Yalın anlatımı ve zarif üslubuyla kalplere dokunan bir yazar: Sibel K. Türker

Sibel K. Türker, yazdığı bu ilk gençlik romanında yalın anlatımı ve zarif üslubuyla kalplere dokunuyor, büyümenin sancılı ama keşiflerle dolu sokaklarında yürüyüşe çıkarıyor.

Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği Köprü Kitaplar koleksiyonunun 24. kitabını, çağdaş edebiyatımızın ödüllü ustalarından Sibel K. Türker yazdı.

Dağılmış bir ailenin umut yaratmak uğruna ödediği bedelleri genç Ekin’in gözünden anlatan roman, zorlu bir Ankara kışında yaşananları resmediyor. Birbirini anlamanın, yüzleşmelerin ve sevginin sınırlarında gerçekçi bir hikâye anlatıyor.

TİMAŞ
TİMAŞ

Sibel K. Türker, yazdığı bu ilk gençlik romanında yalın anlatımı ve zarif üslubuyla kalplere dokunuyor, büyümenin sancılı ama keşiflerle dolu sokaklarında yürüyüşe çıkarıyor.

YAZAR SIBEL K. TURKER
  • Semih Gümüş ile 2015’teki söyleşinizde “Her roman bir vazgeçişler toplamıdır,” diyorsunuz. Bu romanın yazım sürecindeki vazgeçişleriniz neler oldu?

Hikâyeyi kurarken bir yazarın çaresizliğini vurgulamak istemiştim aslında. Yazarlar her kitapla kısıtlı bir çerçevenin içinde dokurlar metinlerini. Hem her şeyi bu çerçeveye doldurmak arzusu duyarlar, hem de bunun imkânsızlığının farkındadırlar. Dolayısıyla bir seçme, eleme yapmak zorundadırlar. Neden o karakteri değil de bunu almışlardır anlatıya, neden öyle değil de böyle anlatmışlardır, neden bir bölümü çıkarmışlardır, neden o düşünceyi gereksiz bulup silmişlerdir…gibi gibi. Dolayısıyla ortaya çıkan metin, her nasılsa yazarın önceliklerinin, seçimlerinin belki hatalarının ya da pişmanlıklarının sonucudur. Ya da en iyisini yaratmaya çalışmanın. Vazgeçtiğimiz ölçüde şekillenir anlatı.

  • Kitabın ilk cümlesiyle okuru tedirginlikle baş başa bırakıyorsunuz. Bu tedirginlik hali okuru yönetmeyip aksine ona birçok seçeneği düşündüren, oldukça keyifli bir deneyim.  Ardından hamile annesini sakinleştirmeye çalışan bir kız çocuğu ve hormonlardan kurulu orkestranın tasviriyle okuru hikâyenin içine çekip yer yer içsel gezintilerle yer yer mizahın iç ısıtan dünyasında dolaştırıyorsunuz. Anlatımınızda okura tanıdığınız özgürlüğün ışığıyla sormak istiyorum. Kendi sesinizi metinde nasıl kıstınız?

Anlatıcılıkta yol aldıkça bunu öğreniyorsunuz. İlk kitaplarımda bunu belki de çok başaramamıştım. Geriye dönüp bakınca, yeniden ve yeniden okuyunca görebiliyorum bunu. Yazmak da zaman ve deneyim istiyor. Anlatıcı elbette olayları, kişileri kendi süzgecinden geçiriyor, anlatıya özgünlüğünü veren de bu. Ancak yazar kişiselliğini çok da abartmamalı. Başkasının hikâyesini anlatıyorsa, o saygıyı gözetip geriye çekilmeli, karakterlerine alan açmalı. Kendi sesimi bu metinde de yer yer duymakla beraber, özellikle genç bir insanı anlatmak derdiyle yola çıktığımdan tam da sizin dediğiniz gibi sesimi olabildiğince kıstım, kısmaya çalıştım. Yoksa Ekin’in hikâyesi olmayacaktı anlatılan. 

  • Yarattığı boşluk ile var olan karakteriniz Can, anlatıcı Ekin olmasa da görünmez miydi? Anlatıcıyı nasıl belirlediniz? Sibel K. Türker ile anlatıcı Ekin, metnin arka planında neler yaşadı?

Bunun cevabını gerçekten tam veremeyeceğim. Ama dediğiniz ne denli doğru, bir bilseniz. Can bir bakıma hikâyedeki boşluğu ile var oluyor. Ama nasıl bir var oluş bu, az sonra açıklayacağım.

Öncelikle belirtmeliyim, Ekin’in hikâyesini onun dilinden yazmaya en başta karar vermiştim. Bu genç kızla böyle anlaştık. Başka türlü romandaki o dili yakalayamayacaktık. Çünkü Ekin’in yaşadıklarıyla anlatı dili öyle bir öznellikle bütünleşti ki, ne ben onlara uzaktan bakıp işaret diliyle anlatabilecek durumdaydım, ne de Ekin bu dilin içinde kendini var edebilecekti. Her şeyi bırakın roman bu dili benimsemeyecek, muzdarip olacaktı. 

Gelelim Can meselesine. Can varlığını ablasının düşüncelerinde, düşlerinde, ruhunda yaşatan bir karakter oldu. Onu kanlı canlı çizemedim, elim gitmedi çünkü çocuk hastaydı. Roman Ekin’in temel bir korkusu üzerine oturdu. Kardeşinin hasta imgesi aklına kazınmıştı. Ne bununla yüzleşebiliyor, ne de cesaretle üzerine gidebiliyordu. Kaçmaya çalışsa da gerçeğin ağırlığından kaçamıyor, kendini tam anlamıyla “başarısız” buluyordu. Bu başarısızlık duygusuyla cebelleşirken ruhu hırpalanıyor, aklı bulanıyordu. On beş yaşında bir genç için zor bir durum. Ama Can’ın odası, evde yaşayan varlığı, hastanede ablasını bekleyişi, kitapları, oyuncakları hatta arkadaşları, Can’dan gelen haberler, mektuplar, evdeki kedi, anne ve baba ve her şeyden önemlisi de Ekin’in kardeşiyle olan yaşanmışlıkları Can’ın ablasındaki karşılığının altını kalın kalın çiziyordu. Aslında Can kitapta boşluk gibi görünmüş olsa da varlığı en derinden hissedilen karakterdi bence. Her şey onun üzerine kurulmuştu.

  • “Kış Güneşi”, Köprü Kitaplar’ın 24.’sü ve 24 bölüm var kitabınızda. Bu bir tesadüf mü? Kitabın bölümlerini sayılarla ayırmışsınız. Bölümleri neden adlandırmadınız?

Gerçekten de bir tesadüf bu. İnanın hiç düşünmemiştim. Ama 24 güzel bir sayı.

Evet bölümlere ayırdım, bunu sevgili Müren Beykan’la da konuştuk, tartıştık. Diğer örneklere baktığımda da gördüm bunu. Evet, anlatıya şiirsel bir hava kattığı kesin, ancak okunup geçiliyor ve hele gençler düşünülürse ne anlamının hakkı verilebiliyor ne de akılda kalıcı oluyor. Her bölüme metin eklemenin fazladan bir yük olacağını düşündüm. Zaten sözcüklerle sıkıca örülmüş bir anlatıyı bölüm başlıklarına ad vererek  boğmayı anlamlı bulmadım. Sayıların  keskinliğini bu defa sevdim nedense. 21, 22, 23 derken hem geçen zamanı anımsatıyor hem de geri dönülmezliği. Bir saat gibi ilerlemek hem çok acımasızca ama hepimizin yaşadığı da bu değil mi? 

  • Kitabın pek çok karakterinde sıkışmışlık duygusu hissediliyor. Öyle ki bu sıkışmışlık üç boyutlu bir hal alıp adeta romanın soyut bir karakteri oluveriyor. Mesela Ekin’i sık sık pencereden dışarı bakarken görüyoruz. Kitabınızdaki bir tabirle dillendireyim. Karakterlerinizi “daldığı diplerden” nasıl çıkarıyorsunuz?

Evet, sıkışmışlık ve bunaltı benim diğer öykü ve romanlarımda çok görülen bir durum. Varoluş sıkıntısı diyebiliriz pekâlâ. Hatta ben belki de bu sıkıntıyı baş karakter olarak koyuyorumdur metinlere, dediğiniz gibi. Bu sıkışmışlık hissi yaşam koşulları, bu koşullarla birlikte gitgide daralan evler, yükselen duvarlar, sıkıcı, soğuk bir mevsimle de birleşince varlığını iyice hissettiriyor sanırım. Düşünsenize, gökyüzünün önüne bile bir duvar çekilmiş sanki. İnsan boğulmayıp da ne yapar bu durumda? Hele ki Ekin gibi incelikli, duygusal ve derin düşüncelere dalan bir kahraman söz konusuysa. 

Ama karakterlerin yaşama çabası da daha bir görünür oluyor bu durumda. Çabalar değer kazanıyor diyelim. Ayakta ve hayatta kalmak güçleştikçe bir başkaldırı ruhu doğuyor. Kahramanlar sizin deyiminizle “daldıkları diplerden” hayatın uyaranlarıyla çıkıyor. Soluk da olsa gün ışığı gibi, hatta kış güneşi gibi. Sabahlar gibi, çalan kapılar, telefonlar gibi. Yapılması gereken işler, yürünecek yollar, alınacak derin soluklar var. Yani daha çok işimiz var.

  • Özgür ile Efe’nin kızlara kartopu şakasından sonra oturdukları kafe dönüşünde eve kadar birlikte gitme teklifine Gizem’in cevabı, Ekin’in dil ile ilgili meselelere kafa yorması, Nalan’ın mahalledeki diğer kadınlardan farklı olan vasıfları sebebiyle kadınlarda oluşan olumlu algı. Bütün bunları düşündüğümüzde suyun yüzüne çıkmayan, romanı okuyup bitirince belli bir süre zihni meşgul edecek meseleleri kitaba sindirdiğinizi görüyorum. Genç okurlara meselenizi anlatma haliniz için neler söylersiniz?

Ben hiçbir kitabımda doğrudan anlatım yolu seçmemişimdir, edebiyatın tam da o dolaylı dili kurma işi olduğuna inananlardanım. Edebiyat açık, apaçık olabilir, bunu reddetmem. Ama benim üslubum bu değil.

Hele gençleri düşünürsek, onların görüş bildirme, tavsiye dilinden ne denli hoşlanmadıklarını. Didaktik yöntemlerden ne denli kaçtıklarını düşünürsek uygun bir yol seçtiğimi düşünüyorum. Sonuçta bu bir ders kitabı değil. Genç okurun günümüz dünyasında kaybedilen kimi değerleri ve bunların neden değerli olduğunu düşünmelerini istedim inceden inceye. Değer addettiğimiz şeylerin değerini anlamak bir bilinç gerektirir ve isterim ki bu bilince nice kitap okuyarak erişsinler. Tek bir kitapla değil, tek bu kitapla değil.

  • Kitapta çok uzun bir zaman dilimi anlatmıyorsunuz fakat geçmişin hacimlendirdiği bir metin çıkıyor karşımıza. Mesela komşuları Feride Teyze ve oğlu Alper’in ziyaretinden Gizem’e gitme bahanesiyle kurtulan Ekin, evlerinden çıkıp Gizemlere gidinceye dek geçmişte hayli uzun bir süre geziniyor. Ekin, “Zaman sırtımıza yüklenmiş taş gibi,” diyor. Dün, bugün ve yarından büyük müdür?

Ah, kesinlikle ve kesinlikle. Çünkü dünün yaşanmışlık değeri vardır. Zihnimizde ve ruhumuzda iz bırakan sadece dündür. An hızla kayıp gider, yakalayamayız. Biz fark edene kadar geçmişe dahil olmuştur. Gelecek ise tamamen hayalet bir varlıktır, onu ancak düşleyebiliriz. İyi düşlerse bunlar adı “umut” olur zaten.

Dolayısıyla insan dün ve yarın arsına gerilmiş incecik bir ipin üzerinde yürüyen bir cambaz gibidir. Düşmemek için savaşır.

Bir de Ekin özelinde düşündüğümüzde Ekin mutluluğu dünde buluyor, bugün anlamsız yarın ise belirsizdir. Oysa ki dün, boşanmayan anne ve babasıyla, hastalanmayan kardeşiyle pırıl pırıldı. Hiçbir şey bu denli bozulmamıştı. Dünyası haşarı bir çocuğun elindeki oyuncak gibi kırılmamıştı. Dün Ekin için her şeye rağmen güzeldi.

  • Gizem, “Hayat neden bu kadar zor?”, Ekin, “Neden düşlediğimiz gibi yaşayamıyoruz?” diye soruyor. Dönüp duran “mavi misket”in üzerinde neden genç karakterler soruyor soruları?

Ama böyle olması gerekmez mi? Yetişkinler kendi kırık dökük düzenlerine alışmışlardır, belki başka çareleri de yoktur. Tek dertleri artık bu düzeni sürdürebilmek, öyle ya da böyle ömürlerini tamamlamaktır. Artık mutsuzluğu, başarısızlığı, yitirilen zamanı ve diğer şeyleri düşünecek ne sabırları ne de vakitleri vardır. Dolayısıyla bıkkın bir uysallık içindedirler, sorgulamak da istemezler.

Sorular hep genç ve tazedir zaten. Her kuşakta yinelenir, belki eski sorulardan da bıkılır, yeni sorular gündeme gelir. Bu, yaşamın devinimidir. Belki yanıt bulunur, belki bulunamaz. Belki Ekin ve kuşağı da bir zaman sonra yetişkinlerin dünyasına dahil olacaklar ve artık sormayacaklardır. Ama şimdi içinde bulundukları yaş, hayatı kurcalamak ve anlamaya çalışmak, anlamadıklarında da isyan bayrağı açmak dönemidir.

  • Ekin’in çağdışı olduğunu söyleyen Gizem sizi tanısaydı, Ekin’e söylediklerine benzer şeyler söyler miydi size? Bir gencin çağının dışında olması ve çağının dışında olmak üzerine konuşmak isterim?

Gizem beni tanısaydı daha da kötü şeyler düşünürdü hakkımda. Yaygın bakışa göre, çağa uygun biri değilim, ağır aksak ilerliyorum. E-postaları değil, mektupları seviyorum. Hızdan hiç hoşlanmam. Sosyal medya kullanmıyorum. Düşüncelerimin kendi içimde dengeye oturması ve sakinlik bulabilmem için “dışarının” zamanından alabildiğine kaçmam gerekiyor. Ben de evime, kitaplarıma, gerekirse müziğe sığınarak yapıyorum bunu. Oysa ki, “dışarıda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış…”

Ama ben yaşamayı değil, yazmayı seçmişim ki bu da ağır bir kaderdir. Fakat ben de tüm bu “olumsuz” özelliklerime rağmen çağımın insanıyım. Herkesi aynı kefeye koyamayız ki. İnsan varlığını, bilincini ne yapsa da yaşadığımız çağdan söküp alamaz. Bu çağın insanı, ürünüyüz hepimiz. Belki farklı farklıyız ama öyleyiz.

Çağdaş olmanın belli kriterleri varmış gibi bir resim çiziliyor ki bunu çok hoyratça buluyorum. Hele gençler arasında. Teknolojiden anlamak, akıllı telefonları üst seviyede kullanabilmek, internetin sanal dünyası, sosyal medya. Bunları üst üste koyduğumuzda bir “çağdaş insan” tipolojisi çıkıyor elbette karşımıza. Büyük kentlerde yaşayan,daha iyi eğitim alan, dünyayla bütünleşmiş var saydığımız gençlerin cephesinden bakınca durum böyle. Oysa ki pandemide gördük, interneti olmayan evler, kasabalar, köyler var. Akıllı telefona sahip olamayan nice genç var. Bu bir yarışsa ki öyle şimdiden kaybetmeye yazgılı görünüyorlar. Geride kalıyorlar. Özellikle bilgi anlamında bu berbat bir eşitsizliği de doğuruyor. Onları çağdaşımız saymayacak mıyız?

Elbette bu imkânlardan yoksun gençler de bu yoksunluklarıyla çağdaşımız. Dindar bir aileye mensup dindar bir genç de Gizem’in çağdaşı aslında. Şu anda aramızda ben de dahil çağdışı yaşayan kimse yok. Kimse zaman yolculuğuyla geçmişe de gitmedi. Çağ, sorunları ve imkânlarıyla birlikte hepimize damgasını çoktan vurmuş durumda. Çağına uyum sağlayamamak bile çağcıl bir durum aslında. 

Ancak bir de insanın özel odası gibi hissettiği bir içsel zamanı, dışarıda akıp giden hızdan özgürleşebildiği bir iç çağı var ki, bunu keşfedebilmek çok özgürleştirici olabiliyor. Sanıyorum Ekin bunu keşfetme yolunda, Gizem içinse aynı şeyi söyleyemem.

  • Babası pastayı arabaya yerleştirirken evlerinin camından babasını izleyip Özgür’ü hayal ediyor Ekin. Pandispanyalar fırında fazla kaldığında babasını sakinleştirip, annesi ile dedesi arasındaki dengeleyici rolünü kendi sıkıntılarına rağmen gerçekleştiriyor. Bu yönleriyle roller, duygular ve yaşamsal dalgalanmalarla, geçirgen bir metin sunuyorsunuz. Köprü Kitaplar’ın niteliğini düşündüğümüzde okurlarınızda romanınızla ilgili nasıl bir geçirgenlik hayal ediyorsunuz?

Her şeyden önce her kitabımda anlaşılmayı dilemişimdir. “Umarım okur beni anlatmayı hiç düşlemediğim şeyler için yargılamaz, anlatmak istediğimi doğrudan alır,” dileğinde bulunmuşumdur. Çünkü anlaşılmamak, bir yazar için korkunç bir şeydir. Metin öyle büyülü bir şey ki sizin zihninizden çıkıyor ama başka zihinlerde, bambaşka ruh iklimlerinde yeniden yeniden şekillenip yeni anlamlara bürünebiliyor. Bu hem çok olanaklı hem de yazar açısından endişe verici aslında.Yazar ne derse desin aslında kontrolü seven kişidir. Metninin öyle hoyratça alımlanmasından da hoşlanmaz son noktada. Kitabı, anlatmayı amaçladığı şeydir ve böyle okunmasını arzular.

Ben de “Kış Güneşi”ni  genç ya da  yetişkin her kim okursa, umarım barındırdığı düşünce ve duyguları yabancılamaz, kendine tanıdık ve yakın bulur arzusundayım. Romanın sesini sevsin ve dünyasına kolaylıkla girebilsin. Ekin’in zorluklar, korkular, çelişkiler ve umutlarla dolu olan genç evrenine tanıklık etsin diye umuyorum.

  • Kış Güneşi
  • Yazar: Sibel K. Türker
  • Türü: Roman, +10
  • Baskı Yılı: 2021
  • Sayfa Sayısı: 176 Sayfa
  • Yayınevi: Günışığı Kitaplığı

Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Christopher Nolan’dan ‘Dune’ yorumu: Olağanüstü bir eser

Read Next

İşte 25. İstanbul Tiyatro Festivali’nde öne çıkan 7 oyun

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram