Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Şiirde Persona Non Grata olur mu?

0

Şiirinden insanı çıkarmayanlar ve kitapları: Sıfır, Hakkı Zariç; Dalgalar Uzun Olacak, İrfan Yıldız ve Çigan Şiirleri, Mustafa Köz

I.

Persona Non Grata, anlaşılacağı gibi Latince‘dir ve bir diplomatik terimdir. “İstenmeyen kişi” demektir. Yani bir ülkedeki diplomatik görevliyi, o ülkeden kovmanın adıdır. Ev sahibi ülke diplomatik görevi olan kişiyi ülkeden kovmak isterse, onu “Persona Non Grata” ilan eder. Bunun için neden göstermesine de gerek yoktur. Diplomasi gibi “ince ve incelikli” bir alandaki “ince” hukukun bile ne denli sahte, ikiyüzlü, riya dolu olduğunun kanıtıdır bu terim. Çünkü taraf olan devletler örtük olarak kabul etmişlerdir ki, birbirlerinin hukukunu çiğneyecekler, casusluk ya da başkaca meşru olmayan yollara sapacaklardır. Bunun gibi, birbirlerinin hoşuna gitmeyecek eylemler yapacaklarını önceden bildikleri için, böyle bir çözüm getirmişlerdir. Ancak hiçbir taraf bu çözümün alt katmanındaki asıl gerekçeyi kabul etmez. Çünkü görünüşte bütün iktidarlar ve devletler temiz ve masumdur!

Kurgu böyle işleyecektir. Bir olay gündeme geldiğinde, ortalık fazla karıştırılmayacak, olay araştırılmayacak, “Defol git” demek yerine istenmeyen kişi, yani “Persona Non Grata” ilan edilecektir. Bununla karşılaşan kişi de valizini alıp, ülkeyi terk edecektir. Çünkü bütün taraflar bilmektedir ki, hepsini de kirli çıkıları vardır.

Böylesine diplomatik ve riya dolu bir konuyla şiir arasında ilişki kurmak biraz zorlama gibi görünebilir. İşin içine hukuk girdi mi, zorlamanın dışında, kavramsal bir mesafenin de olduğu düşünülebilir. Bu açıdan, modernite üzerinden bir yaklaşımda bulunmak belki daha anlaşılır bir yoldur. Tery Eagleton, “… modernite bizi pek çok şeyden, efsaneden, büyüden, akrabalıktan, gelenekten, dayanışmadan mahrum etmiştir; ancak şimdi en sonunda bizi kendimizden mahrum etmeyi başarmıştır” demekte. (Şiir Nasıl Okunur, s. 28, Çev. Kaya Genç, Agora)

Tery Eagleton, modernitenin geleneği aşındırması ile ilgili Benjamin’in görüşlerine de dayanarak, deneyimin bir tüketme eylemine dönüştüğü yargısında bulunur. Deneyimin ortadan kaldırılmasıyla kişinin bir bakımdan içinin boşaltılması durumu yaşanmaktadır. Bu noktadan başlayarak, şiirdeki “istenmeyen kişi” konusunda bazı değinilerde bulunabiliriz. Ülkemizde ve günümüzde, şimdiki zaman sınırları içinde, yazılan şiirleri bir kuşak sonra okuduğumuzda, şimdiki zamanın deneyimlerini, kişilerini, kişinin dertlerini bulabilir miyiz? Böyle özneler bir yana, şairin edebi/sanatsal sosyal “aurosu” konusunda bir ipucu elde edilebilir mi? Çokça söylenen, şairin ve şiirinin içe bükülmesi sözünün doğruluk payı olmakla birlikte, buradaki bükülmenin dışında, başka bir şeyden daha söz etmek gerek. Şairin ve yazdığı şiirin içeri bükülmesi, içe kapanması değil söz konusu olan. Daha çok bir dışa kapanma var. Dışarda olan, dışardan gelen her şeye kapanma. Öyle bir dışa kapanma ki, şair her şeyi dışarda bırakırken, kendisini bile bu içeri alamıyor! Yani kendisini de dışarıda bırakıyor. Bütün zayıflığı, güçlülüğü, derdi ve tasası ile bir birey olarak kendisine yer vermiyor şiirinde. Kısacası şimdiki zamanın insanı bir yana, şair kendisini bile “Persona Non Grata” ilan ediyor.

Peki, bu görüşe örnek oluşturacak şiirler hangileridir, kimdir o şairler? İşte o zaman da bizim korkumuz öne çıkıyor; “Persona Non Grata” ilan edilme korkusu! Ancak konuyla ilgili örnekleme yerine, birkaç başlığı öne sürmek olası. Birincisi, kişisel olarak, şiirde dize kurmanın terkedildiği gibi bir izlenim elde ediyorum. Çünkü okuduğum kimi kitap ya da dergilerde dize avcılığı yaptığımda, bazen tek bir dize bulamadan kalakalıyorum. İkincisi, yazılan şiirde, dilin alt katmanlarının yitirildiği, gözden kaçırıldığı izlenimini ediniyorum. Belki olması gereken budur; çünkü sosyal medya dili ve bu dille iletişimin başat hale gelmesi böyle bir sonucu doğurmaktadır belki. Ama bilinmeli ki, dilin pek çok niteliğinin yanında, önemli bir özellik olarak dil, tarihsel bir deneyimdir. Yani modernite ile sorunu olan, modernitenin parçaladığı bir deneyim. Daha da önemlisi, bu deneyim aslında bir mirasçılık ilişkisidir. Çünkü dil, öncelikle kendisinin mirasçısıdır. Bu mirasçılık, gelişmeyi de içeren bir süreğenlik anlamına gelir. Burada, eş süremlilik ve ard süremilik kavramlarını anımsatmakla yetiniyorum. Eğer “reddi miras” aşamasına gelindiyse, dil geçmişten kopmuş demektir. Bu reddi, dil değil, insan yapar. Reddedilen o mirasın içinde de tarihselliği ile birlikte insan ve insanlık yatar. İnsanın şiirden persona non grata olması aşamasına gelinmiş ise, işte o zaman ortaya çok kötü bir tablo çıkar. Şiirden –dilden- sadece şimdiki zamanın insanı değil, geçmişin insanı ve insanlığı da kazınır.

Son olarak şunu da belirtmek gerek; şairin şiirden insanı kovması, hiç insana yer vermemesi bağlamında olmayabilir. Kendi personası dışında, öznelliğini bile de yitirircesine, tamamen kendisinden oluşturduğu özel bir şiirle de öteki insanı/insanları şiirden kovabiliyor. Buradaki kendiliğindenlik, derdi tasası ile kendini şiire katması dışındaki durum. Evrensellikten ayrı olarak, anonim bir “ben” veya “birey” çıkıyor karşımıza bu örneklerde. Ki, bu da ayrı bir insansızlık hali! Belki yazının başlığını, şirinin insansızlık hali olarak değiştirmemiz daha doğru olurdu…

 

II.

Şiirde insansızlık hali saptamasından sonra, belki bu konudaki örneklerin de incelenmesi, en azından dile getirilmesi akla gelebilir. Soyut değerlendirmelerin somutlanması, görünür kılınması adına böyle bir örnekleme gerekli görülebilir. Burada söz konusu olan örnekler, bir anlamda “olumsuz” nitelikte olacaktır. Yani, şiirinden insanı çıkaran, onu istenemeyen kişi ilan eden şairler ve kitaplarından örnekleri vermek gerekecektir. Ancak, bu konuda yukarıda da belirttiğimiz gibi, üst düzey şiir makamlarından duyduğum insani korkunun yanında, yapay bir polemikle kendimi öne çıkartma sanılması tehlikesi birleşiyor! Bu nedenle, kötü olanla uğraşmak yerine, olumlu üç örnek üzerinde durmayı yeğliyorum.

Olumlu örnekler; yani şiirinden insanı çıkarmayan, insanı istenmeyen kişi olarak ele almayan üç şair ve üç şiir kitabı.

İrfan Yıldız; “Dalgalar Uzun Olacak”

İrfan Yıldız, Ordu’nun Ünye ilçesinde yaşayan ve orada yaşadığı için kendini taşrada sanan bir şairdir. Kitabına “Taşrada ve kırlarda yaşayan tüm aydınlara…” sunusu ile başlamış. Sunuda yer alan “kır” vurgusunda bir olumlama olsa da, “taşra” sanki bir olumsuz yaşam alanı gibi durmakta. Ana akım düşünsel mahfillerde zaten taşranın olumlanması pek görülmez. Ancak, ister ana akım bakışıyla olsun, ister romantik bir güzelleme bakışıyla olsun, İrfan Yıldız taşrada yaşamıyor. Zaten taşra diye bir şey de yoktur En azında şair ve şiir için. Foucault’dan ödün bir saptama ile söylemek gerekirse; taşra bir kurgudur aslında.

İrfan Yıldız taşrada yaşamaz, ancak ne yazık ki avukatlık yaparak yaşar. Şiir için asıl tehlike ve zarar buradadır. Ne var ki, İrfan Yıldız iyi bir şair olduğu için siyah avukat cübbesinin içinden insan kokusunda, deniz kokusunda ve uzun dalgalı şiirler çıkarmayı çok iyi biliyor. Başka bir avukat, Didem Madak da aynı siyah cübbeden eşsiz şiirler sunmuştu bize ki çok erken yitirdik.

İrfan Yıldız, taşrada değil ama belki “merkezden” uzaktadır. İşte bu uzakta olmanın has şiire ve şaire bir zararı olmadığının bir kanıtıdır kendileri. Şiirleri, kıskanılacak derece güzel ve dize kuran bir şair. “birini gördüm cenaze için elbise bakıyordu” derken bile şiirin içine kolaylıkla yerleştirdiği, yaşanılan zaman, mekân ve insanları bir oluş halinde ve canlı olarak algılıyor, okuyoruz.

Mustafa Köz; “Çigan Şiirleri”
Mustafa Köz de şiirinde insanla barışık bir şairdir. Bu barışıklığı, Çigan Şiirleri’nde “Çigan” teması içinde farklı insan yüzleri ve yaşamlarını şiire dönüştürerek gösteriyor. Dediğimiz gibi, Mustafa Köz’ün kitabı, tematik bir şiirsel deneyim. Şiir kitaplarında tematik yeğleme önemli. Çünkü tematik şiir yazmak kolay bir iş değildir. Zorluk konusunda, tekrara düşmek, yenliği yitirmek, okurun da ilgisin yitirmek gibi bir dizi sakınca sıralanabilir. Ancak, bu olumsuzluklar tematik şiir yazmak isteyip de yazamayanlar için geçerlidir. Dolayısıyla Mustafa Köz için geçerli değildir.

Kitabında “alt metinleri” dipnotlar olarak kullanan şair, bir yanıyla şiirsel bir muziplik tadında bilgilendirmeler yapıyor. Bu doğrudan alt metinler, şirine efsaneler, öykülemeler aracılığıyla elde edilen bir zenginlik ve derinlik katıyor. Aynı zamanda eski olan ile şimdiki zamanda yaşananı birleştirmesi de şairin zorlamadan ve zorlanmadan aştığı bir eşik oluyor.

Çünkü “düşünülmüş bir şey değildir güzellik,” Ama Mustafa Köz şiiri, düşünülmüş, emek harcanmış, dil işçiliği yapılmış bir ustalıktır.

Hakkı Zariç; “Sıfır”
Hakkı Zariç’in kitabının adı “Sıfır” olunca, şiir için çok yerinde olmayabilecek bir ön değerlendirme; şair kitabında sıfırı tam anlamıyla sıfırlıyor.

Zariç’in kitabı da tematik bir kurgu içermekte. Şair kendini ortaya sürüp, tüm kişi, olay ve yerleri kendisiyle birlikte okuru da dolaştırıp her daim sıfıra ulaştırıyor. Sıfır bir sonuç olmaktan öte bir yargı! Şiir böyle ortaya çıkıyor işte. Çünkü sıfır sonuç olsaydı, okuduğumuz belki de öykü olurdu. Bu durum, başkaca kimi tematik şiir denemelerinde karşımız çıkan, başarılı sayılamayacak örneklerde görülmektedir. Şiirsel olay ve tema ile bir metin yazmakla, dizelerle yazılan/oluşturulan şiir farklı şeylerdir çünkü.

Hakkı Zariç kasabalardan söz ediyor. Oralar da şiirsel vukuat mekânlarıdır. Şair kasabaya “taşra” demiyor “Bu kasabaya kalabalık yakışmıyor…” diye başlıyor oraları anlatmaya. İrfan Yıldız’la ilgili olarak az yukarda değindiğimiz gibi, bir mekân olarak, bir coğrafya olarak taşra yoktur. Peki, bu kavram, bu sözcük eskil ve anlamı boşalmış halde midir? Elbette hayır; taşra insanın ta kendisidir. Kendisi ve kendi içindeki ıssız yerleridir. İşte bu ıssızlığı da yazıyor şair. Sıfır gibi, ıssızlığa yakın bir kavram ve tema ile şair Hakkı Zariç.

Sonuç olarak, üç farklı şairin, farklı zamanda yayımlanan kitapları insanda ve şiirde buluşuyor.

  • Sıfır
  •  Yazar: Hakkı Zariç
  • Yayınevi: Komşu Yayınları:
  • Sayfa Sayısı: 64
  • Baskı Yılı: 2014

 

  • Dalgalar Uzun Olacak
  • Yazar: İrfan Yıldız
  • Yayınevi: Komşu Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 72
  • Baskı Yılı: 2013

 

  • Çigan Şiirleri
  • Yazar: Mustafa Köz
  • Yayınevi: Komşu Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 88
  • Baskı Yılı: 2011

Sabri Kuşkonmaz

Hukukçu-Yazar/Şair.
Şiir, roman, anlatı, film öyküsü ve seçki olarak yayımlanmış on altı kitabı var.
Kısa Film ve belgesel çalışmaları yaptı. BESAM kuruluşunda görev aldı. Çağdaş Hukukçular Derneği’nde YK üyeliği yaptı. PEN Türkiye Merkezi YK üyeliği ve genel sekreterlik yaptı. Edebiyatçılar Derneği ve TYS üyesi.
Hukuk Fakültesini bitirdi. Marmara Ü. İletişim Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Halen Beykent Üniversitesi’nde sinema-televizyon doktora programında öğrenci.
Otuz yıl avukatlık yaptı. Altı yıl Birgün Gazetesi'nde köşe yazarı olarak kültür sanat yazıları yazdı.
Sabri Kuşkonmaz

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *