Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Varoluşun İçsesi: Nefaset Lokantası

0

“Kitap okumak iyileşmek için işe yarayabilir ama bu dünyayı iyi bir yer yapmaya yetmez. İyi bir dünya yaratmak için başka türlü eylemlilikler de gerekir.”      

DOĞAN YALÇIN: Merhaba Tuğba Hanım. Vakit ayırdığınız için öncellikle teşekkür ederim. Klişe bir soru ile başlamak istiyorum. “Nefaset Lokantası” gibi her konuda yetkin olan bir kitabın ortaya çıkışını merak ediyorum. Ne zaman başladınız, ne kadar sürede yazdınız, fikir nasıl çıktı ortaya?

TUĞBA DOĞAN: Roman toplamda beş yıla yakın bir sürede yazıldı. Merkezi İstanbul olmak üzere farklı şehirlerde çalıştım ve bazen de bir süreliğine bir yerlere gidip tamamen kapandım. Yazma süreci benim için yazdıklarımın çoğundan vazgeçme anlamına da geliyor, sözü mümkün olduğunca yoğunlaştırmaya çalışıyorum. O nedenle elinizde tuttuğunuz roman aslında kendi hacminin oldukça sadeleşmiş bir versiyonudur diyebilirim. Bütün yaşantısına kuşbakışı bakabilmesi mümkün olsaydı, hayatı boyunca bir biçimde benzer, kendini tekrarlayan temalara yakalandığını fark edecek bir karakter üzerine düşünmek istedim, roman bu fikir etrafında şekillendi.

D.Y: Açıkçası ilk sayfaları okurken, o cenaze sahnesi, arılar, metanetli hava… İran Sineması’nın ünlü ismi Asgari Farhadi’nin bir filmini izliyorum gibi bir havaya büründüm. Belki yarattığı havadan, belki giriş için fazla duygu yüklenmesi, belki de korku… Tam bilmiyorum. Sonrasında ortam daha normalleşti, ben biraz rahatladım diyebilirim. Ama yine de kitabın üstünde ağır bir hava hakim. Bunu sadece kurgu olarak algılayabilir miyiz? Yoksa gerçekten böyle bir hava mı hakim insanlar üzerinde?

T.B: Kafka üzerimize felaket gibi çullanan metinlere ihtiyacımız olduğunu, bir kitabın içimizdeki donmuş denizi parçalayan bir balta gibi işlemesi gerektiğini söylüyordu bir mektubunda. Bu düşünceden çok etkileniyorum çünkü benim üzerimde bir okur olarak iz bırakan metinler de hep bu türden olanlardı. Bir kitap nihayetinde bir neşe icat edecekse bile bunu huzursuzluğu, tekinsizlik duygusunu, can sıkıntısını tetikleyerek yapabilir gibi geliyor bana. Bu nedenle yazdıklarımda sizin ağır diye ifade ettiğiniz türden bir hava hakim olabiliyor zaman zaman.

D.Y: Cemil Meriç: “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” diye soruyor bir kitabında. Sizin kitabınıza da baktığımızda Salih: “Bütün faturanın düşünene kesilmesinden bıktım. Bu toprak okuyanını, düşünenini, münevverini, aydınını, entelektüelini, entelini hiçbir zaman sahiplenmedi. Onu hep küçümsedi. Onu hep zaman dışı gerçek dışı buldu. Onu asla ciddiye almadı, onunla daima dalga geçti” diye dert yanıyor. Ve sonra bu mülahazalar Salih’e Rio de Janeiro’ya gitme kararı aldırtıyor. Sadece düşüncede değil, aslında her şekilde bir çürümüşlüğün içine itiliyoruz. Tüm bunları düşünürsek, Salih’in gidişini temel alırsak, gitmek bir çözüm müdür?

T.D: Bu soruya her koşul ve kişi için geçerli, kesin bir cevap verebileceğimizden emin değilim; gitmek belki gidiş anı odağa alındığında giden kişiye bir çözüm gibi görünebilir ama öyleyse bile gidilen yere varıldığında ya da zaman geçince hala böyle hissettireceğinden emin olunamaz. Romanın her okurun zihninde başlatmayı arzuladığı tartışmalardan biri bu. Bu nedenle bu sorunun cevabını okura bırakmak isterim.

D.Y:  Varoluş sancısı altında, her şeye rağmen güçlü ve renkli karakterler var kitabınızda. Eminim sokağa çıktığımızda; Afitap, Salih, Metin, Suphi, Nihan, Leyla ile karşılaşacağız. Hepsi biziz hepsi bizden. Bu kitabınızla aslında acısıyla, tatlısıyla bir Türkiye insanı portresi çizmişsiniz diyebilir miyiz?

T.D: Yarattığı karakterlerin okura pekala gerçek hayatta karşılaşılabileceği insan portreleri gibi gelmesi bir yazarı çok mutlu edecek şeylerdendir. Böyle hissetmeniz beni mutlu etti.

D.Y: Bu karakterlerin kendi düşüncesini, hayatlarını, bakış açılarını şekillendirirken, hepsinde ortak olan bir duygu: Varoluş sancısı… Hem de kitap boyunca bunu hissediyoruz. Yazarken bunun kitabın dilini, konusunu gölgede bırakacağı hissine kapıldınız mı hiç? Buna ek olarak yazımda, edebiyatta sizin için önemli olan esas unsur nedir? Zira Hasan Ali Toptaş : “Edebiyatın merkezi dildir” der bir söyleşisinde, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

T.D: Yazarken kitabın geleceğiyle ilgili kaygıları bir kenara bırakmam gerekiyor, öteki türlü yazmaya devam edemem. Yazma sürecinin kendi kaygıları var ve çalışırken bir yandan da devamlı bu kaygılarla mücadele ediyorsunuz; kitabın macerasının nasıl olacağı bunlardan biri değil. Belki bu daha sonrasının bir derdi olabilir. Benim yazarken ara ara zihnimi meşgul eden tek soru şu sanırım: Ben bu yazdığım romanın okuyucusu olmak ister miydim? Okumak isteyeceğim bir şey mi yazıyorum?

Edebiyatta benim için önemli olan tek bir esas unsur yok, ben sanırım daha ziyade bir tür karışım, bir tür terkip arayışındayım. Bu terkip aynı anda hem titiz bir dil işçiliğini hedefliyor hem de anlatılmakta olan hikayeyi mümkün kılan ve bütün metni yapısal olarak da kuşatan bir mesele, dert, merkez fikrini içeriyor.

D.Y: Kitapta; aşk, ayrılık, ölüm, gitmek… gibi kavramları derinlemesine işliyorsunuz.  Ama en çok da, Salih’in gitmek isteyip de bir türlü gidememesi takılıyor aklımıza. Sanki görünmez bir el onu burada tutuyor. Tam bu noktada İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü takılıyor aklıma. Kitabın arka kapağında “Kişi arzuysa coğrafya kaderdir” sözünü de okuyoruz. İnsan kendinden, kaderinden kurtulamaz mı, değiştiremez mi gerçekten?

T.B: Spinoza “havaya fırlatılmış bir taş konuşabilseydi mutlaka kendi arzusuyla yola çıktığını söylerdi.” demişti. Özgür irade, nedensellik, kader, tesadüf, zorunluluk gibi kavramlar hakkında asla mutlak ve değişmez yargılara sahip değilim, olamıyorum ve tam olarak bu muğlaklık benim açımdan edebiyatı, roman yazmayı mümkün kılıyor. Kitapta bir yerde insanın üzerine düşünüp anlamadığı için durmadan tekrarladığı yaşantılardan bahsediliyordu; sanırım neye kader dediğimiz, neyi kader olarak gördüğümüz ve kendi gücümüzü bunlar karşısında nasıl konumlandırdığımız önemli.

D.Y: Edebiyatta, karşı cinsi yazmak bana hep zor bir iş gibi gelmiştir. Onun gibi hissetmek, yaşamak, anlamak,  anlatmak… Beni en çok etkileyen kısımlardan biri de Nihan’ın mektupları oldu ama bunun yanında Salih’in ruh halini de, varoluş sancısını da inanılmaz başarılı bir şekilde yazmışsınız. Bu sizi zorladı mı? Siz de bir röportajınızda gitmek istediğinizi şu sözlerle dille getirmişsiniz: “Bu ara günlerim yanıma bir bavul kitap alıp uzak bir yere gitme hayalleri kurmakla geçiyor”.  Salih ile bütünleşmek zor oldu mu sizin için?

T.B: Yazan kişi galiba bir anlamda Virginia Woolf’un Orlando’su olmak isteyen biridir. Bir insan ömründen uzun zamanları yaşayabilen, ameliyat geçirmeden cinsiyet değiştirebilen biri. Bir karakteri yazarken kadın mı erkek mi diye düşünmeden ya da bunu bir farklılık olarak görmeden onu bir ruh, bir öz, bir insan olarak düşünmeye çalışıyorum. Öyle bakınca sanırım cinsiyet bir zorluk olmaktan çıkıyor.

D.Y: “İnsan okuyunca kendi olmaktan kurtulup, başkaları olurmuş, aynı anda pek çok kişi olurmuş. Kitap okumak hiç bu kadar işime yaramamıştı” diyor Salih. Kitaplar gerçekten bizi olduğumuz kişi dışına çıkarıp, duygudaşlık yapmamızı sağlıyor mu? Yapıyorsa dünya neden hala kötü bir yer olmaya devam ediyor? Okuyanlar olarak azınlıkta mıyız?

T.B: Kitap okumak ötekinin bakışına açılmayı sağlar, dışımızda uçsuz bucaksız bir dünyanın var olduğunu anlatır, kendini başkasının yerine koyabilmeyi çok doğallaştırır. Kitap okumak iyileşmek için işe yarayabilir ama bu dünyayı iyi bir yer yapmaya yetmez. İyi bir dünya yaratmak için başka türlü eylemlilikler de gerekir.

D.Y: Aslında size çok soru sormak isterdim. En azından elimdeki soruların hepsini sormak isterdim. Altını çizdiğim yerlerle ilgili sorularımın cevabını umarım bir gün bir kahve eşliğinde sizden alırım. Çok vaktinizi almadan bu son sorum olsun: “Sanatçılar kendilerini sınıfsızlaştırabilenlerdir” diyorsunuz bir yerde. Dünya koşullarını ve Türkiye koşullarını düşünürsek bu mümkün mü? Bir de son günlerde kimi veya kimleri okuyorsunuz? Okurlarımız eminim merak ediyorlar.

T.B: Aslında “sanatçılar kendini sınıfsızlaştırabilenlerdir” diyen ben değilim, bunu kitabın başkarakteri Salih söylüyor.  Benim bu konudaki düşünceme gelince, Salih’in neden böyle düşündüğünü ya da bunu derken ne demek istediğini anlıyorum ama ona tam anlamıyla katıldığımı söyleyemem. Günümüzde sanki artık neredeyse geçersizleşmiş gibi bir muamele görüp göz ardı edilse de ben sınıf kavramının toplumu ve insanı çözümlemekteki ağırlığı hala taşıdığını, önemini koruduğunu düşünüyorum.

Şimdilerde üçüncü romanım üzerine çalışıyorum. Roman için yaptığım araştırma okumaları var; suç ve hukuk temalı okumalar bunlar.

D.Y: Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

  • Nefaset Lokantası
  • Yazar: Tuğba Doğan
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Mayıs 2019
  • Sayfa Sayısı: 128 Sayfa
  • Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Doğan Yalçın

1994 yılında Muş’ta doğdu. Iğdır Haydar Aliyev Fen lisesinden mezun oldu. Halen Afyon Kocatepe Üniversitesinde Biyomedikal üçüncü sınıf öğrencisi.
Doğan Yalçın kendisini şöyle anlatıyor; En büyük zaafım çok hayal kurmamdır diye düşünüyorum. Hem de imkansız türlerden.
Bazen; ”oğlum bir mühendis için bu hayaller biraz saçma değil mi?” diye sorduğum oluyor. Bazen de ‘’Edebiyata ve kitaba bu kadar önem ve zaman verdiğinden okulu bittiremeyeceksin’’ der durur şeytani tarafım. Nerden bilsin hayallerle yaşadığımı, hayallerimin de edebiyat ve kitapla yaşadığını.
En sancılı, sıkıntılı, yokluk zamanlarımda en büyük kahramanım hayallerimden kendime biçtiğim rollerdi.
Belki de bu da hayal kurmanın zaaf olduğunu sanmamın zaaflığıdır. Kim bilir…
Doğan Yalçın

Latest posts by Doğan Yalçın (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *