“KAYGILARIMIZIN VE KORKULARIMIZIN ŞİFRELERİ ÇOCUKLUĞUMUZDA GİZLİ”

Aybike Ertürk’ün romanı Kibirli Palmiye gibi bir örnek kolay kolay bulunabilir mi bilmiyorum? Baştan sona asla temposunu düşürmeden ilerleyen roman, sizi de elinden tutup müthiş bir sona doğru yükseliyor. Okurken tam da sizin içinizden çıkacak bir romanın, sizi içine aldığınızı hissediyorsunuz.

Türkçe bir roman neyi başarmalıdır? İnsan Kibirli Palmiye gibi bir romanı okuyunca, ağzında kalan tadı, bu sorunun yanıtına cevap olarak verebilir. 

Peki bu tadın anlamı ne? 

TİMAŞ
TİMAŞ

Bence romanın bir batılı buluşu olmasından kaynaklanan handikapları aşmalıdır Türkçe roman. Batılılar yazsaydı böyle yazardı, gibi bir his uyandırmamalıdır içinizde öncelikle. Kendi dilini seven bir yazar yazsaydı, nasıl yazardı? İşte bu sorunun cevabını verebilmeli. Türkçe yazarken Türklerin zihnindeki anlam kodlarıyla tokalaşmak zorundasınız. Biriyle, üçüyle, beşiyle değil. Hepsiyle. Başka yazarlara haksızlık etmek istemem ama Aybike Ertürk’ün romanı Kibirli Palmiye gibi bir örnek kolay kolay bulunabilir mi bilmiyorum? Baştan sona asla temposunu düşürmeden ilerleyen roman, sizi de elinden tutup müthiş bir sona doğru yükseliyor. Okurken tam da sizin içinizden çıkacak bir romanın, sizi içine aldığınızı hissediyorsunuz. Ertürk ile romanı üzerinde söyleşmek: Aradığını bulan şanslı bir okuyucu daha ister?

  • Romanda bir yolculuğu paylaşan üç karakter var. Üçünün ortak özelliklerinden biri çaresizlikleri. İkincisi ise üçünün de dalga geçmeye yatkınlıkları… Mizah çaresizlikten bir çıkış yolu mu acaba? 

Kibirli Palmiye kendi küçük hayatlarına hapsolmuş üç kişinin hikayesi. Ortak noktaları yalnızlıkları aslında. Her biri yabani birer ot gibi büyümüşler. Annesine verdiği helalliği geri almak için yollara düşen Ahu sevgi; küçük bir kız çocuğu olan Melek güven, öğretmen olma hayaliyle yola çıkıp korsan taksici olan Osman da saygı peşinde bu hayatta. İstekleri gayet makul; gayet insani ve anlaşılabilir. Ne var ki her ne kadar içimizden karakterler olsalar da onları birer roman kahramanı olmaya değer kılan şey içlerindeki şeytanı salıverip arzularına sahip olma şekilleri. Romandaki mizah damarı da buradan besleniyor aslında. İyi mizah kesinlikle sağlam bir dramdan çıkıyor. Hayatla başa çıkmanın en kestirme yolu mizah. Çünkü derdimize güldüğümüz gün hafifliyoruz. 

  • Kibirli Palmiye’yi okurken, çok hafiftim, ama aynı zamanda çoğalmış ve yoğunlaşştım. Bu nasıl olabilir? Okurların genelinde böyle bir görüş var mı, yoksa tek başına mıyım? 

Roman yaşayan bir organizma. Yazarın elinden çıkıyor ve sonra okuyan kişinin kendi hayat görüşüyle birleşiyor. Böylece farklı zihinlerde tekrar tekrar şekilleniyor. Kim neresinden yaralıysa bazen o yaralara pansuman oluyor, bazen de yaralara parmak sokup deştikçe deşiyor. Benzer olaylar yaşamamış olsak da aynı hissi paylaşabiliyor, bu yolla karakterlerle organik bir bağ kurabiliyoruz. Romanlar kendi konfor alanlarımızdan çıkmadan tehlikeli sularda yüzmemizi sağlıyor. Hayatı irdeleyip sorguluyoruz okurken. Korkularımızla yüzleşebiliyoruz. Adeta toplu bir terapi seansı… Okurların genelinden aldığım geri dönüşler çoğunlukla aynı noktada buluşuyor; romanın kahramanları travmalarından sebep ördükleri duvarları yıkıp özgürleştikçe ortaya çıkan hafifleme hissi… 

  • Yazarken nasıl bir yol izledin? Karakterlerle mi başladın, hikaye oluşturup içine kahramanlar mı yerleştirdin? Senin yola çıkış öykün neydi kitabı yazarken? 

Yazabilmek için önce hissetmem, dert etmem gerekiyor. Huzursuz bir bekleyiş bu. Kalbinizi sıkıştıran ne kadar şey varsa sırasıyla gelip zihninizi meşgul ettiği bir süreç… Bayan Hiçbiri’ni yazarken kadın olmakla ilgili dertlerim vardı, Votka &Pera’da ise insan olmakla ilgili dert sahibiydim. Kibirli Palmiye’nin aklıma düştüğü dönemde de kendimi iyilik ve kötülük kavramlarını sorgularken buldum. Dünyada bunca kötülük varken ağzını her açanın sevgiden bahsetmesinden kaynaklanan bir yabancılaşma hissiydi beni tetikleyen. Önce Ahu’yu yaratıp içindeki şeytanı besleyip büyüttüm, ardından da toplumsal ahlak frenlerinin balatalarını gevşettim. Kibirli Palmiye, İstanbul’dan Alanya’ya uzanan kara bir yol hikayesi olsa da Ahu’nun kendi merkezine, özüne ulaşmak için çıktığı bir yolculuk aslında. O da tüm insanlık gibi “Ben kimim?” sorusunun peşine düşen bir fani… 

  • Yani hikayeyi tasarlamaya karakterden başladığını söyleyebilir miyiz? 

Benim için her şeyin başlangıcı karakter. Çünkü hikayenin olay örgüsünü kahramanın seçimleri oluşturuyor. O seçimlerin yönünü de arzuları, zaafları, korkuları belirliyor. Benzer konuları ele alsalar da her hikayenin biricikliği de buradan geliyor. 

  • Bu nasıl bir hikaye diye düşünürken aklıma “çılgınca gerçekçi” gibi bir tamlama geldi. Gelgitlerle dolu bir macera zinciri. Özellikle suçlu hissetmek ile vicdan azabı arasında gelgitler… Bu ikisi arasında da bir tartışma var sanki kitapta.

Evet hikayenin temel argümanlarından biri de bu. Gerçekten iyi miyiz? Yoksa kendi konfor alanlarımızdan çıkmadan, hiçbir uyarana maruz kalmadan oturduğumuz yerden ahkam mı kesiyoruz? İyi insan olmak mesai isteyen bir iş. Bu mesai, içindeki kötüyle tanışıp onu ehlileştirdiğin an başlıyor. Biz de yol boyu Ahu, Melek ve Osman’ın şeytanlarıyla tanışıyoruz. Zaman zaman birbirlerinin vicdan sesi olurken zaman zaman da birbirlerini günahlarıyla yüzleştiriyorlar. En nihayetinde üç kurban olarak çıktıkları bu yolda kuyruklar birbirine dolanmış üç şeytan olduklarını fark ediyorlar. 

  • Gündemle bu roman arasında nasıl bir ilişki var? Şimdiki zamanı, birkaç on yılı içine katarak kullanmışsın. Kahramanların hayatında değişmeyen, onları zorlayan şeyler, bizim hayatımızda da değişmeyen şeyler sanki… 

İnsanoğlu her ne kadar kendini yıkıp yıkıp tekrar inşa etse de, harcımız hep aynı. Benzer arzuların, zaafların, isteklerin, korkuların peşinde sürükleniyoruz. Sevilmek, onaylanmak, başarılı olmak istiyoruz. Kitaba fon oluşturan gazete haberleri, televizyonları ele geçiren kadın programları, ana haber bültenleri aslında dünyanın ne kadar kirli ve tekinsiz bir yer olduğunu hatırlatıyor hep, özellikle bunun üzerinde duruyor hatta. Sokak çocukları, atanamadığı için intihar eden öğretmenler, kadın programlarında sıkça karşımıza çıkan toksik aileler… Yaşadığımız dünyanın tekinsizliğini küçük ölçekte bu üçlünün üzerinden ele aldım. Hayatlarında büyüteçle bakıldığında hepsinin var bir trajedisi. Herkes kadar iyi herkes kadar kötüler ama içlerindeki kötüye sahip çıkacak kadar da cesur ve dürüstler.

  • Belki de birbirlerini buldukları içindir bu cesaret. Yani kendilerini onaylayacak, varolduklarını hatırlatacak arkadaşlar buldukları için. Birleşerek kendilerini güvende hissediyorlar… 

Üçünün de bu hayatta kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış. En büyük korkularıyla yüzleşmiş, hali hazırda zaten dibe vurmuşlar. Dolayısıyla çok cesur ve korkusuzlar. Karanlık yanlarını sarıp sarmalıyor; birbirlerini en çok yara aldıkları yerden tamamlamaya çalışıyorlar. İlk defa kendileri olup kabul görmenin verdiği bir özgüven patlaması aslında yaşadıkları… 

  • Birleşmenin getirdiği cesaret sonunda zincirlerini kırmaya varıyor sanki… İnsanın kendi içinde aldığı bir yol var bunu yaparken! Yalnızlıktan kurtuluyorsun, ama sonunda yine de tek başınasın… 

Temelde hepimiz aynı yöne, merkezimize doğru ilerlemeye çalışıyoruz. Tıpkı Osman ve Ahu gibi. Her ne kadar farklı aile yapılarından gelmiş olsalar da ortak bir noktaları var. Aileleri kendi gerçekleştiremediği ne kadar hayalleri varsa içlerine tıkıştırmaya çalışmış. Daha çocuk yaşta ailelerinin devasa hayalleri sığdırmaya çalıştığı çocuk ruhları yamalı bohçaya dönmüş. Ahu annesinin mutsuzluğunu hep kendinden bilmiş. Çocukluğu nedenini kestirmediği bir suçluluk duygusuyla geçmiş. Osman ise okuyup büyük adam olacağına, ailesini kurtarıp saygınlık kazanacağına inandırılmış. Ne var ki okuyup dürüst ve çalışkan bir insan olmanın hayat yarışında onu öne geçirmeyeceğini fark ettiğinde artık iş işten geçmiş. Hayal kırıklıkları dev çatlaklar oluşturmuş ruhlarında. Kalpleri defalarca kırılmış, zamanında müdahale edilmediği için yanlış kaynayıp sakat kalmış. Her ne kadar ulaşmaya çalıştıkları yer Alanya olsa da geçmişin düğümlerini çözüp kendilerine varmaya, ruhlarını tedavi etmeye çalışıyorlar aslında. 

  • Ruhlarındaki yaralara bir tür aile içi şiddet yol açtı diyebilir miyiz? Gelin-kaynana, karı-koca, ebeveyn-evlat, kardeş kavgaları. Öyle kanlı kavgalar değil, ama birbirinin ruhunu yırtan çatışmalar. Acaba aile, başkalarına yönelen maddi şiddeti insanın içinden taşıran manevi bir şiddet alanı mı? 

Kaygılarımızın, korkularımızın, bir türlü peşimizi bırakmayan değersizlik ve yetersizlik hissinin şifreleri çocukluğumuzda gizli. Maalesef çoğu insan, elin kırk kat yabancısına kendi ailesinden ya da çocuğundan daha nazik ve anlayışlı davranıyor. Hayata duyulan öfkeyi, kaybetmekten korkmadığımız kişilerden çıkartma yoluyla rahatlamak çok sık rastalanan bir davranış biçimi. Eğer toksik bir anne tarafından yetiştirilmişsek, doğduğumuz an göbek bağımız kesilmiş olsa da bir ömür annemizin zehriyle beslenmeye devam ediyoruz. Kimileri bu bağı koparma cesaretini gösterirken, kimi ailelerde de bu zehir nesilden nesile aktarılıyor.
 Ahu’nun annesi Ayten, kendi kötü sonla bitmiş hikayesine bir devam filmi çekmeye çalışıyor Ahu’yla. Hayata olan hırsını, öfkesini kaçacak hiçbir yeri olmayan, onun sevgisine muhtaç evladından çıkartıyor. Hikayedeki gelin kaynana çatışmasının en büyük nedeni ise iki kadının da narsist bireyler olması. Narsist bir anne tarafından yetiştirilen Ahu’nun babası Hüseyin, kendisine eş olarak, yine annesi gibi narsist bir kadın olan Ayten’i seçiyor. Tabii tüm bu hengamenin arasında olan Ahu’ya oluyor. 

  • İsimleri nasıl buldun Aybike? Ahu mesela. 80’lerden bir isim gibi geliyor bana bu. Ahu gibi derler ya… 

Ahu tamamen kurgusal bir karakter. Karakteri inşa etmeye başlarken çıkış noktam, bir gözünü kaybedeceği ve bu durumun onu ürkek bir canlıya dönüştüreceğiydi. Tıpkı bir Ceylan gibi. Dolayısıyla evet Ahu ismi koymamın sebebi bu ceylan benzetmesiydi. Ahu’nun babası tıpkı bir belgesel kameramanı gibi, olan bitene müdahale etmeden izliyor kızının yaşadığı psikolojik şiddeti. Annesi Ayten, bir yırtıcı misali tüm benliğini parçalayıp gidiyor. Babaannesi Naciye ise bir akbaba gibi annesinden arta kalanları didikliyor. Sonunda da babaannesi içi boşalan Ahu’yu tıpkı bir av hayvanı gibi duvarına asıyor. 

  • İçinden polis arabası geçmeyen bir polisiye diye düşünmüştüm Kibirli Palmiye ile ilgili. Öyle ki bana Ahu, Osman, Melek yeniden bir araya gelmeliler gibi geliyor. Var mı böyle bir fikir aklında? 

Sadece Kibirli Palmiye özelinde değil, diğer romanlarımla da ilgili okurdan bu şekilde çok fazla geri dönüş alıyorum. Reklam yazarlığını saymazsak uzun soluklu yazma serüvenim senaryoyla başladı. Uzun yıllar senaristlik yaptım. Tabii ki roman ve senaryo birbirinden çok farklı iki disiplin. Roman yazarken her ne kadar senaristliğimin altını kısmaya çalışsam da görsel anlatım kitaplarımda öne çıkan bir unsur. Kibirli Palmiye gerek kurgusu gerekse de hikayesi itibariyle ekrana taşımaya çok müsait bir proje. Her an bir sürprizle karşınıza çıkabilirim. 

  • Biraz da roman yazma süreci üzerinde durmak istiyorum. Bu roman her saniyesi eğlendiren ve akıl çelen bir koşturmaca. Sen de romanı koşturarak mı yazdın? İçinde bir yere yetişme hissi var mıydı? Gelecek seni sıkıştırıyor muydu, yoksa rahat mıydın? 

İşin aslı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda romanın büyük kısmını kafamda bitirmiş oluyorum. Bol bol not aldığım, başka işlerle meşgul gibi gözüksem de tamamen hikayeye odaklandığım, dünyaya, çevremde olan bitene kahramanımın gözüyle baktığım uzun bir hazırlık döneminin ardından başlıyorum yazmaya. İşte o noktadan sonra zihnimin dört nala koşmaya başladığını söyleyebilirim. Yazmak her ne kadar bilincimizle yaptığımız bir eylem gibi gözükse de bilinçdışı ve bilinçaltımızın bir nevi dışa vurumu aslında. Belli bir hissin yörüngesine kapılmış daireler çizerken, tıpkı romanın kahramanları gibi çemberin en dışından merkeze doğru yapılan bir yolculuk. Bilmediğiniz bir duyguyu yazmanız çok zor. Başınıza illa kahramanınızın yaşadığı olaylara benzer şeyler gelmesi gerekmiyor tabii. Bazen izlediğiniz, şahit olduğunuz bazen de yakınınızın başına gelen bir olaydan miras kalmış olabiliyor o duygu. Yazarken size o çok tanıdık gelen his bilinçaltınızda ya da bilinçdışınızda zamanı geldiğinde ortaya çıkmayı bekliyor. İnşa ettiğiniz karakterin kalp kırıklıklarını, günahlarını, mutluluklarını, acılarını ya da tutkularını anlamaya çalışırken mutlaka o kapalı kapılar aralanıyor ve duygu fihristinize kaydettikleriniz gün yüzüne çıkıyor. Çoğu yazar zaten hayatın içinden geçmek yerine hayatın içinden geçmesine izin veren bir yapıya sahip. Kendi adıma yaşarken bir lanet gibi üzerime yapışan empati duygum yazarken bir lütfa dönüşüyor. Kendinizi her defasında yeniden keşfettiğiniz bir terapi gibi yazmak. Belki de bu yüzden bağımlılık yapıyor; yazmadığınız zaman mutsuz, huzursuz bir insana dönüşmenize neden oluyor. Kibirli Palmiye, sert köşeleri olan bir hikaye. Bu köşeleri mizahla yuvarlayıp hikayeyi manasız bir drama boğmadan aktarma yolunu seçtim. O yüzden yazarken de hissettiğim şey yetişme ve sıkışma hissinden çok, çoşkulu bir rahatlama ve arınmaydı aslında. 

  • Kibirli Palmiye, sonunda, bence gelmiş geçmiş en iyi düğüm çözümlerinden birini sunuyor. Yazının sıkışğı anlarda sen düğümleri nasıl çözdün? Mesela Ahu, Osman, Melek, Ayten ve diğerleri. Hangisinde, neresinde sıkışıp kaldığını düşündün? Var mıydı böyle anlar? 

Kitabı yazmaya başlamadan önce her ne kadar hikayenin bütün ana hatlarını tasarlasam da belli esnemelere fırsat verip kahramanların peşine takıldığım anlar oluyor. Kontrollü bir özgürlük hissi bu. Hikayenin duygusundan kopmadan ana yoldan çıkıp patikalara girmek hikayeye derinlik katıp zenginleştiriyor. Tabii ki zaman zaman işin içinden çıkamadığım anlar oluyor ama yaratıcılık kas gibi, ne kadar çok çalıştırır ve kendinizi zorlarsanız o kadar güçleniyor. Karşılaştığınız problemler bu pratiğin bir parçası, hatta olmazsa olmazı çünkü sizi daha yaratıcı çözümler bulmaya itiyor. Çok sevdiğim oyun yazarlarından David Mamet, yazmayı sadece farla aydınlanan bir yola benzetir. O kadar doğru ki. Gideceğiniz noktayı bilseniz de önünüze aniden bir araba çıkabilir; ya da bir köpek yola fırlayabilir. Eğer iyi bir şoförseniz, yolu kazasız belasız bitirirsiniz. Hikayeyi tasarlarken beni en çok zorlayan karakterlerden biri Melek’ti. Saatli bomba gibi, ele avuca sığmayan bir karakterdi. Onu organik bir şekilde hikayeye yedirmek için çözümler ararken kendimi onun renkli dünyasının içinde şeytani oyunlar oynarken buldum. Şimdi düşünüyorum da eğer Melek’e bu kadar kafa patlatmasaydım hikaye siyah beyaza düşerdi. 

  • Üniversitede yazarlık dersi veriyorsun. Şimdiki zamanın çocuklarına. Her şeyin iki satırda geçiştirilmesi gereken bu dönemde uzun uzun yazmaya düşkün birileri var mı hâlâ? 

Olmaz mı? Gençlik gümbür gümbür geliyor. Çok evrensel konular etrafında dolanıp, müthiş yaratıcı hikayeler tasarlıyorlar. Kafalarının işleyiş şekillerine bayılıyorum. Başlarda biraz sıkılgan ve sabırsız olsalar da kendilerine hikayeye kaptırıp yazmanın tadına vardıklarında tutabilene aşk olsun. 

Kibirli Palmiye, bir yol hikayesi. Bir kara roman. Belki bir kara romandan beklenmeyecek denli yaşama sevinci oluşturuyor ve pişmanlıklarla hayatın süremeyeceğini coşkuyla anlatıyor. Aybike Ertürk’ün belki de en çok umutsuzluğun teneffüs edildiği zamanımıza harika bir armağanı. Bazen rüyadan uyanmanın en iyi yolu, çok iyi bir rüya görmektir. Kendinize bir rüya armağan etmekten daha güzeli olabilir mi? 

  • Kibirli Palmiye
  • Yazar: Aybike Ertürk
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 2021
  • Sayfa Sayısı: 280 Sayfa
  • Yayınevi : Destek Yayınları

Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Kısa Klasikler’de Bu Ay: Bir Çift İpek Çorap ve Tefeci Gobseck

Read Next

Yüzüklerin Efendisi’nin Animasyon Filmi Geliyor

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram