TUDEM
 
TUDEM

Rakamlara Karşı Yaşam: Toprak

Faba Kahve

Salt bir romanla hayata sımsıkı tutunmak elbette ki mümkün değil fakat hayatın getirdikleriyle baş edebilmek mümkün. Seethaler de mükemmel hayatları okura sunmak yerine kötünün içindeki iyiyi ve iyinin içindeki kötüyü birinci ağızlardan aktarıyor.

Hayatta kalabilmek için evlerimize çekildiğimiz şu günlerde en yakın olduğumuz his hiç şüphesiz “korku”. Etrafımızın “acaba”larla sarıldığını ve sıkıştığımızı hissediyor olabiliriz, ben bu sıkışmışlık hissime bir de “kaygı”yı ekledim bu süreçte. Yaşadığım korkunun, kaygının ve sıkışmışlığın kaynağı ölmek ihtimali. Kimse dillendirmese de, özellikle geceleri, karanlığın içinden bir ses yükseliyor evden eve: Yaşamaya devam etmek istiyoruz. Hakların en temeli olan “yaşamak”, her şey olağan seyrinde ilerlerken ölümü pek getirmiyor akla. Ölümlülükle her sabah burun buruna gelsek de bu kavram soğuk, yabancı ve muğlaklıktan ibaretti yalnızca. Ancak şimdilerde salgınla birlikte hepimiz evlerimizde kanepemizde ölümle oturuyor, yatağımıza ölümle yatıyor, mutfağımızda yemeğimizi ölümle pişiriyoruz. Hatta duşta dahi ayırmıyor gözlerini üstümüzden. Biz ondan kaçtıkça muğlaklığı berraklaşıyor, yakınlığı aramızdaki görünmez mesafeyi kapatıyor, bizden biri gibi kabul görmek istiyor. O kadar katılmak istiyor ki dost sofralarımıza, yaşamın kucağından çekip aldığı insanların isimlerini bilmiyoruz. Her şey o kadar hızlı bu aralar ölüm için. Her insanın öyküsü biriciktir oysaki; anlatmaya, dinlemeye değerdir. Rakamlarsa gitmek zorunda kalan insanları topyekün görünmez kılar ve kalanları anılara, anlara, hayata, yaşamak arzusuna yabancılaştırır.

“Ölmekten değil de hayata karşı yabancılık çekmekten, birbirimizi tanıyamamaktan korkuyorum.” diye hayıflandığım bu zamanlarda Robert Seethaler’in “Toprak” adlı romanını sırtımı sıvazlarken buluverdim. Salt bir romanla hayata sımsıkı tutunmak elbette ki mümkün değil fakat hayatın getirdikleriyle baş edebilmek mümkün. Seethaler de mükemmel hayatları okura sunmak yerine kötünün içindeki iyiyi ve iyinin içindeki kötüyü birinci ağızlardan aktarıyor. Bir mezarlıktan gelen sesler bir kasabayı kaplıyor. Yolu Paulstadt kasabasından geçmiş insanlar, hiçbirimizin bilmediği bir yerden anlatıyorlar bizlere yolculuklarını: Topraktan. Toprağın üstünde geçirdikleri yılları, pişmanlıklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, yalanlarını, öfkelerini açık ediyorlar toprağın altında. Artık görünmez oldukları için mi cesaretle dilleri çözülüveriyor? Gerçekleri söyleyebilmek için ölmek mi gerekir?

 
KitapEki
KitapEki

Kasabada ölen her insan, ismi ve soyismiyle romanın bir bölümünü açıp kendi hikayesini anlatmaya koyuluyor. “O kasabada kaç kişi ölmüş acaba?” diye sormak yerine “Neden ölmüş?”, “Nasıl yaşamış?” diye kendimle konuştuğumu fark edince rahatladım, omuzlarımdaki yükü bir parça da olsa kalanlarla paylaşmış oldum. Ölen insanların hayata veda ederken omuzlarında taşıdığı onlarca yük; onlar anlattıkça bana, ben onlardan bahsettikçe bir başkasına pay ediliyordu sanki. Ölenler dayanışmayı öğretiyor gibiydi. Hem de sadece anlatarak! Varoluş açmazının içinde debelenen insan, yalnızlıktan dem vuruyor gibi geliyor bana sık sık. Hepsinin bir arkadaşı, sevgilisi ve ailesi var neredeyse fakat ölürken herkes yalnız, herkes hüzünlü ve ne olacağını bilememenin endişesiyle korkuyor. Hayattayken kalabalıklar içinde yalnızlık çekenlerin bu hissi hayatlarının tümüne sirayet etmiş gibi görünüyor. Ölürken bilinmezliğe kucak açacak olmanın yalnız başına yapılan bir eylem olduğunun idrakı zorlayıcı elbette. Bu noktada düzenli olarak takip ettiğim Açık Radyo’daki “Normalin Sınırları” adlı programda tek başına olmakla yalnız olmak arasındaki farkın konuşulduğu ana gittim kısa bir süreliğine. “Tek başınalık”la “yalnızlık” karşılaştırılıyordu çünkü günlük hayatta üzerine pek de düşünmeden ikisinin birbirini karşıladığını varsayıyoruz. Halbuki tek başınalık niceliksel, yalnızlık ise nitelikseldir. İnsan; hayatında onlarca arkadaş, dost, akraba biriktirse de yalnız hissedebilir kendini. Belki tek başına değildir ama kesinlikle yalnızdır. Romandaki ölü insanlar anlattıkça bu hissin biraz da kaçınılmaz olduğuna kanaat getirdim ben de nihayetinde. Bebeklikten çocukluğa, ergenliğe ve sonrasında yetişkinliğe evrilirken yaşlılığın durağında dönüp arkaya baktığımızda eklemlenen onca şeyin-kimsenin yanında eksilen, yok olan şeylerin-kimselerin gerçekliği yalnızlığın temelini atıyor zaten. Romandaki ölülerden biri olan Susan Tessler, hayatının son demlerindeki Henriette’yle ölmeden kısa bir süre önce kurdukları arkadaşlığın onları hayata nasıl tekrar sımsıkı bağladığını anlatırken bugünlerde yaşlıların uymasını bekledikleri sokağa çıkma yasağı ve sokağa çıkan yaşlılara zulmeden genç yetişkinleri anımsıyorum. Ötekileştirmenin her koşulda empatiye karşı verdiği savaşı endişe ve üzüntüyle izliyor olmanın yanında zulmedene yüz beş yaşındaki Annelie Lorbeer’in cümleleriyle, hissettikleriyle seslenmek istiyorum:

İnsan belli bir yaşa geldikten sonra geriye bir şey kalmadığını sanır ama yanılgıdır bu. Yaşadığı sürece yapacağı şeyler her zaman vardır.

Annelie, insanlık onurunun her şeyden önemli olduğunu belirtirken bir zamanlar kişinin bizzat kazandığı bu onuru yaşlılıkta illa ki kaybedeceğinin endişesini taşır ve şöyle bitirir:

Yaşam bitmek üzereykense onur ancak bir armağan olarak sunulabilir. Başkalarının bakışlarındadır artık.

Romanda yaşama ve ölüme dair belirleyici konulardan bir diğeri de “anımsamak”. Ölenler, öldükten sonra her şeyi o kadar net hatırlar ve detaylıca anlatırlar ki anımsamayı ve yad etmeyi yok oluşun karşısında konumlandırırlar. Kendilerinden önce ölenler için “kalan” rolleriyle olan biteni anlatırken “kaybolmaya” dair aynı direnci gösteremezler ama. Heribert Kraus’un unutmaya ve unutulmaya dair söyledikleri usulca dillendirilen bir sitemdir aslında:

İnsan çiçekçi kadını gözünün önüne getirmeye çalışıyor. Duruşunu. Saçlarını. Yüzünü. Geriye yüzler kalıyor, deniyor. Ama bu doğru değil. Hiçbir yüz kalmıyor geriye. Kişinin kendi yüzü bile. Özellikle kendi yüzü.

Hatırlamak; canlılığa ve harekete içkin bir kavramken unutmak; yok oluş ve sonlanışlarla iç içe geçiyor ölenlerin seslerinde ve iç içe geçenler sadece bu kavramlar değil. Şimdi toprağın altındakiler eskiden toprağın üstündeydiler ve birlikteydiler. Aynı kasabada ya da değil, insanlar yaşarken ve hatta ölümleriyle birbirlerine bağlıdırlar. Yazarın kurduğu bu dünya bana o kadar naif bir yerden seslendi ki uzun bir zamandır dört duvarın arasında hissetsem de aslında öyle olmadığımı ve sesimin her zaman bir başkası tarafından duyulduğunu yeniden hatırlattım kendine. Yazar, okura bu fırsatı şu şekilde sunuyor: Ölenlerden biri konuşurken diğerinden bahsediyor; diğerinden önceki bölümlerde kendini, yaşadıklarını, hissettiklerini, güçlüklerini anlatmış olan başka bir ölüyü dinliyoruz. Empati mi yoksa öfkenin sarsılmazlığı mı derken kendimi sık sık “benden olmayan”la kurduğum bağı sorgularken buldum. Kieslowski’nin “Decalog” serisiyle zaten özdeşleşmiş ve üzerine çokça düşünmüşken yazarın da bu yönetmenin yaptığına benzer bir tekniği kullanmış olduğunu düşünüyorum. Uzakları yakın eden sadece bağlardır ve görünmeseler de hepimizi sadece dışarıdan sarmalamaları değildir söz konusu olan. Aslolan, bir kedinin bir insan hayatını değiştirebileceğini kabul etme mütevaziliğini gösterebilmektir:

Sanırım o kediyle insanların çoğuyla konuştuğumdan daha fazla konuştum.

Hayatı yaşanabilir kılmak için çabalayanların, her şeye rağmen yenilenlerin, reddedilenlerin, vazgeçenlerin, yılmayıp devam edenlerin, savaşmanın ölümü ve yıkımı getirdiğini düşünüp yaşatmayı seçenlerin, dünyayı değiştirmek için atılan adımların büyüklüğünü sorgulamadan yola koyulanların mezar taşlarını gördüğünüzde sadece dua edip geçmeyin diye yazmış Robert Seethaler. Her birimizin bir ismi ve öyküsü var, yaşıyoruz ve öykümüzle anılmak istiyoruz!

  • Toprak
  • Yazar: Robert Seethaler
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Mart 2020
  • Sayfa Sayısı: 208 Sayfa
  • Yayınevi: Timaş Yayınları

 

Kitap Eki Dergisi
Evrim Sayın

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Evrim Sayın

İzmir'de doğdu. Liseyi Anadolu Öğretmen Lisesi'nde okumak uğruna kendini yatılılık serüveninin içinde buldu. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Şu sıralar gününün büyük bir bölümünü öğretmenlik yaparak geçiriyor ve kalan zamanını Yoğurt adlı kedisiyle değerlendiriyor.

Read Previous

GÜÇ MEVSİMİ’NE DOĞRU…

Read Next

31. Ankara Uluslararası Film Festivali Ertelendi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *