Sadece yazarın bildiği bir dilde okumak: Finneganın Vahı

James Joyce’un hiç görülmemiş bir türde, hiç görülmemiş bir dille yazdığı Finneganın Vahı artık Türkçe. Aylak Adam’ın bastığı ilk cilt raflarda yerini aldı.

“Bu derse hiç fark edilmeden başlayabilmeyi isterdim.
Sözcüklerle sarmalanmayı tercih edebilirdim.
Şu konuşma anında, benim çok önümde giden, 
içine bürünebileceğim isimsiz bir ses gibi
algılanmış olmayı isterdim.” (M. Foucault)*

TİMAŞ
TİMAŞ

önkapakfvAsla çevrilemeyeceği öngörülen James Joyce’un Finnegans Wake kitabını, Finneganın Vahı olarak Türkçeye kazandıran Umur Çelikyay; Yekta Kopan ile yaptığı söyleşide kitap okuma eylemi ile ilgili şöyle söylüyor:

“Kanımca kitapları anlamak amacıyla okumayız. Daha ziyade, müzikte ya da görsel sanatlarda da olduğu şekilde bir eserin içine girebilmemiz, onun genel akışına kendimizi kaptırmamız, bırakmamız söz konusu. Örnek vermek gerekirse, Cocteau Twins’in Victorialand albümünü ya da Hieronymus Bosch’un Dünyevi Hazlar Bahçesi’ni ya da bir Jackson Pollock tablosunu ‘anlamaya’ çalışmayız ama bunlarla yaşadığımız etkileşim bizde -olumlu ya da olumsuz- bir yoğunluk yaratır.”

Umur Çelikyay’ın burada kastettiği şey, yani okurken kendinizi kaptırdığınız şey, bana kalırsa aslında içerikten ziyade, dilin kendisidir. Yani Michel Foucault’un kelimeler ve şeyler arasında yaptığı ayrıma referans verecek olursak, anlamlarından bağımsız olarak karşımıza çıkan kelimeler bütünü, bizi sarıp sarmalıyor, aralarındaki akışa okurken bizi dâhil edebiliyorsa, okur metne girmiş demektir. Çünkü Foucault’a göre okuduğumuz metin yazarın dünyasını değil, dilin dünyasını bizlere yansıtmaktadır.

Aylak Adam Yayınları tarafından üç cilt halinde planlanan Finneganın Vahı’nın ilk cildini okuduğumda, her ne kadar Türkçeye çevrilmiş dahi olsa, hiç bilmediğim bir dil ile karşılaştım. James Joyce’un gerek kelimeleri tahrip ederek, gerek eğip bükerek, gerekse de sıfırdan yaratarak oluşturduğu dil; metnin kendisinin de alışageldiğimiz roman kalıplarının dışında tamamen yeni bir yazın olmasıyla birleşince, oldukça ilginç ve zor bir okuma deneyimi yaşadım: Bilmediğin bir dilde, asla içselleştiremeyeceğin bir anlatıyı okumak.

“Peki. Olmuşidiymiş bu yer altı cenneti, ya da köstebek faradisi ki olasılıkla aynı zamanda bir falusfeneri tersi, buğday ekinlerini beslemeyip turist ticaretini çeşnefillendirme amacı güden (işin mimarı, Monsenyör Avdankork, bu gibi taştekarlıklar yapmasın diye kör edildi, müteahhitler Sayın T.A. Briket ve Sayın L.O. Tuhol, zarar görmeyecek şekilde saygıdeğer kılınırken)…” (S. 129)

Yukarıda verdiğim kısa alıntıdan anlaşıldığı gibi, Türkçe okuru olarak, bambaşka bir okuma nesnesi ile karşı karşıyayız. Ve bu noktada hemen uyarayım, James Joyce’un Ulysses romanını okudum diye Finneganın Vahı’na 1-0 önde başlayacağınızı sakın düşünmeyin. Ulysses’i üç seferde okumuş biri olarak ben o yanılgıya düştüm ve durum hiç de sanıldığı gibi değil. Ulysess tek katlı müstakil bir evse, Finneganın Vahı devasa bir gökdelen, böyle düşünün…

Finneganın Vahı’nda, Ulysses’de olduğu gibi yine bilinç akışı yöntemi söz konusu. Ama bu kez anlatılanın kendisi bir rüya ve rüya içindeki rüyalar olunca, bilinç akışının dozu da Ulysses’in kat be kat üstünde. Roman sanatının klasik anlatı yapısının çokça dışındaki, hatta yepyeni bir roman türü denilebilecek özellikteki Finneganın Vahı’nı okurken, aslında bir rüyanın da başka türlü yazılamayacağını düşüneceksiniz. Bir rüyayı mevcut dilimizle, ya da kelimelerimizle anlatırken, aslında rüyayı oldukça kısıtlandırıyor, kesip biçiyoruz. Klasik dil yapısıyla yapılan rüya anlatısı, hiçbir zaman o rüyayı görme esnasındaki deneyimi aktaramıyor. Çünkü orada kuralsız, mekânsız, tamamen özgür ve hayatla asla karşılaştırılamayacak bir olay akışı söz konusu. Bu yüzden de bir rüyayı, rüya gibi anlatmanın en uygun yolu, mevcut dilin kurallarını esnetmek, mevcut kelimelerin anlamları ile oynamak ve belki de yepyeni kelimeler türetmek gerekir.

James Joyce, bu rüyayı, o rüyaya has bir dille aktarıyor okuyucuya. Bu aktarımın sonucunda ortaya çıkan ürünse, roman sanatı açısından düşünüldüğünde, klasik değerlendirme ölçütleriyle anlamlandırılamayacak türde.

Peki, hem okuma, hem değerlendirme, hem de anlamlandırma açısından bambaşka bir yerde duran Finneganın Vahı ile bir okur olarak nasıl bir ilişki kuracağız. Kendi deneyimimden edindiğim izlenim, yazının başında aktardığım Çelikyay’ın söylediklerine referansla, metnin tamamını anlayabilme çabasına asla girmemek gerektiği. Okuma eylemini bir rüya görme süreci gibi değerlendirin ve o akışa kendinizi bırakın. Uyandığınızda, gördüğünüz rüyanın tamamını hatırlamak ve anlamlandırmak nasıl imkânsızsa, Finneganın Vahı’nın tamamını anlamak ve hatırlamak da öyle imkânsız…

1939 yılında basılan Finneganın Vahı’nın Türkçeye çevirilmesi, belki de sadece bu yılın değil, yüzyılımızın en önemli yayıncılık olaylarından biri olacak kuşkusuz. Kitabın kalan ciltlerini beklerken Aylak Adam Yayınları’nı ve çevirmen Umur Çelikyay’ı bu cesaretlerinden ötürü tebrik ediyorum.

Yazının kendisi, henüz kitabı almamış okuru belki biraz korkutacaktır; böyle anlaşılmaması için şunu söylemem gerektiğini düşünüyorum: Finneganın Vahı, zor olduğu kadar, eğlenceli de bir dile sahip. Okurken o ritmi yakaladığınızda muhtemelen inanılmaz keyif alacaksınız. Ama bu keyif olmasa bile, sadece bu deneyimi yaşamak için bile onu okuma çabasına değer…

*Foucault, “Söylemin Düzeni”, Ders Özetleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 9.

**Bu yazımız Kültür Mafyası ile ortak yayınlanmaktadır. http://www.kulturmafyasi.com/2016/01/16/sadece-yazarin-bildigi-bir-dilde-okumak-james-joyce-finneganin-vahi/

  • Finneganın Vahı
  • Yazar: James Joyce
  • Çevirmen: Umur Çelikyay
  • Yayınevi: Aylak Adam
  • Sayfa Sayısı: 316
  • Baskı Yılı: Ocak 2015

Turgay Özçelik
Takip Edin
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Walser’in Hıçkırıkları

Read Next

Çocuğun kaleminden…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram