AYILMAK YOK! KÖRKÜTÜK OLANA DEK

Druk ne umutsuz ne de umut dolu. Tıpkı hayat gibi. Birleri “Çok sevdim bu renkli hayatı, zorluklarına ve mücadelesine rağmen” diye şarkılar söylerken birileri her şeyi arkada bırakıp ölümü seçiyor.

Dikkat: Bu yazı performansı artırmak için birkaç kadeh içki eşliğinde yazılmıştır. 

Kaybolmuş idealler, tekdüzelik, özgüven eksikliği, günden güne yitirilen üretme ve yaşama tutkusu… Bir kadeh viskiye ne dersiniz? Belki heyecanınızı tekrar yakalamanıza yardımcı olabilir. Peki ya sonra? Danimarkalı ünlü yönetmen Thomas Vinterberg’in, Mads Mikkelsen başrolüyle harikalar yarattığı bol ödüllü filmi Druk, tam da bu konuyu işliyor; alkolün sosyal ve psikolojik etkileri. Sonuç ne mi oluyor? Vinterberg’den beklenecek bir grilik, yani gerçeklik.

TİMAŞ
TİMAŞ

Hepimiz zaman zaman daha rahat sosyalleşebilmek, duygu ve düşüncelerimizi açıkça dile getirebilmek ya da yaratıcılığımızı artırabilmek için alkole ihtiyaç duyarız. İçimizdeki potansiyelin dışarı çıkabilmesi için bir itki gerekir: bir içki. Fakat ne kadar? Bir kadeh? İki ya da üç, dört?..

93. Oscar töreninde yabancı dilde en iyi film ve en iyi aktör ödülünü alan orijinal dilinde Druk, İngilizcede Another Round ve Türkçede Körkütük olarak yayınlanan yönetmenliğini Thomas Vinterberg’in yaptığı ve başrolünü Mads Mikkelsen’ın üstlendiği film alkol üzerine yapılmış en iyi filmlerden. Avrupa’da da ödüle doymayan 2020 yapımı film seyirciye ulaşma açısından pandeminin gölgesinde kalsa da bu sıralar sanat filmlerinin uğrak durağı MUBI’de gösterimde. 

Druk, felsefeden de psikolojiden de uzak değil. Zira Danimarkalı varoluşçu filozof Kierkegaard’ın “Gençlik nedir? Bir rüya. Aşk nedir? O rüyanın mayası…” sözleriyle başlıyor ve insanın kanında yüzde 0,05’lik bir alkol eksikliği ile doğduğu, bu tamamlandığında potansiyelini daha iyi bir şekilde ortaya çıkarabileceği iddiasını ortaya atan Norveçli Psikiyatrist Finn Skarderud’un bu tezini test ediyor. 

BİR ŞEY YAPMALI

Druk, yönetmen koltuğundaki Vinterberg ile Mikkelsen’in ilk bir araya gelişi değil, bu iki isim Jagten (Onur Savaşı, 2012) filmiyle sinemaseverlerden büyük beğeni toplamıştı. Mikkelsen, bu kez Martin karakteri ile çıkıyor izleyici karşısına. Martin, 40’lı yaşlarında heyecanını kaybetmiş, uzun süreli evliliğinde başarısız olmuş, çocukları tarafından bile kale alınmayan bir tarih öğretmeni. Varoluşsal sıkıntılar içinde olduğu onu daha ilk gördüğümüz sahnede gözlerinden okunuyor. Öyle ki sınıfta sandalyesinden kalkmayıp kitaptan okuyarak anlattığı derste bile konuları karıştırdığı, müfredattan uzaklaştığı oluyor. Martin bir gün öğrencilerinin şikâyetiyle gelen veliler sayesinde dönüyor gerçeğe. Sadece mesleki değil, evlilik hayatı da bir bataklığa saplanmış durumda. Bir şeyler yapması gerektiğinin farkına vardığında eşi Anika’ya soruyor: “Ben artık sıkıcı biri miyim?” Yine de o gücü kendinde bulamadığı muhakkak…

Ve bir arkadaş toplantısı yetişiyor imdadına. Aynı okulda görev aldığı öğretmen arkadaşları Nikolaj, Tommy ve Peter ile bir doğum günü kutlamasında bir araya geliyor. Başta “araba kullanacağı için” içmeye dirense de ilerleyen saatlerde direncini yitiriyor. Dayanamadığı içki ise tabii ki Rus votkası oluyor. İçtikçe duyguları arşa çıkıyor, gözleri doluyor ve dili çözülüyor Martin’in. “Neler oluyor” diyen arkadaşlarına “Pek bir şey olduğu yok” diyor, “kimseyle görüşmüyorum.” Aslında sorunlarının artık hayatında hiçbir şey olmamasından kaynaklandığı çıkıyor açığa. Ve bu boşlukta karısı bile hemen her gece “nöbete” kalıyor, yani onu bile göremiyor. 

Aile hayatının da kariyerinin de bir çukurda olduğunu dibine kadar hissettiği mum ışıklarıyla aydınlatılmış bu karamsar sahnede Martin’in ağzından çıkan en acıklı söz şu oluyor: “Nasıl bu hale geldim bilmiyorum.” Hangimiz öylece fırlatıldığımız bu belirsizliklerle çevrili dünya sahnesinde nasıl bu hale geldiğimizi biliyoruz ki? Martin de bilmiyor. Fakat arkadaşlarından biri geçmişi hatırlatıyor, on iki yıl önce bu okula geldiğinde karşısında bambaşka bir Martin olduğunu, araştırma pozisyonu alabilecek ve hatta doktorası için burs isteyebilecek düzeyde olduğunu, herkesin ona gıptayla baktığını anlatıyor. İşte, Kierkegaard’ın bahsettiği gençlik ateşi, o rüya ve o tutku artık çok uzakta.

DOĞUŞTAN HATALI OLABİLİRİZ

Dört öğretmen arkadaş o gece gönüllerince eğleniyor. Aslında hiçbiri Martin’in durumundan daha iyi değil, belki de onda kendilerini gördükleri için bir çözüm arayışına gidiyorlar; onu ve kendilerini tekrar hayata döndürebilmek için. 

Okulun psikoloji öğretmeni Nikolaj ertesi gün Norveçli Psikiyatrist Finn Skarderud’un insan kanında 0,05’lik bir alkol eksikliği ile doğar tezini test etmeye davet ediyor arkadaşlarını. Sunduğu örnekler sağlam, bunlardan biri yüzyılın eskitemediği edebiyatçı Hemingway. Akşam 8’e kadar alkol alıp bütün potansiyelini ortaya koyarak yarattığı şaheserler onlar için bir yol gösterici. Üstelik hiçbirinin hayatında kaybedecek bir şeyi de yok gibi (!) en azından o an için.  Koşullar belli, kanlarındaki alkol oranını gün boyu yüzde 0,05’te tutacaklar ve tıpkı Hemingway gibi akşam saat 8’den sonra yani bir nevi mesai dışında alkol almayacaklar. 

Bu test 40’lı yaşlarına varmış, kimi aile kurmuş, kimi yalnız kalmış ama hepsinin hayatı bir şekilde monotonlaşmış bu dört öğretmen arkadaş için de heyecan verici bir deneyim oluyor. Okulun öğrencilerine koçluk yapan Tommy birkaç kadeh bir şeyler içerek çıktığı sahada zaferler kazanırken, müzik öğretmeni Peter alkollüyken eğittiği korosuyla kulaklara ziyafet veriyor. Öğrencilerinden şikâyet alan Martin ise sınıfı adeta kendine âşık ediyor. Üstelik Martin sadece iş değil aile hayatında da iyileşmeler gösteriyor. Karısıyla belki yıllar sonra ilk kez gerçekten zevk alabildikleri bir tatil ve doruk noktasına ulaşan bir cinsellik yaşıyorlar.

ÇÖKÜŞÜN ZİRVESİ

Fakat en baştan tahmin edilebilir son karşımıza bir şekilde çıkıyor; alkol bir aşamadan sonra artık yetmemeye başlıyor. Skarderud’un yüzde 0,05’lik alkol oranı binde 1,8’e kadar çıkıyor. Özellikle mesleki performanslarının doruk noktasına geldikleri 1.00’lik alkol oranıyla yetinmemeleri insanoğlunun açgözlülüğüne de vurgu yapıyor. İçtikçe başarıya koşan ve başarıya koştukça daha fazlasını isteyen arkadaş grubu adeta çöküşün zirvesine tırmanıyor. 

Son noktaya geldikleri gece yeni bir heyecanla absentlerini yudumlarken Martin, “Artık aileme dönmeliyim” diyerek pes edip gitmeye hazırlansa da en baştan beri kanına işlenen o alkol engel oluyor gitmesine. Montunu giymiş, kapıdan çıkacakken son kez arkasına baktığında dikkatini çeken buzlu absente karşı koyması ayların verdiği alışkanlık sonucu pek de mümkün olmuyor. Dört arkadaş mesleki kariyerlerini bir kenara bırakarak delice eğleniyor o gece. 

Her içkili gecenin sabahı gibi bu da sancılı oluyor, evinin yolunu bile bulamayan Martin komşusunun kapısında baygın bir halde bulunuyor; Nikolaj karısı ve çocukları tarafından terk ediliyor ve tam da o sabah okulda mesai saatleri içinde bazı öğretmenlerin alkol aldığı ortaya çıkıyor. Üstelik bu durumun konuşulduğu toplantıya Tommy körkütük sarhoş bir halde geliyor. Mesleki ve sosyal performanslarını doruğa çıkarmak amacıyla başlattıkları deney bir fiyaskoyla sonuçlanıyor ve deneyi yol açabileceği toplumsal zararlar ve alkolizm tehlikesi nedeniyle acilen sona erdiriyorlar.

Durun hemen kızmayın, filmin anlatmak istediği “içki bütün kötülüklerin anasıdır” değil elbette. Zaten başlangıçta alkolle düzelir gibi olan ancak dozun ayarı kaçınca hepten bozulan Martin ile Anika’nın ilişkisinden de anlıyoruz böyle olmadığını. “Arkadaşlarınla içmen umurumda değil, sorunumuz artık senin aramızda olmayışın” diyor Anika. Peter’in kaygı problemi yaşayan öğrencisi Sebastian’a sınav öncesi bir miktar içmesini önermesi de – ne kadar doğru tartışılır ama – filmin alkolle bir derdinin olmadığını gösteriyor. Ve Sebastian, öğretmeninin sözünü dinleyerek girdiği sınavda Kierkegaard’ı anlatıp başarıyla mezun oluyor.    

HAYAT GİBİ

Ancak elbette bağımlılık yapan her madde gibi alkol de dost değil. Bir kurban istiyor ve aralarından en yalnızını alıyor; Tommy… Burada Thomas Bo Larsen’in adını anmadan geçmek olmaz. Tommy’nin varoluşsal sıkıntılarını espri yeteneğiyle gizlemeye çalıştığı en baştan beri Larsen’in üstün oyunculuğuyla anlaşılıyor şüphesiz. Alkol bu sorunları bir süreliğine perdelese de aslında içten içe çok daha dibe çekiliyor Tommy. Ve yaşamı ona yakışır şekilde görkemli bir sahneyle son buluyor.

Druk ne umutsuz ne de umut dolu. Tıpkı hayat gibi. Birleri “Çok sevdim bu renkli hayatı, zorluklarına ve mücadelesine rağmen” diye şarkılar söylerken birileri her şeyi arkada bırakıp ölümü seçiyor. 

Mads Mikkelsen’ın müthiş final sahnesiyle hafızalara kazınan filmin Leonardo Di Caprio’nun yapım şirketi tarafından satın alındığı ve bir Amerikan versiyonunun çekileceği konuşuluyor. 90’lı yıllarda Dogma 95 hareketini başlatarak Amerikan filmlerinin yapaylığına karşı çıkan Vinterberg’in bu keyifli filmine Hollywood’un göz dikmesi aslında şaşırtıcı değil. Bu da elbette 90’lı yıllardan beri sinemanın belki de ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor. Yeni versiyon nasıl olur bilinmez ama Vinterberg size zaten bir şaheser vaat ediyor.   

ÖNERİ: Filmi izlemeye başlamadan önce evde alkol olduğuna emin olun, yoksa yarıda kesip markete gitmek zorunda kalabilirsiniz.  

ezgihotalak@gmail.com

Latest posts by Ezgi Hotalak (see all)
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

“Duran” 11 Ocak’ta GAİN’de Başlıyor

Read Next

Kaan Elbingil: “Terazimiz vicdansa insanız demektir!”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram