Üç Büyük Usta ya da Romancıların Ruhbilimi

Zweig, “Üç Büyük Usta” denemesinde 19. yüzyılın en büyük romancıları olarak nitelediği Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi tartışıyor. 

“Çünkü bu dünya, daha önce de söylediğim gibi, Dickens için, yorgun, bıkkın, doygun bir burjuva İngiltere’siydi, yaşamın olağanüstü, olanaklarının sadece küçük, daracık bir kesitiydi. Böyle yoksul zavallı bir dünya, ancak yüce, büyük duygularla zenginleşebilirdi. Balzac, içinde duyduğu kinle, Dostoyevski kurtarıcı İsa Mesih’e olan sevgisiyle burjuvaziyi güçlü ve kudretli kılmıştır.”(s. 93)

TİMAŞ
TİMAŞ

Stefan Zweig kapak

Bir yazar olarak kendine güvenmek, çağına güvenmek özellikle de edebiyatta kalıcı olana ya da olabilecek yazarlara işaret etmek, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda cesaret ve yürek istiyor. Bu ölümlü dünyada edebi, estetik yargılarında haklı çıkmak, Stefan Zweig’tan başkasına kısmet olmuş mudur acaba? Stefan Zweig’ın “Üç Büyük Usta (Balzac, Dickens, Dostoyevski)” kitabının son sayfalarına doğru “edebi, estetik yargılarında haklı çıkmak” herhalde Zweig’a yakışırdı diyorsunuz kendinize.

Stefan Zweig, ‘Üç Büyük Usta Balzac-Dickens-Dostoyevski’ kitabının önsözünü şu cümlelerle bitiriyor: “Biri Fransız, biri İngiliz, biri Rus olan bu üç büyük isme Almanya’dan da romancı sözcüğüne layık gördüğüm yüksek anlamıyla epik bir dünya yaratıcısı eklemek isterdim. Fakat ne günümüzde ne de geçmişte bu düzeyde bir isim bulabildim. Belki de bu kitabın anlamı, gelecek için bunu istemek ve henüz uzaktaki o günleri selamlamaktır.” Evet, Zweig’ın selamı kendisine göre uzak olan bugünlere ulaştı ve kim bilir bizden ne kadar sonraya da uzanacak.

Zweig, “Üç Büyük Usta” denemesinde Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi 19. yüzyılın en büyük romancıları olarak niteliyor. Bu üç yazarın her birinin kendine has bir alanı söz konusudur. Ona göre Balzac toplumu, Dickens aileyi, Dostoyevski de bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır. Zweig, aslında kitabının yazılmamış alt başlığının “Romancıların Ruhbilimi” olabileceğini de belirtiyor.

Balzac “Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım.”

Balzac, önceleri hangi mesleği seçeceğine karar veremez. Bir çatı katında yazmaya başlar; fakat ilk romanlarını müstear adlar altında. Ne var ki, diğerleri gibi para kazanmak, eğlenmek, kitap raflarını doldurmak, sağda solda konuşulmak için değil: edebiyatta gözüne kestirdiği şey, mareşallik asasından ziyade imparatorluk tacıdır.

Başarısından hoşnut kalmayıp, yaptıklarından doyum sağlayamayınca yazarlık hevesini bir kenara bırakır, üç dört yıl boyunca başka işlerle uğraşır; bir noterin yazıhanesinde kâtip olarak çalışırken, gözlem yapar, bakar, yararlanır, dünyayı yeni bir bakış açısıyla görmeye başlar ve bir kez daha yazmaya soyunur. Artık bütünü amaçlayan, o devâsa irade, tek başına büyük devinimleri yakalamak, ilksel gücünün muğlâk çarkına kulak kesilmek üzere parçayı, görüntüyü, olguyu, savruk olanı kıymetsiz gören o büyük tutkusuyla yazmaya koyulur.

Bütün gücüyle görüngüleri bir araya sıkıştırmak, bir filtreden süzüp, önemsizi ayırmak yalnızca saf, kıymetli biçimleri elde etmek ve ardından bu tek tek savruk biçimleri elleriyle sıkıştırmak; o muazzam çeşitliliğini anlaşılır, kavranır bir düzene adapte etmek için çalışıyordur artık. Balzac, bürokratik merkezi yönetim rejimini edebiyata dâhil eder. O da Napolyon gibi Fransa’yı dünyanın kendisine, Paris’i de merkezine dönüştürür. Bu tablo içinde, Paris’te, soyluları, rahipleri, işçileri, şairleri, sanatçıları, bilginleri çekip çıkarır. Kendisi de Napolyon örneğinde olduğu gibi, Paris’i ele geçirmekle işe başlar. Zweig’a göre İnsanlık Komedyası’nın dünyayı zapt etmesi, evrensel yaşamı iki el arasında sıkıştırılmış olarak tutması, modern tarihte Napolyon nasıl eşsiz benzersiz ise aynı biçimde Balzac da modern edebiyatta öyle eşsizdir. Romanın karakterleri de Balzac gibidir. Hepsinin hayalinde dünyayı fethetme arzusu bulunur. Bir merkezi güç, bu kahramanları taşradan alıp Paris’e getirmiştir; bu şehir onların kavga alanıdır. Toplumsal yaşamdaki bu boğuşmanın savaş alanlarındakinden daha az acı olmadığını ilk kez göstermek Balzac’ın gururudur: “Benim burjuva romanlarım sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir!” diye seslenir romantiklere.

Dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıdır ve hiçbir şey çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına şunu yazması boşuna değildir: “Ce qu’il n’a pu achever par l’épée je l’accomplirai par la plume. (Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım.)” Kahramanları gibidir o da, hepsinde olduğu gibi dünyayı fethetmek ister.

Kadın çekici ve güzeldir, bir zevk sembolüdür ve Balzac’ın bütün kahramanlarının bir tek arzusu vardır: “Bu kadın, bu araba, bu uşak, bu zenginlik, Paris, dünya bana ait olmalı!” Napolyon misali, iktidar ve güç sahibi olmanın alt sınıflardan gelen herhangi biri tarafından bile satın alınabileceği örneği onların mahvına yol açmıştır.

Stefan Zweig, Balzac gerçekçiliği için “Parayı romana sokmuştur.” saptaması dikkate değerdir. Balzac mutlak değerleri tanımaz, paranın değerini çağdaşlarının sekreteri, “göreceli olanın istatistikçisi” olarak gözlemler. Ve ekler Zweig, “sadece parayı para olduğu için ve bir sembol olduğu için seven”, parayı amaçlarına varmak adına bir araç olarak gören insanları değil, paranın en soylu, en nâzenin ve en soyut duyulara değin sızdığını eşsiz örneklerle gösteren, ortaya koyan ilk ve en cesur kişidir Balzac.

Balzac’ın taşradan Paris’e avdet eden karakterleri hemencecik iyi bir sınıfsal çevreye dâhil olmanın, narin bir elbisenin, ışıltılı ayakkabıların, yeni bir arabanın, bir evin, bir uşağın, tüm bunlara sahip olmak için para ödenmesi gerektiğini ve büyülü küçük ve bayağı şeylerin kaça mal olduğunu öğrenirler. Pejmürde bir yelek yüzünden hor görülme felaketini iyi bilirlerken, yalnızca paranın ya da para kokusunun bütün kapıları açtığını kısa sürede anlarlar. Bu minik ama devamlı karşılaşılan küçük düşmelerden bir süre sonra büyük tutkular ve hırslar doğarken, Balzac da onlarla birlikte yürümektedir. Savurgan karakterlerin yaptıkları masrafları, bankerlerin faiz oranlarını, bezirgânların kazançlarını, züppelerin borçlarını, politikacıların rüşvetlerini hesaplarken onların hemen yanı başındadır Balzac.

Zweig, Balzac denemesinin son paragrafında ise “Zira Balzac bütün bu romanları tamamlayabilseydi, tutkuların ve olayların çemberini noksansız kapatabilseydi, yapıtları kavranılamaz olanın alanına geçerdi” tespitinde bulunuyor. Ona göre Balzac, erişilmezliği hasebiyle kendisinden sonra gelen yazarlar için bir dev, korkunç bir mânia halini alırdı. Bununla beraber, bu haliyle –benzersiz bir torso [Kolları ve bacakları olmayan heykel] gibi hiç erişilmez olana yönelik, her yaratıcı irade için muazzam bir teşvik ve en büyük örnektir. 

Victoria çağı İngiltere’sinde Dickens olmak…

Stefan Zweig, Charles Dickens’a dair, 19. yüzyılda dünyanın hiçbir yerinde bir yazar ve halkı arasında bu derece sıkı bir gönül ilişkisi kurulmadığını ileri sürüyor. Bu ün bir havai fişek gibi birdenbire parlamış, ama asla sönmemiştir; bir güneş gibi dünyanın üzerinde hiç değişmeyen parlaklığını sürdürmüştür. Dickens’ın şöhreti bir çığ gibi çağın üzerine düşmüştür. Dickens yapıtlarını bizzat halkın önünde okumaya karar verdiğinde, okuruyla ilk kez göz göze geldiğinde İngiltere’de deprem etkisi yaratır.

Okurları salonlara koşar ve tıklım tıklım doldururlar; kimi hayranları, salt sevdikleri yazarlarını kendi sesinden dinleyebilmek için sütunlara tırmanırlar. Bu ün geçici değildir, Walter Scott’un ününü bir kenara iter, Thackeray’ın dehasını hayat boyu gölgede bırakır ve ateş söndüğünde, yani Dickens yaşamını yitirdiğinde, bütün İngiliz dünyasını baştanbaşa yaran bir fay kırığı meydana gelir, sokaklarda birbirini tanımayan insanlar bile hep ondan söz eder, Londra’yı âdeta bir savaş kaybedilmiş gibi derin bir keder sarar.

Onu İngiltere’nin panteonu “Westminster Abbey Kilisesi”ne, Shakespeare ile Fielding’in arasına defnettiklerinde, binlerce seveni akın eder ve o sade mezar, günlerce çiçek ve çelenk yağmuruna tutulur.

Zweig, İngiltere’deki her sanatçının, her gerçek şairin içindeki İngilizlikle mücadele etmiştir” diyor. Ama en hararetli, en güçlü nefretlerin bile geleneği yere yıkmayı başaramadığını, İngilizliği söküp atmak isteyenin, bütün organizmayı yırtması ve yarayı kanatması gerektiğinin altını çiziyor. Zira Lord Byron, Percy Bysshe Shelley, Oscar Wilde gibi yazarların, içlerindeki İngilizliği yok etmek istediklerini çünkü İngiliz’in içindeki onulmaz burjuvalıktan nefret ettiklerini söylüyor. Ancak, bunu yaparken sadece kendi yaşamlarını mahvettiklerini, İngiliz geleneğinin dünyanın en güçlü, en başarılı geleneği olduğunu söylerken, bir şerh de düşüyor “ama aynı zamanda sanat için de en tehlikelisidir”.

“Çünkü en sinsisidir” diye devam ediyor; donmuş bir çöl, misafirleri kovan ev sahibi değildir, sıcak ocak alevi gibi ve yumuşak konforuyla insanları baştan çıkarır, ama onları ahlaki sınırlar içine kapatırken, sıkıştırır kurallar koyar; özgür sanatçı güdüsüyle geçinemez.

Charles Dickens, İngiliz geleneğinin içine kolaylıkla yerleşmiş, onun dört duvarı arasına evini kurmuştur. Vatan topraklarında kendini rahat hisseder ve hiçbir zaman, yaşamı boyunca İngiltere’nin sanatsal, ahlaki ya da estetik sınırlarını aşmamıştır. Zweig, bu arada Dickens üzerine çok önemli ve vurucu bir neşter atıyor. “O bir devrimci değildi. Onun içindeki sanatçı ile İngiliz çok iyi anlaştı ve yavaş yavaş onun içinde bütünüyle dağıldı. (…) Dickens, Napolyon’un kahramanlıklarla dolu yüzyılıyla, zaferlerle dolu geçmişle, geleceğinin rüyası olan emperyalizm arasındaki İngiliz geleneğinin en yüksek sanatsal ifadesidir.”

Zweig, Dickens’ı suçlamadan, bu halin nedenlerine tarihsel, toplumsal ilişkiler, üretim düzeyi ve nesnel koşullar üzerinden bakıyor son derece doğru bir yaklaşımda bulunuyor. Dickens olağandışı bir eser meydana getirmişse ve bu, dehasını ortaya koyacak kadar yoğunlukta, şiddette değilse, bunun nedenini, yani bunu engelleyen şeyi İngiltere ya da İngiliz ırkı değil, içinde yaşadığı Victoria çağı olarak gösteriyor Zweig.

Zweig’ın Dickens denemesini yazara övgüler düzüyor gibi okusak da eleştirelliği elden bırakmaması ve bu eleştiri üslubunun radikalliği, bizim neredeyse Dickens’ın edebi otopsisine tanıklık etmemizi sağlıyor.

Zweig’a göre, Shakespeare yiğit, kahraman İngiltere’nin yeniden doğuşuyken, Dickens sadece burjuvazinin sembolüdür. Dickens, Shakespeare’le kıyaslandığında, bir başka kraliçenin, yumuşak, anaç, ehemmiyetsiz, ihtiyar kraliçe Victoria’nın nimetşinas tebaası, iffetli, konforlu, düzenli, telâşsız ve tutkusuz bir devletin yurttaşıdır. Dickens, hiçbir zaman tedbiri elden bırakmamış ve anayurdunun, alışılmışın, ananevî olanın yakınlarında kalmıştır. Shakespeare İngiltere’nin hırsı ve cesaretiyse, Dickens da tok İngiltere’nin tedbiridir ve Dickens bu İngiltere’ye karşı hiçbir zaman mücadele etmemiştir.

Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır. Onların ideali sıradan bir burjuva idealidir: Dickens’ta bununla yetinmek zorunludur. Onun bütün insanları içten içe dünya düzeninin değişmemesini isterler; Dickens’ın bütün romanlarının atmosferi burjuva atmosferidir. Onun büyük ve unutulmaz eylemi bu nedenle aslında sadece şudur: Burjuva romantizmini, düzyazını, şiirini keşfetmek.

Ve Dostoyevski…

Stefan Zweig, bu kitabının önsüzünde okurun gözünden kaçabileceğini düşünerek bir hatırlatmada bulunuyor. Kitapta yer alan her üç denemesinde de eserlerin okur tarafından bilindiğini varsayıyor. Çalışmasının bir giriş değil bir inceltme, bir yoğunlaştırma, bir öz verme niyetiyle kaleme aldığını, bu nedenle de şahsen temel önemde olduğunu düşündüğü şeyleri dile getirdiğini belirtiyor. Bu kaçınılmaz eksiklikten de en çok Dostoyevski denemesinde sıkıntı duyuyor. Goethe’deki gibi, ondaki [Dostoyevski] uçsuz bucaksızlığı kucaklamakta da en geniş kapsamlı formüllerin bile kifayetsiz kalınacağının altını çiziyor.

Stefan Zweig, “Üç Büyük Usta” denemesinde Balzac ve Dickens üzerine yazarken sanki Dostoyevski’ye ayrı bir titizlik, ayrı bir itibar gösteriyor.

Dostoyevski bölümünü on başlık altıda topluyor: Ahenk, Yüzü, Hayatının Trajedisi, Kaderinin Anlamı, Dostoyevski’nin İnsanları, Gerçekçilik ve Fantastik, Mimari ve Tutku, Sınırları Aşan İnsan, Tanrı Azabı, Vita triumphatrix.

Stefan Zweig, bu geniş denemesinde büyük romancıyı Tolstoy ve Shakespeare ile karşılaştırıyor. Tolstoy sağlığına ne kadar çok şey borçlu ise, Dostoyevski’nin dehası da hastalığına, bu lanetli yazgısına o kadar borçludur. “Tolstoy’un hayatı didaktiktir, bir okul kitabı, bir risaledir; Dostoyevski’ninki ise bir sanat eseri, bir trajedi, bir kaderdir” diyor.

Zweig’e göre Dostoyevski, her ne kadar insanı kendinden önceki herhangi bir yazardan çok daha iyi tanısa da, Shakespeare, insanlığı tanıma konusunda ondan çok daha üstündür. O, varoluşun karışık yapısını fark etmiş, sıradan ve önemsiz olanı muhteşem olanın yanına yerleştirmiş, buna karşın Dostoyevski her birini sonsuzca artırmıştır. Shakespeare dünyayı etiyle, tırnağıyla bedeniyle yaratırken, Dostoyevski ruhuyla yaratmıştır.

İlginç bir “kan bağı” metaforu yapıyor Zweig; ona göre Dostoyevski’nin tüm zamanlar içindeki hakiki kardeşi Hollandalı ressam ve baskı ustası Rembrandt’tır. Zira ikisi de zor, yoksul, hor görülen, dünyadan dışlanmış bir hayattan gelmişler ve paranın uşakları tarafından insanlığın en dipsiz uçurumlarına itilmişlerdir.

Dostoyevski kendi kutsal karakterlerini nasıl Rus köylülerinden, suçlulardan ve kumarbazlardan yaratmışsa, Rembrandt’ın tuvallerine yansıyan figürler de İncil’dekilere benzer. İkisi de hayatın en düşük biçimlerinden esrarengiz, yeni bir güzellik bulup çıkarmışlardır, her ikisi de kendi İsa’larını halkın döküntüleri arasında bulmuşlardır.

19. yüzyılın üç büyük ve benzersiz romancısı Balzac, Dickens ve Dostoyevski üzerine yazdığı denemesinde sadece onların dünyalarını değil, aynı anda Stefan Zweig’ın da edebiyata, dünyaya, insanlığa, tarihe bakış açısını tüm sıcaklığıyla, zenginliğiyle, samimiyetiyle ortaya koyduğunu anlayabiliyoruz. Stefan Zweig’ın on yıllık bir sürecin farklı dönemlerinde yazdığı “Üç Büyük Usta (Balzac, Dickens, Dostoyevski)” kitabı Balzac, Dickens, Dostoyevski’yi öğrenmek, ve bir çağın ruhunu anlamak açısından alanındaki tek çalışma olarak duruyor.

  • Üç Büyük Usta (Balzac, Dickens, Dostoyevski)
  • Stefan Zweig
  • Çevirmen: Deniz Banoğlu.
  • 240 Sayfa
  • Yayınevi : Yordam Kitap
  • 1.Baskı, Mayıs 2015

 

Cem Yiğit Kıray
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Mülteci Olmak veya Olamamak

Read Next

Sürekli sorgulayan kışkırtıcı bir bilinç: Umberto Eco

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram