Zamana açılabilen kültür olgusu: Mitler…

Eliade, Mitlerin Özellikleri isimli kitabında, mitlerin varlıklarını son zamana dek sürdürdüğü dünyanın değişik yerlerinde yaşayan çeşitli toplumları ele alır.

Nedeni ister batı dayatması, ister hikayelerinin gücü olsun günümüzde mitoloji dendiği zaman çoğumuzun ilk aklına gelen elbette ki Yunan Mitolojisidir. Zeus, Afrodit, Poseidon vb. gibi Tanrı/Tanrıçaların ismini neredeyse duymayanımız olmamıştır. Bunlarla ilgili hikayeler bugün bile ilgiyle okunur, yazılır, anlatılır. Türk mitolojisinde ise belirgin bir yer edinen bir ‘kırk’ sayısı vardır mesela. Manas Destanı ve Oğuzhan Destanında da kullanıldığı birçok kez görüldüğü gibi, günümüze yansımalarına da hepimiz çokça tanık olmuşuzdur. Doğum ve ölümlerin üzerinden kırk gün geçince okunan ‘kırk mevlüdü’, günlük dilimize yerleşen ‘kırk dereden su getirmek’, ‘kırk katır mı kırk satır mı’, ‘kırk yılda bir’ vs. tümceleri sadece birkaç örnek. Bunların kökeninde de mitolojik bağlantılar olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Keza zamanında Kayra Han’ın dikmiş olduğu kutsal Ulukayın ağacından esinlenerek, dileklerin yerine gelmesi için ağaçlara hala çaput bağlanması mitolojik öykülerin günümüze kadar nasıl yaşatıldığına da güzel bir örnektir.

Tarihsel boyutu içinde insana dair ne varsa merak eden biri olarak mitler her zaman ilgimi çeken konulardan biri olmuştur. Günümüzde birçoğumuzun mit terimi ile ilgili ‘basit’, ‘hayali’, ‘uydurma’ gibi farklı algılarla oluşturulmuş bazen masal, bazen hikaye, bazen efsane, bazen destan diye tanımladığımız mitlere bir de araştırmacı gözüyle bakalım isterseniz.

Din ve mitoloji tarihleri konusunda dünyada otorite sayılan Mircea Eliade‘nın, ilkel toplumlardan günümüze kadar mitlerin tarihini ve özelliklerini anlattığı bu kitabı, Frank Kermode kitabın arka kapağında şöyle özetler: “Mitler dünyanın, insanın ve hayatın doğaüstü bir kökeni ve tarihi olduğunu ve bu tarihin önemli, değerli ve ibret verici olduğunu muhteşem bir şekilde gösterir.”

Eliade bu yapıtında, mitlerin varlıklarını son zamana dek sürdürdüğü dünyanın değişik yerlerinde yaşayan çeşitli toplumları ele alır. Geleneksel toplumlarda mitlerin yapısını ve işleyişini anlayabilirsek, insan düşüncesinin tarihinin bir aşamasını aydınlatmış olacağından ve böylece hayata anlam ve değer katan mitlerin insan davranışlarına nasıl model oluşturduğundan bahseder. Kısaca anlatımı, bir mit hikayesi nasıl başlar nasıl sonlanır ve günlük hayat içinde nasıl yayılır gibi soruların cevaplarını bulabileceğimiz, bir anlamda mitoloji teorisidir sanki.

Günümüze kadar birçok araştırmacı miti tanımlama eğilimi göstermiş ve kendi görüşleri çerçevesinde bir tanım ortaya koymuştur. Eliade’nın tanımı ise şöyledir:  “Mit, doğaüstü varlıkların başarıları sayesinde ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik yani kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası olsun, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini dile getirir. Mit her zaman bir ‘yaratılış’ın öyküsüdür. Bir şeyin nasıl yaratıldığını, nasıl var olmaya başladığını anlatır. Mit gerçekten olup bitmiş tam anlamıyla ortaya çıkmış şeyden söz eder.”

Günümüzde mitin tanımı olarak ifade edilen sözcüklere bakıldığında ciddi bir kavram kargaşası olduğu görülür. Birçok yerde mit karşılığı olarak; hikaye, masal, efsane, destan vs. olarak adlandırılmış ve bütün kavramlar birbirine girmiştir. TDK tanımında ise mit; “geleneksel olarak yayılan ve toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren Tanrı, Tanrıça, evrenin doğuşu ile ilgili hayali, alegorik bir halk hikayesi, mitos” diye anlatılır. Oysa yazar ve birçok araştırmacı, halk hikayelerinin hiçbir zaman Tanrı, Tanrıça ve evrenin doğuşunu konu etmediğini belirtir.

Eliade’ye göre mitler; 1- Doğaüstü varlıkların eylemlerinin öyküsünü oluşturur. 2- Bu öykü kesinlikle gerçek ve kutsal olarak kabul edilir. 3- Mit her zaman için bir yaratılışla ilgilidir. 4- İnsan miti bilmekle nesnelerin kökenini bilir. 5- Şu ya da bu biçimde insan, miti yeniden anımsatılan ve yeniden gerçekleştirilme aşamasına getirilen olayların kutsal, coşku verici gücünün etkisine girmek anlamında yaşar.

Ve anlatır ki, Arkaik toplumlarda mit gerçek bir öyküyü belirtir. Üstelik de kutsal sayıldığı, örnek oluşturduğu ve anlamlı olduğu için son derece önemlidir. Bu nedenle ‘yaşayan mit’ olarak tanımlanır. Bütün bu eylem ve inanışlar, dünyanın yok olması, bunu yeni bir ‘yaratılış’ın izlemesi ve ardından ‘altın çağ’ın kuruluşunun gelmesini anlatan mitle açıklanır. Örneğin 1960’ta Kongo’da bağımsızlığın kazanılması sonrası yerlilerin bazıları kulübelerinin çatılarını, ataların yağdıracağı altın paraların içeriye düşmesi için kaldırırlarken bazıları da sadece mezarlığa giden yolları atalarının köye ulaşabilmelerini sağlamak için bakımlı tutmuşlardır.

Eliade bütün bu garip davranışların anlamını kavramak ve bu aşırılıkların nedenlerini ve açıklamasını anlamak üzere araştırmaların daha da derinleştirilmesini düşünür. Çünkü ona göre, bunların insana özgü olgular, kültür olguları, düşünceden doğan yaratı olduğu kabul edilmez ise; insan ya bu aşırılıkların kabileler uygarlaştığında tümüyle ortadan kalkmasını sağlayacak; ya da bu aşırılıkları açıklayan, doğrulayan ve onlara göre dinsel bir değer veren mitsel geçmişleri anlama sıkıntısına düşecektir.

Mitlerin yaşamakta olduğu toplumlarda yerlilerin mitleri, yani gerçek öyküleri, yalancı öykü olarak adlandırdıkları fabllar ve masallardan titizlikle ayırdıklarını görürüz bu yapıtta. Gerçek öyküler arasında dünyanın kökeniyle ilgili olanların tümünü en başa koyarlarken, bu öykülerdeki kişiler tanrısal, doğaüstü, göklerle ya da yıldızlarla ilgili varlıklardır- hemen arkasından ulusal kahramanın olağanüstü serüvenlerini anlatan masalların geldiğini, söz konusu masalları da sihirbaz-hekimlerle ilgili öykülerin izlediğini ve şaman topluluğunun nasıl doğduğunu izleriz. Ve görürüz ki, mitler gündelik yaşamın içindeyken fabl ve masallar gündelik yaşamın bir parçası değildir. Çünkü mitlerle anlatılan her şey doğrudan doğruya kendilerini ilgilendirir, oysa masallar ve fabllar dünyaya değişiklik getirdikleri zaman bile insanlığın durumunu değiştirmemişlerdir.

Mitlerin herkes tarafından ve her yerde anlatılmadığından, üyeliğe kabul görülmüş kişilerle ve özel ritlerle sağlandığından bahseder. Çünkü der: “Modern insan nasıl kendisinin tarih tarafından oluşturulduğu kanısındaysa, arkaik toplumların insanı da kendini belli sayıda mitsel olayın sonucu olarak görür. Aynı zamanda modern insan, kendini evrensel tarihin akışının sonucu olarak görmekle birlikte, bu tarihi bütünüyle öğrenmek zorunda olduğunu düşünmezken, arkaik toplumların insanı, kabilesinin mitsel öyküsünü anımsamak zorunda olmanın yanı sıra onun oldukça büyük bir bölümünü de dönem dönem yeniden gerçekleşme aşamasına getirmek zorundadır.  Kısaca modern insana göre tarihin sunduğu ayırt edici açıklama sayılan ”olayların geriye dönüşlü olmaması” olgusu, arkaik toplum insanı için bir gerçeklik oluşturmaz.”

Mitler insana başka ne öğretir derseniz; yazar “mitler bu insanlara, doğaüstü varlıklara özgü yaratıcı hareketlerin nasıl yineleneceğini, dolayısıyla şu hayvanın ya da bu bitkinin çoğalmasının nasıl sağlanacağını da öğretir” der. Bir nesnenin, bir hayvanın, bir bitkinin vb.nin kökenini bilmek, onlar üzerinde sihirli bir güç edinmek demektir; insan bu sayede onlara egemen olmayı başarır, çoğalmalarını ya da istenilen ölçüde üretilebilmelerini sağlayabilir. Yerlilerin inanışlarına göre, mutlu avcı av hayvanının kökenini bilen avcıdır. Ve bazı hayvanların evcilleştirilmesi sağlanabiliniyorsa, bunun nedeni yaratılışlarına ilişkin sırrın büyücüler tarafından bilinmesidir diye devam eder.. Bu inanışı destekleyen bir mit öyküsünü de şöyle anlatır. “Yerlilerin oluşturduğu Cuna adlı bir köyde, on dört yaşında bir oğlan vardır. Bu çocuk sırf ateşin yaratılışındaki büyüyü bildiği için hiçbir yerine zarar gelmeden ateşin içine girebilmektedir. Ayrıca birçok kez kıpkırmızı olmuş demiri tutan insanlar ve yılanları evcilleştiren daha başka kişiler de görülmüştür.”

Her şeyin ancak kökenine inilerek anlaşılabilir olduğuna inanan yerliler hastalık durumunda tedavi ve ilaçlar üzerindeki çalışmalarını da bu köken üzerinden yürütmüşlerdir. Çünkü bir şeye egemen olabilmek için onun kökenini ve öyküsünü bilmenin önemli olduğu anlayışı hakimdir. Örneğin bazı kabileler bir hastayı iyileştirmek için toprağı kazıyarak hastayı cenin durumuna getirip gömülü tutarlarmış. Aynı şekilde ilaçların yapımının da kökeni bilinmezse tedaviye cevap vermeyeceğine inanırlarmış. Genelde şamanlarda bu anlayış çok yaygın olduğundan ve belirli bir ritüel eşliğinde bu sihirli güce ulaştığı inanılan kişiler aracılığı ile zaman zaman ölümü bile erteleyebildiklerinden bahseder.

Bütün bunlara baktığımızda bazı mitlerin aşırılıklarından arındırılarak günümüze de yansıdığını görebiliriz. Bunlara tıp alanında, sanat alanında ve diğer pozitif bilim dallarında da tanık olmak mümkün. Psikoterapi tedavilerinde en etkin yöntem olarak kullanılan “çocukluğunuza dönelim” sözü bu mitlerin bir yansıması gibi. Keza, tıp biliminde birçok hastalığa iyi gelen “kök hücre” buluşu ve gelişimi bu mitlerin başka şekilde ortaya çıkışı gibi görünüyor. Büyük ölçüde sanata damga vuran sanatçılara ilham oluşturan da bu mitler değil midir? Nevruz veya yeni yıl kutlamaları da bu anlayışa, dünyanın yeniden yaratılmasına karşı bir çağrı değil midir? Keza yazarın anlatımına göre Kaliforniya yerlilerinin hala ‘bir yıl geçti’ demek için ‘dünya geçti’ diye söz etmesi de bu anlayışın süregeldiğine bir örnek oluşturmaktadır.

Bütün bu mitlere, inanışlara bakıldığında, insanların kendine ait daha önceki varoluşları, yani kendi kişisel öyküsünü bilme isteğinin en büyük dürtüsünün ‘insanın kendi yazgısına egemen olma’ isteğinden kaynaklandığını görmek mümkün.

Zaman içinde bazı anlayışların kabuk değiştirdiği dönemlerden de bahseder yazar. Örneğin;  Yüce Varlık’ın Deus Otiosus’a dönüştürüldüğü dönemi anlatırken, insanların Yüce Varlık’ın dünyayı ve insanı yarattığı kabul etmekle birlikte, kısa süre içinde yarattıklarını terk edip gökyüzüne çekildiğine olan inancından bahseder. Hatta kimilerine göre yaratma işini bile tamamlamamış, bunu bir başka tanrısal varlık olan ‘Oğlu’ ya da temsilcisi üstlenmiştir. Buna rağmen mitlerde Yüce Varlık’ın ortadan kalkması, dinsel yaşamın yoksullaşması biçiminde yansımaz; tam tersi gerçek dinler onun ortadan kalkmasından sonra çıkar. Ve görülür ki, en zengin mitler, en saçma ritüeller, her türden tanrılar ve tanrıçalar, atalar, maskeler ve gizli dernekler, tapınaklar, papazlar sınıfı vb. işte bütün bunlara, toplayıcılık ve küçük çaplı avcılık evresini aşmış olan ve Yüce Varlık’ın ortada bulunmadığı, belki de unutulduğu ya da sıkı sıkıya öbür tanrısal figürlerle birleştirilerek tanınmayacak duruma getirildiği kültürlerde rastlanılır olmuştur.

Yazar, böyle bir anlayışın hakim olduğu dünyada, insanların dünya ile ilişki içinde olduğundan,  aynı dili kullandığından bahseder. Bu dil simgedir. Dünya insanla yıldızları, bitkileri ve hayvanları, ırmakları ve kayaları, mevsimleri ve geceleri aracılığı ile konuşur;  insan da, rüyaları ve düşsel yaşamı, ataları ya da totemleri, inisiyasyon (spiritüel gelişim için düzenli eğitim) törenlerinde mitlere uygun olarak ölme ve dirilme yeteneği, maske takarak bir ruhu canlandırma gücü vb. ile ona yanıt verir. Çünkü arkaik insan için dünya saydamdır. İnsan da dünyanın kendisine baktığını ve kendisini anladığını hisseder.

İlk insandan günümüze tüm insanların bütün bu arayışları, var olduğuna inanılan başlangıçlardaki sonsuz mutluluğu yakalamak ve insanlığın içinde bulunduğu durumdan önceki sonsuz mutluluğun hayali ile beslenen “kayıp cenneti” bulma arzusundan kaynaklandığını görmek mümkün bu yapıtta.

Bunu Eliade’nın şu sözüyle de destekleyebiliriz.

“Bilindiği gibi hep zamana karşı aynı savaş söz konusudur. Ölü zamanın, ezen ve öldüren zamanın ağırlığından kurtulma umududur söz konusu olan.”

İnsanlık tarihi kadar eski mitleri ve özelliklerini, konu ile ilgili bilgisi olmayanların dahi anlayabileceği yalın bir dille anlatılan Eliade’nin, “Başlangıç Yetkinliği” üzerine bu çok kapsamlı araştırması geçmişe-geleceğe zamanda yolculuk yaptırıyor insana… Meraklılarına duyurulur…

  • Mitlerin Özellikleri
  • Yazar: Mırcea Eliade
  • Çeviri: Sema Rıfat
  • Türü: İnceleme (Mitoloji)
  • Baskı Yılı: 2016
  • Sayfa Sayısı: 269 Sayfa
  • Yayınevi: Alfa Yayınları

Leyla Öztürk

1960 Karabük doğumlu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi Mezunu. Finans sektöründen emekli. Küçük yaşlarda oluşan bilgiye erişim merakı nedeniyle kitaplarla tanıştı ve halen en sevdiği koku kitap kokusu. Bilginin gücüne inananlardan. Kitabın olduğu yerde yalnızlıktan söz etmez. Sinema sevdalısı. Doğada yürüyüş vazgeçilmezi. Okur, düşünür, düşündüğünü paylaşır.
Leyla Öztürk

0 Reviews

Write a Review

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Leyla Öztürk

1960 Karabük doğumlu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi Mezunu. Finans sektöründen emekli. Küçük yaşlarda oluşan bilgiye erişim merakı nedeniyle kitaplarla tanıştı ve halen en sevdiği koku kitap kokusu. Bilginin gücüne inananlardan. Kitabın olduğu yerde yalnızlıktan söz etmez. Sinema sevdalısı. Doğada yürüyüş vazgeçilmezi. Okur, düşünür, düşündüğünü paylaşır.

Read Previous

Zülfü Livaneli, gençlere kendi ilham verici hikayesini anlatıyor

Read Next

Aşka, Evliliğe ve Gerçek Beklentilere Dair: Şaşırt Beni

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *