Murat Soysal’dan belgesel bir roman: Arabat Türkleri 1944

Kitap Eki Dergisi

Murat Soysal: “Konuşulmayan, tartışılmayan ne varsa, günü geldiğinde daha şiddetli bir şekilde çıkacaktır karşımıza…”

Sessiz sedasız 3. baskısı yapılan bir kitap “Arabat Türkleri 1944”. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman Faşizmi ile Sovyet rejimi arasında sıkışıp kalmış azınlık halklarının trajedisine ayna tutan bir yapıt. Yazarı Murat Soysal’la romanı üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdik; kendisine, romanın oluşum sürecinin nasıl şekillendiği başta olmak üzere, pek çok soru yönelttik.

  • Sizi tanımayan okur, bu romanın şovence bir düşünceyle yazıldığını düşünebilir ilk anda. Kırım Türkleri ya da romanda adı anılan diğer halklarla direkt bir bağınız var mı? Size bu romanı yazdıran ne?

Bu doğru bir yaklaşım değil. Bugün, bu kitap üzerinden böyle açıktan ya da gizli bir “suçlama” ile karşılaşırsam, yarın sıra dışı bir kişiyi, konuyu ele aldığımda ne olacak? Bu romanı bana yazdıranın ne olduğuna gelince, uzun yıllar Rusya’da yaşadım. Orada, çevremde farklı milletlerden insanlar vardı; hikâyeleriyle, geçmişleriyle. Bu hikâyelerden birinin peşine düştüm diyelim. Dünya görüşüm gereği, hep ezilenden yana oldum. Bazen Çeçen oldum, bazen Ermeni, bazen Kürt, şimdi de bu roman için Türk… Ezilmişlik, dışlanmışlık, aşağılanmışlık, yok sayılmak, bir yazarı nasıl harekete geçirmez?

 
KitapEki
KitapEki
   
  • “Arabat Türkleri 1944” bir belgesel roman. Bu da yazar açısından ciddi bir ön hazırlık süreci demek. Bilgi, belge sağlamada nasıl bir yol izlediniz?

Moskova’da büyük kütüphaneler var. Çok iyi Rusçası olan arkadaşlarımın da yardımıyla, o kütüphanelerdeki belgelere ulaştık. Uzun okumalar yaptık. O belgelerden yola çıkarak aileleri bulduk. Sürgün Türkleri, Türkiye’de duymuşluğum vardı, ama konu hakkında çok ayrıntı bilmiyordum. Öğrendikçe merakım arttı. Konunun üzerine gitmeye karar verdim. Neler çıktı neler… Kırıma gittim sonra, Azak Denizi bölgesine, Arabat Köyü’ne. Belgelerde rastlamadığım bu köy –gerçekte adı bu değildi çünkü- tesadüfen çıktı karşıma diyebilirim. Köylüden, köyün geçmişini dinledim.

Ardından, sürgün yolunu trenle kat etmeye karar verdim, o zorlu yolculuğu deneyimlemek… Trende hiç oturmadan,  yemek yemeden on dört gün geçiren, altını kirletmekten başka çaresi olmayanların ne yaşadığını hissetmek adına, benzer koşullarda yolculuk yaptım. Yine de onlardan şanslıydım elbette, üç günde bir de olsa su içtim. Altıma işedim, onlar gibi belime kadar bokun içinde kalmadım yalnız. Cebimde param vardı, istediğim an kompartıman değiştirebilirdim, yapmadım. Tek kelimeyle, mahvoldum. Her yanım korkunç şekilde ağrıyordu. Uykusuzluk kahredici bir hal almıştı. Atlar gibi ayakta uyuyordum. Ya onlar ne yapmıştı? Nasıl katlanmışlardı bu duruma? Hiç kolay değildi.

  • Romanınızda açıktan Stalin eleştirisinde bulunurken kararsızlık yaşadığınız oldu mu hiç? Malum, çoğu devrimcinin kırmızıçizgisi diyebiliriz Stalin için.

Bu ülkede kaç devrimci kaldı ki kırmızıçizgileri olsun; Stalin’i sevsin ya da sevmesin… Rusya’da kelimenin tam anlamıyla on yıl Stalin yedim, içtim, dinledim, okudum. Rusya’daki her ülkeye gittim. Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Belarusya, Ukrayna vs. Tek tek saymayım şimdi. Halk yalan söylemez, aptal olduklarını düşünmüyorum. Stalin’i o günün şartlarında değerlendirmek gerekir; iyi adam mıdır, kötü adam mıdır muhatapları bilir.

Hoş, kürtaj olmak zorunda kalan tecavüz mağduru kadını çalışma kampına süründüren, hırsızlığın önüne geçmek için on yaşındaki çocuğu astıran biri, bunları ne adına yapmış olursa olsun, ne kadar iyi olabilir ki?

Dolayısıyla, hiçbir kararsızlığım olmadı yazarken. Olması için bir sebep yoktu benim açımdan.

  • Zorunlu göçe tabii tutulmuş tüm halklar -hangi gerekçeyle olursa olsun- dünyanın her yerinde aynı ağır travmanın içinde buluyor kendini kuşkusuz. Bu anlamda, sürgün de diyebileceğimiz o utanç duvarına bir tuğla da siz koydunuz diyebilir miyiz romanınızla?

Yaptığım işin neye hizmet ettiğini tanımlayarak hareket ettiğimi söyleyemem doğrusu. Bu daha çok okurun işi. Zaman da bu noktada ayırt edici kuşkusuz. Halkın yalancı tarihçilerden sıkıldığını söylemeliyim yalnız. Bu konuda ciddi bir güven kaybı söz konusu. Bu anlamda bilmiyorum tuğladan mı sayarsınız, yoksa başka bir şeyden mi, yaşananları unutturmamak gibi bir çaba gözettiğimi söylemeliyim yine de.

  • Toplama kampı denilince ilk akla gelen, Nazilerin oluşturduğu toplama ve imha kampları kuşkusuz. Romanda “Sibirya Toplama Kampı” başlığını görmenin son derece ezber bozucu olduğunu söylemeliyim…

Aslında bunlara direkt toplama kampı denmez, bir çeşit çalışma kampı, dışardan bakıldığındaysa neredeyse tatil köyü havası var. Oradaki görevlilerin tutumuyla ilgili bir sorun var aslında o kamplarda. Islah etmenin yolunun kötü muameleden geçtiğini düşünen o görevliler bir anda toplama kampına çevirmişler bulundukları ortamı.

Çalışma kampı işlevini sürdürmüş, yüzlerce kamp var bu şekilde. Hepsi tek tek incelenmeli, üzerine tartışılmalı, yaşayan tanıklarla konuşulmalı. Bana anlatılanlardan, bu kamplarda mahkûmluğunu tamamlayanlardan duyduklarım inanılır gibi değildi. Korkunç koşulların hüküm sürdüğü yerlerdi buralar.

Yaş ortalaması seksen üstü, dokuz mahkûmla konuştum. Bir o kadar da ailesinden biri oralarda yaşamış insanların ya da bizzat mahkûmların –serbest bırakıldıktan sonra- kaleme aldıkları hatıra defterlerindeki açıklamalı notları okudum. Bu defterler içeride olup biteni gün ışığına çıkartmış durumda.

Nazilerin toplama kampları zaten tartışılmaz, onlarda direkt gaz odaları ve yok etme var. Hemen söylemeliyim ki iki tarafın da kamplarını inceledim, fotoğrafladım.

  • Toplama kampında karnını doyurmak için kimi zaman fare eti, kimi zaman ölmüş insan eti yemek zorunda kalan tutsaklar… İnsan bunun kurmaca olduğuna inanmak istiyor…

Kurgu ya da gerçek, kim, neye inanmak istiyorsa inansın. Amacım konuya dikkat çekmekti. İnsanları sarsmak, belki de biraz kışkırtmaktı. Elbette en önemlisi, düşündürtmek. Yalnız şunu söylemek isterim, Rusya orada, bazı kamplar da, gidip gezsinler, görsünler, her şeyi yazardan beklemesinler. Ben bu kadarını verdim. Geri kalanın izini okur sürsün biraz da.

  • Romanınızdaki halklar açısından mutlak bir teslimiyet söz konusu değil elbette. Tam da bunun bir simgesi, General Jiyan çıkıyor karşımıza. Öyle ki Stalin’e suikast girişimine kadar vardırıyor işi. Okur hep aynı yere takılacak sanki, anlatılanın ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca? Mesela bu suikast girişimi ya da gizliden gizliye varlığını sürdüren Stalin karşıtlığı…

Stalin’e çok sayıda suikast girişiminde bulunulduğu bir gerçektir. Jiyan bir roman karakteri elbette, ama ne kadar gerçek ben de bilmiyorum. Araştırdıklarımı ve dinlediklerimi üst üste koyduğumda ortaya böyle bir kahraman çıktı. Cennet ve cehennem ne kadar gerçekse o kadar gerçek, diyebiliriz yine de Jiyan için. Stalin karşıtlığına gelince, o yazarın inisiyatifinden çok, yazarın bile müdahale edemeyeceği kadar gerçek olan sanırım. Bugüne kadar dile getirilmekten kaçınılmış olması durumun varlığını ortadan kaldırmaz. Aksine, konuşulmayan, tartışılmayan ne varsa, günü geldiğinde daha şiddetli bir şekilde çıkacaktır karşımıza. Bu, bu kez, bu roman yoluyla oldu belki  de, hepsi bu…

  • Romanda Stalin “Çelik” adıyla çıkıyor okur karşısına. Bu aynı zamanda onun bilinen lakabı. Romanınızı bir yanıyla belgesel olarak da görebilecek okuru Stalin adıyla karşılaştırmamak neden?   

Nedeni şu, Stalin’in adından faydalanıyor, düşüncesi oluşsun istemedim okurda; kestirmeci bir tutum içinde olduğum… Belki de Stalin adının romanımı gölgelemesini, onun bir adım önüne geçmesini istemedim. Bir neden de, Stalin adı Türkçe anlamıyla okurla buluşsun isteğimdi. Biliyorsunuz bu aynı zamanda onun lakabı da…

  • Geniş zamanları kapsayan, farklı coğrafyalara uzanan bir roman sizinki. Çok sayıda yaşam barındırıyor aynı zamanda içinde. Yazım sürecinde kontrolü sağlamada sıkıntı yaşadığınız oldu mu hiç? Kahramanlarınızın elinizden kayıp gideceklerini düşündüğünüz?

Öykü olsa belki, ancak siz de çok iyi bilirsiniz ki roman, yazarın kontrol merkezinde olduğu bir tür edebiyatta. Romanımın geniş zamanları kapsadığı ve diğer tespitleriniz doğrudur. Böyle bir konu bana göre ancak bu çerçevede ulaştırılabilirdi okura. Yol haritam belliydi. Farklı coğrafyaları ve halkları yakından etkilemiş, sancılı bir dönemi verirken kahramanlarımla itiş kakış yaşamadığımı söylemeliyim. Sonuçta o “pinokyalar” benim elimden çıktı. Aksi halde gözümü kırpmadan sobaya atabilirdim yani.

  • Romanınız güçlü bir sinematografik yapıya sahip. Okur yer yer bir filmin içinde duyumsuyor kendisini. İleride sinemaya uyarlanabilir düşüncesiyle hareket ettiğiniz oldu mu yazarken?

Böyle bir şey hiç düşünmedim, hayır. Romanın anlatım diline ilişkin kafa yorduğumu söylemeliyim yalnız. Halkın konuştuğu dili, sokakta ve kahvede konuşulan dili çektim romanıma. Daha çok işin bu tarafı ile ilgilendim.  Sinematografik olması ise sanırım o biraz da romana konu olan durumun içinde barındırdığı trajedi ve dinamizmle ilgili. Benim işim sözcükler üretmek, o sözcüklere ruh vermek. Ötesinden pek anlamam doğrusu.

  • Son olarak şunu sormak isterim. Sol gelenekten gelen, kendini solcu olarak tanımlayan bir yazarsınız. Kitabınızın konusu –ve belki de adı- ortadayken, hangi düşünce gruplarının duruma sahip çıkabilecekleri açık. Bu durum sizi rahatsız eder mi?

Kitabın adı benden çok ilk yayımcının isteği üzerine konuldu aslında, öylece de kaldı; kitabın neyi konu edindiğine işaret eden tarafı, okura ulaşmada kolaylık sağlayacaktı sanırım. Bunun dışında, kitap yazılıp okurla buluştuktan sonra kim sahipleniyorsa onundur. Bu içselleştirmede yazarın bir rolü ya da tercihi olamaz. Her türden ayrımcılığa karşı olan birinin bu düşüncesini yaşamının her alanında göstermesinden, pratiğe yansıtmasından yanayım. Bu anlamda “Arabat Türkleri 1944” ona sahip çıkan herkesindir. Bu noktada hiçbir rahatsızlık duymayacağımı söylemeliyim.

  • Arabat Türkleri 1944
  • Yazar: Murat Soysal
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 2019
  • Sayfa Sayısı: 452 Sayfa
  • Yayınevi: 40 Kitap Yayıncılık

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Süreyya Köle

Read Previous

Neoliberal İktidar ve Özne

Read Next

100 ŞATOLU ÇOCUK

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *