Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Putları kıran Kaan Arslanoğlu ile açık açık Freud, din ve Marksizm

0

“Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset” kitabının yazarı Kaan Arslanoğlu ile yazarımız Can Ahıskra keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.

CA: Üç beş yaşlarındaki çocukların, annesi ile evlenmekten ve babayı evden göndermekten bahsetmesi ile sık karşılaşılıyor. Normal, bir durumdur! Hatta baktı gitmiyorsunuz, “Bir gün senin bir gün benim karım olsun,” diye pazarlığa girişenleri bile oluyor. Ortalığa dökülüp: “Ben karımı nereden bulacağım, sen nasıl buldun?” diye soruyorlar sonra! Ama onun için karısını bulmak demek baba olmak demek, açıkça babayla rekabet ediyor. “Ben de senin gibi baba olacağım karımı bulunca,” öyle diyor; bu çocuklar Freud’u bilmez; çoğunlukla anaları babaları da bilmez, peki bu davranışları nasıl açıklanır? Oysa Freud açıklıyor… Kafamız rahat!

KA: Bir ev içinde ana baba, bir veya iki-üç çocuk yaşarsa buna benzer olgularla karşılaşmak mümkün. Yine de genelleme yapmamak gerek, böyle şeylerin duyulmadığı da çok aile var. Çocuk elbette devamlı çevresinde bulunan ve tüm yaşamını paylaşıp belirleyen birkaç kişiyle sevgi ve bazen nefret ya da kıskanma ilişkisi geliştirecektir. Kardeşini kıskanabilir mesela, onun başkasının çocuğu olduğunu ileri sürebilir, onu da en yakın ilişkide olduğu annesinden kıskanabilir. Bazen evdeki köpek veya hayali bir arkadaş bile diğer fertlerden daha değerli hale gelebilir çocuk için.

Yani hepi topu üç beş kişilik çekirdek aile.. Ve çocukla en yakın fiziksel temastaki anne.. Bir de cinselliğin sürekli konuşulduğu, tv’de görüldüğü ortamlar. Freud kendi kuramını yumurtlarken çekirdek aile yeni ortaya çıkıyordu. Bu tür deneyimler de insanlıkça yeni yeni yaşanıp anlatılıyordu. Uyanık adam bundan bambaşka bir cinsellik kuramı çıkardı. Türkiye’de çekirdek ailenin çıkışı 50-60 yıl öncedir. 150 bin yıl nerede, 50 yıl nerede?

Freud böyle şeyleri çok değil, 50 yıl önce söyleseydi (ki böyle örnekler çok azdı o dönemler) deli diye içeri tıkarlardı. Ya kız çocukları? Babalarının karısı mı olmak isterler? Bazen bazıları böyle şeyler ifade edebilir. Bundan insanlık kuramı çıkarmak saçma. Kız çocuğu da fiziksel olarak ve dolayısıyla ruhsal olarak en yakın olduğu anneye bağlıdır genelde. Buna ne diyecek Freud efendi? Kızların yüzde doksanı lezbiyendir mi diyecek?

CA: Freudculuk gerçekten bu kadar önemli mi? Bu kadar yıkıcı bir faaliyet mi? Psikiyatrist olduğunuz için abartıyor olmayasınız? Mesleki deformasyon?

KA: Bakın, insanı anlamaya çalışan kişilerin en sık başvurduğu kaynak dünya ölçüsünde dindir. Az çok okumuşlar içinde ise dünya çapında Freudculuk gelir. Freud’u hiç bilmese, tek kitabını okumasa da pek çok sözde aydın, yarı-aydın Freud’un terimleri ve kalıplarını kullanır insanla ilgili bir çözümleme yapacağı sırada. Ama temelden abuk sabuk bir kuramla dünyayı anlamaya çalışmak bilimi dinle anlamaya çalışmak kadar abestir.

İnsanın birey veya toplum olarak gerçekliği bir yerden patlaksa, o araba lastiği gerçeği bulma uğraşında bir yere götürmez. Aksine ayak bağı olur. Okumuşların büyük çoğunluğu, solcuların büyük çoğunluğu psikiyatriyi hiç bilmez. Ama “bak işte bilinçaltının etkisi, ya yaa yaaa!” demeye bayılırlar. Evet, bu kadar tehlikeli… Psikiyatrist olarak abartmıyorum. Din, sadece bir inanış olduğunu birçok yerde (batıda) artık kabul ediyor. Sahte psikoloji ise yeri geliyor felsefe, yeri geliyor sanat, yeri geliyor siyaset disiplini olarak karşımıza çıkıyor.

Abartıyor muyum? Troçki, Adorno’dan başlayalım, son 80 yılın önde gelen Marksist veya liberal düşünürlerinin tamamına yakını Freudcu. Ve ortaya koyabildikleri muhalefetin düzeyi ortada. Kapitalizmin sol görünümlü hizmetkarlığı. Abartı? Belki. Çünkü kendini sol olarak tanımlayanlarda bu tür safsatalar daha baskın. Dünyanın büyük çoğunluğunun hiç de umurunda değildir Freudcu olmak veya olmamak. Bu anlamda haklı olabilirsiniz.

CA: Kendinizi artık Marksist olarak tanımlamıyorsunuz. Doğru mu? Ve Neden? Sorun sizde mi? Marksizm de mi? Marksistlerde mi?

KA: Marksizm uzunca bir süredir kapitalizmi ve insanı anlamada bizi fena halde yanıltıyor. Muhalefet için düşünsel bir silah olmaktan daha otuzlu yıllarda çıkmaya başladı, şimdi neredeyse kapitalizmin bir silahı. Marksistler içinde düzen yanlılarının büyük çoğunluğa geçmesi de bunu göstermiyor mu? Hatta tanınmış birçok büyük patronun Marx’tan sempatiyle bahsetmesi? Marksizmin insan ve siyaset için temel tezleri yanlışlandı. Bunu bizzat Marksistler yanlışladı. Sosyalist devrimlerin tamamı Marksizmi yanlışlayarak yapılabildi. Ama onu yapanlar Marksizmin prestijinden ötürü, siyaseten bu adı kullanmaya devam ettiler. Bir tür siyasi sahtekarlık.

Şimdi böyle bir şey de geçerli değil. Marksistlerin neredeyse tamamı Marksizmin ileri sürdüklerinin tam tersi siyasi çizgide. Bin çeşit Marksizm var ve kimse kendini kuramla bağlamak istemiyor. Ben size soruyorum: Şu anda gerçek anlamında bir tane Marksist muhalefet hareketi var mı dünyada ve Türkiye’de? Olmayan “uluslar arası işçi sınıfı hareketi” ne göre siyasetini belirleyen tek bir parti kaldı mı? Ya da siyasetinin ana eksenini işçi sınıfının yakın ve uzak çıkarları olarak saptayan tek bir hareket var mı? Bunun dışında her şeye öncelik tanıyorlar. Belki de haklılar. Ama bu Marksizm değil. Bunu kabul etmeden sol hangi gerçekliğin üstüne yeni bir gerçek kuracak? Yalan üstüne gerçek kurulmaz. Marksizm bir dinsel ritüel, adlar ve simgeler dizgesi haline gelmiştir.

CA: Evrimci açıdan din psikoloji siyaset başlıklı kitabınızda ortaya koyduğunuz Standart Toplumsal Bilim Modeli’nin Eleştirisi denebilecek düşüncüleri özetleyerek sistematize edebilir misiniz?

KA: Ekonomik sistem ve ilişkilere, üretici güçlere alt yapı diyoruz. Marksist bakışla. Kültüre, siyasete, devlete vb. üst yapı diyoruz. Marksistlere göre bunlar birbirlerini etkiler ve belirler, ama esas altyapıdır kabaca. “Burjuva düşünür ve siyasetçilere” göre ise esas önemli olan üst yapıdır. Siyaset, kültür, sosyal örgütlenmeler vb. Bunlar ekonomiyi belirler. Tablo ve tartışma ana hatlarıyla böyle. Bu görüşlerin hepsinin doğruluk payı var, hatta yüksek.

Ama evrimci bakış ile üretimi, ekonomiyi ve kültürü, hepsini doğuran insanın evrimsel olarak meydana gelmiş biyo-psiko-sosyal yapısı. Kültür veya üretim evrimi, evet, etkiler. Ama çok daha eski ve esas olan evrim tüm bunları temelden çok daha fazla etkiler. Yani kültürün, siyasetlerin, dinlerin vb.. asıl üreticisi evrimle ortaya çıkan biyolojik varlıktır. Bunun en basit örneğini şöyle veririm: Biz uygarlaştığımız için boktan iğrenmeyi icat etmedik, boktan iğrenmeyen atalarımız hastalıklardan daha çok kırıldığı için tesadüfen boktan iğrenen bireyler hayatta kaldı ve içgüdüsel olarak boktan iğreniyoruz. Ve aynı mekanizmayla içgüdüsel olarak ensesten iğreniyor çoğumuz vb vb… Doğal seçilimle olmuş başka türlü açıklamaya çalıştığımız birçok şey. Bunu anlatmak uzun sürer. Bir kez kavradınız mı, standart toplum bilim modelinin pek çok önermesinin ne denli eksik ve havada kaldığını kendiniz kavrarsınız.

CA: Türkiye solu sizce tutucu mu? Ama hem alt yapı (maddi olanaklar) hem de verili ideolojik, siyasal ve kültürel atmosfer (üstyapı) yaratıcı düşünceyi besliyor ya da ona ket vuruyor… Kabul! Peki, tutucuolan da doğal seçilim nedeniyle hayatta kalan olmasın? Ve yaratıcı insanların çoğu yaratım sürecinin zayiatı değil mi? Çok az düşünce hayatta kalıyor, hayatın içine katılabilecek kadar güçlü, onu değiştirebilecek çok az düşünce üretilebiliyor. Tekrar olacak galiba ama yeniye karşı bizim inkârcı bir yanımız, kalıbımız olamaz mı? Gericilik de bizim doğamız olmasın! Rekabetçilik gibi… (Açtığınız kapıdan dışarı kaçıp içeri dalacakların haddi hesabı yok açıkçası, bu tehlikeyi görüyor musunuz? Bun u bir tehlike olarak görüyor musunuz?)

KA: Tabii ki gericilik (aşırı gericilik değil) ya da muhafazakarlık insanların büyük çoğunluğunun doğasında baskın. Tamamen evrimsel bir özellik. En arkada kalma… En önden de gitme! Kurt kapar, ayı boğar. Ortada kal… Çoğunluğun içinde. Yüz binlerce yıl boyunca en arkada kalanı ya kabile dışlamış, ya kurt kapmış, en önden gideni aslanlar parçalamış. Ortalamaya yakın yaşayan daha çok hayatta kalmış. Bunun evrimsel izahı bu.

Ha, bunu kuramsal olarak dediğiniz zaman, (buna benzer şeyleri benden önce yüzlerce düşünür şöyle ya da böyle ifade etmiş, antik çağdan beri) o dediğiniz tehlike falan da belirmez. Çünkü daha Platon zamanından beri bunları çok kişi okumaz. İnsanların kahreden ekseriyetinin ilgilendiği kuramlar değil, kendi basit yaşamı ve bu yaşamını anlamlandıracak doğru yanlış imajlardır.

“Dünya yuvarlaktır ve döner” dediğiniz zaman, Dünya siz bunu söyleseniz de döner, söylemeseniz de döner. Peki tehlikesi? İlk başta dinsel düşünceyi yıkacak diye egemen “üst yapı” paniğe kapıldı. Sonra dünyanın döndüğünü herkes kabul etti, ama dinler, inançlar yıkılmadı. Buna benzer. İnsanlık her geçen yıl gerçeğe biraz daha yaklaşır. Bu süreç insanlığın ömrünü bitirişine dek devam edecek. Faydası veya zararı? Her şey yine olacağına varır, yani doğal seyrini, tabiat kanunlarını izler. Bir şeyleri bilmek bazen işe yarar, bazen yaramaz. Bazen tehlikeli olur. Bu böyle diye bilme tutkumuzdan vazgeçmeyiz. O da evrimsel “doğal” özelliğimiz. Bazılarımızda yüksek düzeyde.

CA: Bizi kim bu kadar cahil bırakıyor? İlerlemenin önündeki engel fizyolojimiz mi?

KA: Karmaşık bir soru. İlerleme ne? Hızla ilerliyoruz, ama benim gibilere göre kötüye doğru bir ilerleme. Evet, gerileme değil, basbayağı ilerleme, ama nereye? İnsanın kötücül yönlerinin baskın olduğu ve bu yönleri artıran hızlı bir ilerleme içindeyiz. İnsan zekası kötüye iyi işliyor, iyiye karşı debil. Doğamız böyle. Debil olduğunu göstermek gerçeğe sadık bir aydının çıkarsız, hesapsız görevi. Sonra da debili rehabilite etmek. Kinetik IQ’yu 70’den 85’e çıkarmaya çalışmak…

CA: Ya sol açısından bakacak olursak… Bizi, biz ilericileri, solcuları kim bu kadar cahil bırakıyor? İlerlemenin önündeki engel kuram mı?

KA: Solcu da bir insandır. En önce kendi cahil bırakıyor. Çünkü solcu dediğiniz kişi sağcıya göre daha az sağcıdır. Solculuk yok, daha az sağcılık var. Tüm fark bu.. buydu… Şimdi birçok solcu, sıradan sağcıdan daha sağcı…

CA: Türkiye’de kimse roman yazmazken (80’ler ve 90’lar) siz yazıyordunuz ve bu çok uzun süre önce değildi! Edebiyattan siyasete ve kurama yöneldiniz diye görünüyor. Doğru mu? Edebiyat ile Siyaset ve Kuram arasındaki denge sizin için değişti mi? Ya da neden değişti?

KA: İlk romanımı “Devrimciler”i yazarken, daha 1985’de insanlar için pek çok şeyi belirleyenin “kişilik” olduğunu fark ettim. Sağcılık, solculuk ve içindeki yüzlerce eğilim… Karakteri insanın kaderiydi. Sonra bir roman daha yazdım. Çevremdekiler “insan neden bu kadar yanılmaya teşne?” sorusunu soruyorlardı durmadan. Doktorsun, psikiyatristsin, bunu anlat diyorlardı. Araştırma ve kuram çalışmalarım böyle başladı. 1990’ların başlarında. Uzun süredir birlikte gidiyor ve iki alanda yazdıklarım birbirini destekliyor. Arada bir kopukluk ve hatta alan farklılığı yok bence.

CA: Yeni bir roman var mı yazımı süren? Yayınlanacak yakında?

KA: Sırada bir roman var diye aklımdan geçiyor. Bazı şeyler aklımdan geçiyor. Henüz bir taslak oluşmadı, sadece niyet var.

  • Evrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset
  • Yazan: Kaan Arslanoğlu
  • Yayınevi: İthaki Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 284
  • Baskı Yılı: 2016

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *