildiğini yanıtlayan örnekler.

19.yüzyıl İngiltere’sinin bireysel ve toplumsal tarihini yansıtan sürükleyici, trajik ve sevimli hikayeleriyle Charles Dickens, Jane Austen, Mary Shelley, Bronte Kardeşler ve Thackery’nin romanlarını sayabilirim. Bunlara Amerika’dan Edgar Alan Poe’nun hikayelerini, H.Melville’in kısa romanı “Barthlebey”i ve Almanya’dan Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları”nı da ekleyelim.

20.yüzyıl klasiklerini unutmadım. Herbirini teker teker değerlendirecek yerimiz olmadığı için öncelik sırası, zaman ve mekan gözetmeyen uzun bir liste veriyorum: Şolohov’dan “Durgun Akardı Don”, James Joyce’dan “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”, V. Woolf’tan “Flush, Joseph Conrad’tan “Karanlığın Yüreği”, Lawrence Durrel’den “İskenderiye Dörtlüsü”, Kafka’dan “Değişim”, Robert Musil’den “Genç Törless”, Thomas Mann’dan “Buddenbrook Ailesi”, Jean Paul Sartre’dan “Özgürlük Yolları”, Camus’den “Yabancı”, Colette’den “Caniko”, D.H.Lawrence’den “Ölü Adam”, Dino Buzzati’den “Tatar Çölü”, George Orwell’den “1984”, Vladimir Nabokov’dan “Lujin Savunması”, W.Faulkner’den “Döşeğimde Ölürken”, Steinbeck’ten “Gazap Üzümleri”, J.R.Fowles’dan “Kolleksiyoncu”, Yukio Mişima’dan “Bir Maskenin İtirafları, Jean Genet’den “Gemici”, J.D.Salinger’den “Çavdar Tarlasında Çocuklar”, Jack Kerouac’tan “Yolda”, James Baldwin’den “Giovanni’nin Odası”, Sadık Hidayet’ten “Kör Baykuş”, Tayeb Salah’tan “Kuzeye Göç Mevsimi”, J. M. Coetzee’den “Michel K. Nasıl Yaşadı”, G.G.Marquez’dan “Yüzyıllık Yalnızlık”, Gunter Grass’tan “Teneke Trampet”, Julio Cortazar’dan “Lucas Diye Bir”, Italo Calvino’dan ”Görünmez Kentler”, Thomas Bernhard’dan “Odun Kesmek”, Jose Saramago’dan “Körlük”….

Bu saydıklarım arasından çoğunu beğeneceğiniz umuyorum. Ama sevmedikleri çıkabilir. Sorun değil; Klasiklerle, aslında sanat ve edebiyatın her türüyle kurulacak ilişki bilgi ve iletişim amaçlı değil, okuyucu/izleyici/dinleyici olarak sanatın/edebiyatın hazzını almak içindir. İçimizi ferah tutabiliriz. Osmanlı romanından Cumhuriyet dönemine, Dünya edebiyatının ilk kurmaca metinlerden çağdaş romancılara kadar genişleyen klasik listelerindeki kitapların tümünü okumaya zaman yetmez. Dilediğiniz bir yazardan, ilginizi çeken bir romandan başlayabilirsiniz. Edebiyatla tanışmanın, okumaktan haz alır hale gelmenin olası bir tek şeması, sihirli okuma formüller yoktur. Okuyucunun dünya edebiyatıyla, klasik metinlerle canlı bir ilişkisinde her şeyden önce önemli olan, kendini ve bununla bera­ber kendisini özellikle etkileyen eserleri tanımasıdır.

Bu bitimsiz serüvene görev duygusuyla çıkmıyoruz. Kimilerinin başyapıt saydığı edebiyat şahaserlerini sevmek, onları şimdiye kadar okumamış olmanın utancıyla okumak zorunda da değiliz. Tersine, okumaya, tanımaya ve sevmeye, herkes kendisi için en uygun yazardan başlamalı, herkes bir yazının, bir şarkının, bir anlatının, bir incelemenin hoşuna giden noktasına bağlanmalı ve buradan yola çıkarak benzerlerini aramalıdır. Gerçek okuyucu klasikleri neden okumak gerektiğini başkalarının cümlelerinden değil kendi edebiyat beğenisinden çıkaracaktır.

Aslında “Klasikleri Neden Okumalı?” sorusundan önce “neden kitap okumalı” sorusunu öne almamız gerekirdi; yüksek öğrenim görmenin bir iş sahibi olmaya indirgendiği, bilginin, kuramın, estetik tartışmaların nasıl ve nereden geldiği meçhul bir kanaate feda edildiği, kitapların silahlarla birlikte suç delilleri olarak sergilendiği, mafyatik dizilerin izlenme rekorları kırdığı günümüzde bu soruya vereceğimiz yanıtların ikna gücü oldukça şüphelidir.

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

2 yorum

  1. Merhabalar, sizden Rus Edebiyatı eserleri için tavsiye istiyorum. Bahsettiğiniz eserlerden Körlük, Kör Baykuş, Yüzyıllık Yalnızlık, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Gazap Üzümleri , Yabancı, Genç Wertherin Acıları, Brontë Kardeşlerin iki eserini okudum. Kimisini çok beğenirken Kör Baykuş, Yabancı, Yüzyıllık Yalnızlık, Çavdar Tarlasında Çocuklar benim için çok bir şey ifade etmedi. Rus Edebiyatına Ölü Canlar ile giriş yaptım ancak bitiremedim. Bahsettiğim kitapları okumuş birine Rus Edebiyatını sevdirecek, fikir sahibi edindirecek neler önerirsiniz?

    • Merhabalar, Dostoyevski’nin ilk eseri olan İnsancıklar ya da Beyaz Geceler’i önerebilirim. Sonra Yeraltından Notlar ve devamında Kumarbaz. Bu sırayla okursanız Dostoyevski’yi sevecek ve Rus edebiyatını tanımaya başlayacaksınız eminim. 🙂

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *