Cem Kertiş’in Kaybolanın Hikâyesi üzerine tersine okumalar

Cem Kertiş‘in Kaybolanın Hikayesi‘nde güçlü betimlemelerle görselliğe yönelmeden, kısa monologlarla içsel sıçramalar yaratarak imlediği coğrafya hepinize tanıdık gelecektir.

Bu yazıya, öykü nedir sorunsalına değil de, öykü ne değildir sorunsalına cevap arayarak başlamak istiyordum. Hayatımızın her hangi bir anında, bazen bizzat içinde bulunduğumuz, bazen de bir şekilde tanıklık ettiğimiz, gördüğümüz ya da görmezlikten geldiğimiz, bize dokunan ya da teğet geçen her olay, durum ya da nesneyi önemli ya da önemsiz olma haline göre sınıflandırarak hafızamıza alır veyahut unuturuz. Tam da bu noktada anlatmaya başladığımızda, öykü, unuttuklarımızın yerine eklemlediklerimizde başlar. Düz anlamda söylersem, anlatı olanın hikâyeye dönüşme hali, çarpıcılığından çok sıradan bir şekilde devinenin içinde saklı olan izlekleri bularak başlar. Dolayısıyla öykü ne değildirin bir anlamı kalmamış, öykü nedir ise gereksiz bir soruya dönüşmüştür.

Daha önce bir başka yazımda belirttiğim gibi, yazar anlattığından çok anımsattığıyla kurar ilişkisini. Ve bu anlamda kendi okuyucusuyla kurduğu ilişki belirginleşmiş olur. Organik değil, inorganiktir bu ilişki. Her ne kadar yazarın ‘ben’iyle, okurun ‘ben’i örtüşüyor gibi gözükse de iki farklı benin toplumsal paydada birbirlerine ilişkilendirilmesi, ortak duyarlılıkların, benzer sorunlara odaklanmanın halidir. Yazar anlatan olmaktan çıkıp hatırlatan rolüne büründüğünde, arkaik çağlardan kalma büyülü pelerinini giyinir ve ortadan kaybolur. Okuyucu, sayfalarda gezinip öyküden öyküye geçerken kişisel macerasına yapılan göndermelerle dolu işaretler ve izlekler ormanında yoluna bulmaya çalışır.

İlk öyküsünden son öyküsüne kadar; Kaybolanın Hikâyesi adıyla bütünleştirdiği öykü zincirinde Cem Kertiş’in yaşamın her alanında birdenbire karşımıza çıkan ve iz bırakmadan uzaklaşan insanların öyküleri benzerlikler gösterse de modern çağın karmaşası içersinde tekilleşen açmazlarla dolu. Anlatımındaki yalınlık ve betimlemeden kaçışlar öykülerin okunmasını kolaylaştırması bir yana, beklenen ama ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen malum sona kolayca ulaşması, onun öykücü olarak gittiği yola doğru izler vermekte.

Her öyküyle ilgili aldığım notların kendi kişisel çıkarsamalarım olduğunu belirtmek isterim. Gerçekliğin yitirilmesiyle yaşanan düşsel dağılmanın dibe çekilmesiyle kurgulanan ilk öyküden (Kız, Mercedes ve Yalnızlık) başlayarak kendi izleklerimle devam etmek isterim.

Şöyle ki; bireyin metalaşması, kullandığı nesnelerle kurduğu ilişkiyle ilintilidir. Nesneye ruh üfleyerek nesneyi içselleştirmek onu gözden kaçırmamıza neden olur. Bu obsesif dağınıklık küçük detayları gözden kaçırmamıza da neden olur. Öğrenilmiş davranış biçimlerinin etkisiyle göz ardı ettiğimiz detayların yarattığı körleşme bütüne bakışımızı da etkiler. İkinci öyküden (Suskunlar) yaptığım bu çıkarsama ile üçüncü öyküye (Ebabil) geçtiğimde kuş izleğinin agorafobiye evirilmesine şahit oluyorum. Yaşlılığın kaçınılmaz olana yaklaşma olduğunu bilmenin huzursuzluğuyla, yalancı çoban öyküsündeki çoban köylü ilişkisinden, kurt koyun ilişkisine evirilen algı dağınıklığının temsilini seyrediyorum. Hemen akabinde sevgiyle nefretin içiçeliğinin insanı sürüklediği çaresizliğin mantıksal bir çözümlemeden çok duygusal çıkışlarla dile getirilişine tekabül eden bir öyküye (Çöplükleri Yiyecek Dolu) geçtiğimi fark ediyorum. Çoğu zaman, farkında olmanın bile tevekküle evirildiği sefalet bilinçdışı bir durumdur. Maddi sefaletin ruhun sefaletiyle tek bağı düşkünlüktür. Çocukluğumuzdan kalan travmaların belli belirsiz etkisiyle oyunda kalmanın kutsandığı ölümsüzlük çağlarından (çocukluk) ilksel olarak uzaklaştığımızda, içine düştüğümüz bazı durumlara gösterdiğimiz tepki de çocuktadır bu anlamda. Beşinci öyküden (Ayna Adam) geçmemi sağlayan bu not altıncı öyküde (Kiraz Ağacı ve Annem) klostrofobik tepkilerimizin kalabalığa karıştığımızda azalmadığına, tam tersi çoğaldığına işaret eder.

Meyhanede yolluk istenmez. Verilir. Bir uğurlama seremonisidir. İstendiğinde verilmesi kibarlıktan değil tecimsel kaygıdandır. Ama yine de gitmek istemez öykü kişisi. Kendisini uğurlayan garsona veda etmez. Ve yedinci öyküde (Çingene) işaret eden ile işaret edilenin iç içe geçtiği darta dönüşür. Ben’e değil o’na işaret eder. Güzellik gösterilendir. Göze kakmadır. İşaret etmez, davet eder. Mülkiyet hazzını okşar. Yakışıklılık mitini besler; narsist bir dibe çekmenin figürüdür aynı zamanda.  Ayna tutar, projektiftir. Son bir yolluk ister. Benzer bir izlekle okuduğum sekizinci öyküde (Armut ve Rüya) rüya izleğiyle karşılaşmam tuhaf değildir. Daha önceki ve sonraki öykülerde sık sık karşımıza çıkacaktır bu izlek. Düz aynadan iç bükey aynaya geçiş gibidir. Detaylar basitleşerek büyür. Unutmak için kötücülleşme halini çağrıştırır. Dolayımlı olarak ötekileşmeyi göze alarak ötekileştirme halidir ki dokuzuncu öykünün (Bizi Keserlerdi) yarattığı çağrışımdır bu ve bir önceki öyküye eklemlenir. Kendi kurallarını koyarak aidiyete baş kaldıran çocukluğun ram olma halidir dokuzuncu öykü. Bu paradoksun bezemeleri sembolik olarak yetişkinlerin dünyasına duyulan hayranlığı simgeler. Altıncı öyküdeki izleklere göndermeyle başka bir durumu anlatır onuncu öykü (Hatır).

Varoluş mitlerindeki egzotik güzellemelerde saklı olan erotizme modernist göndermeler yaparak tabulaştırma edimi gizlidir onbirinci öyküde (Neslihan Abla). Bu şiddetli erimenin yarattığı etki görece olarak hafızaya müdahale eder ve kısmi bir kırılma yaratır. Birçok disiplinde faklı açılımları olan yurtsamanın –Nostalji- kentsel tiksintiye dönüşmesi, aidiyet duygusunun oluşamamasına evirildiğinde on ikinci öykü (Babamın Köyü), geçmiş zaman mitlerinden kalan belli belirsiz izleklerle bir nidaya dönüşür.

Ah!.. Baba mitinin, kral kurban törenlerindeki dişil imgesinin, karadul ve peygamber böceğinin çiftleşme sonrası erkeğini yemesiyle son bulan açlığına dönüştüğüne tanıklık ediyorum on üçüncü öyküde (Yakışıklı Adam). Yazarın, kendiliğinden oluşan tanıklığında aktardığı öykülerdeki sarsıcı olanın anlattığı değil çağrıştırdığıyla ilgilendiğimi söylemiştim daha önce. On dördüncü öyküye (Çirkin Adam) geldiğimde, çoğu zaman önemsemediğimiz, unuttuğumuz bir olay, yer ya da kişinin hayatımızın bir yerinde bir tür yansımayla yeniden nesneleşmesi, sıradanlıktan izleğe dönüşerek anlam kazanması halidir bu. Lekenin resmin önüne geçmesi gibi! Uyaranların etkisiyle oluşan çatışmanın kaçınılmaz reaksiyonu.

Aidiyet yoksunluğuyla, rüya izleğinin yeniden ortaya çıktığı on beşinci öyküde (Kaybolanın Hikâyesi) sıradan olanın gerçeküstü bir tasviri betimlenmektedir. Anne mitinin, ilk kadınla, yani ilk cinsel deneyimle buharlaşması, o muazzam etkinin ortadan kalkmasıyla son bulur. Anne rahmine dönme isteği baş gösterdiğinde bir tersine yönelim başlar ama iş işten geçmiştir.

On altıncı öyküde (İrlanda) karşımıza çıkan bu arkaik durum erkeğin tersine evrimleşmesi halidir aynı zamanda. İnsanın nesne olarak yer aldığı, dış uyaranların kavramsallaştığı modern çağ mitlerinin başında gelen aşkın, tercihlerimizin kaderimiz olduğu göndermesine evirilen on yedinci (Beklerken Onu) öyküden de geçmiş bulunuyorum haliyle.

Sıradan bir tanışmada, bir insana duyulan sıradan bir ilginin yüceltilmesinin saplantıya nasıl dönüştüğünün anlatıldığı on sekizinci öyküde (Kıskanç Kedi), ruhsal boşluğun insanı nasıl saldırıya açık hale getirdiği anlatılır. O boşluk dışa doğru taşmaya başladığında olur tüm bunlar. Önceki öykülerin yarattığı çağrışımlar böylece doğrulanmış olur. Tutkulu bir bekleyişin nesneleşmesiyle, hayal kırıklığına dönüşen yüklemlerin gece izleğine atfedilişi de bundandır.

Hangi kanalla olursa olsun tanıklık ettiğimiz acıların ilk etkisi geçtiğinde yaşadığımız umarsızlık savunma içgüdüsünün sonucudur. Kişisel bir şeydir ama toplumsal bir hastalıktır. Umarsızlığın içindeki çaresizlik, sembolik tepkiler vermemize neden olsa da, sorumluluk duymamıza rağmen bireysel kaygılarla geri çekilme pozisyonuna düşmemize neden olur. Ötekileştirmenin, ötekileşme demek olmadığını bilmeden, yerel bir uyaranla kendimizi tedavi ederiz. On dokuzuncu (Buzdolabı) öyküde anlatılanın daha önceki öykülerden farklı bir yerde durması, onlardan bağımsız olarak ele alınmasını gerektirmez. Tam tersi içiçeliğini arttırır.

Farklılığın kabul görmesi sıradan olanla, anlaşılabilir sembollerle süslenmesiyle mümkündür. Yirminci öyküde (Allah’ın Emri) gözlemlediğim ya da bende yarattığı çağrışım budur. Ve böylece farklılık sıradanlaşır.

Kayıp olanın peşinde koşarken, ona dair izlekler buluruz. Bu izlekler her ne kadar yitik olanı tam olarak anlatmasa da, çağrışımlar yaratarak tasvip ederiz. Bunlardan biri de nesneyi kişileştirmedir. Yirmi birinci öyküde (Pencerenin Ardındakiler) yinelenen rüya izleğinde de tam olarak bu durum gizlidir. Her ne kadar gerçeküstü bir akış olsa da çoğu zaman rüyalarımızdaki gerçeğin bükülmüş hali yaşamımızı kaplayan nesnelerin tasvirinden ibarettir. Unuttuğumuzu varsayarak bir başka rüyaya ötelediğimiz bu ajitasyon, asidik etkisini sürdürür.

Yirmi ikinci öyküde (Buruk) benzer bir yöntemle yazılmıştır. Ezberlenmiş davranışların, fotoğraf etkisi yaratan dış uyaranlarla bozulması, rol ya da ışık çalmayla eş değerdir. Yirmi üçüncü öyküdeki (Ölüler Şişmanlamaz) kumru izleği her ne kadar öğrenilmiş bir edimi simgelese de, ezber bozan bir yapıdadır. Bir sonraki öyküde (Platin Saçlı Kadın) yer değiştiren süpürge ve kaşık izleğine evrilir. Çaresizliğin etkisinden sıyrılıp yarattığı güçle intikam alma edimine dönüşmesi ender görülen bir durumdur. Çoğu zaman edilgenliğe evirilen çaresizlik, bazen bir başkaldırı olarak çıkar karşımıza. Ebeveyne duyulan nefretin işlendiği yirmi dördüncü öyküde (Platin Saçlı Kadın) nefretin tutkulu bir sevgiye dönüşmesi, açlığın kıtlık sendromuna dönüşmesi benzerliğini işaret etti bana.

Yirmi beşinci öyküden (Tütünden Bebekler) hareketle aldığım notta çocukluğun kırılmasına neden olan adanmışlık öykülerindeki kurban ile sunağın iç içe geçme haline dikkat çekmek isterim. Sunak bir kapı, kurban ise anahtar bu durumda. İkisinin de içinde bulunduğu tapınak, tapınağın içinde yapılan seremoni sunağın kirlenmesi, adağın çürümesi, adanılanın yüceltilmesiyle son bulur. Tapınak, kan ve tütsü kokar. Ayin bitmiştir. Modern çağ kurban törenlerine baktığımızda gördüğümüz şey de farklı değildir. Olması gereken ile hemen olması gereken yer değiştirmiştir. Çocukluktan hareketle oluşturulan sondan bir önceki öyküde (Sevmek Uzak Bir Hikâye) özgüven eksikliği yaratan sevgisizlik üzerine kuruludur. Sevilmeyen sevmeyi bilemez, der gibidir. Dolayımlı olarak, sevenden nefret eder; çünkü yaşamadığı bir sevgiye duyduğu özlemle, paranoyakça yaklaşmaktadır karşısındakine. Bu, son öyküde (Çocuk Rüyası), belirsizliklerin bir başka belirsizlikte anlam bulması haline tekabül eder. Sevginin iyilikte yücelmesi, kötülükte son bulma halidir bu. Gerçekte olması gerekenin ne olduğuna duyulan şüphedir. Saf iyilik saf kötülükle aynı kumaştandır oysa. Sevgide nefrete gönderme yapılmasının yarattığı kırılma hali, travmatik bir etki yaratır. Bağışlanma arzusu baş gösterdiğinde suç çoktan oluşmuştur. Bağışlanma halinin mucizevî etkisiyle geçici bir esrime yaşanır. Kötülük iyilikle iç içe geçer ve grinin saflığı belirginleşir.

Yazının başında da söylediğim gibi; benim için öykünün gücü anlattığından çok anımsattığın da saklıdır. Her öykünün içindeki izleklerin birbirine sıçrayarak belirginleşmesi, anlatılanın çarpıcı kılınmasından çok hatırlatılanın belirginleşmesine neden olur. Buradan hareketle yazarın, sıradan öyküleri işaret edilenden çıkartıp işaret edene dönüştürmesine tanıklık ederiz. Milyonlarcasının yaşandığı bu sıradan öykülerin, anlatılış nedeni de budur belki. Felsefeci, eğitmen ve yazar olarak karşımızda duran Cem Kertiş’in Kaybolanın Hikâyesi’nde, daha önce Yüzümdeki Sende oluşturduğu kaotik izleklerin benzerlerini görmemiz şaşırtıcı değildir. Öykü de şiir gibi uçucudur. İzleklerini bırakır ver buharlaşır. Bir kere daha geri dönüp okuduğumuz da anımsattığı; kışkırtıcı, sahici bir duyguysa anlamlandırma üzerine kurulmuş kaba, ajitatif benzerlerinden uzaklaşır ve işaret ettiğine bir kere daha bakmamıza neden olur. Son olarak, Kaybolanın Hikâyesi bu anlamda öykü anlatmanın dışına çıkar. Sorumluluğunun bilincinde olarak Cem Kertiş naif bir kuşlama yapmıştır. Bu öykü zincirinde, bundan sonra yazacakları hakkında da ip uçları vermektedir.

Güçlü betimlemelerle görselliğe yönelmeden, kısa monologlarla içsel sıçramalar yaratarak imlediği coğrafya hepinize tanıdık gelecektir.

Hamiş: Kısa bir yazıda uzun uzun anlatmanın imkânsızlığıdır öykü. Arkaik çözümlemeler yapmaktan çok girişe işaret eder. Bundan sonrası okuyucuya kalmıştır.

  • Kaybolanın Hikâyesi
  • Yazar: Cem Kertiş
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: 2018
  • Sayfa Sayısı: 112 Sayfa
  • Yayınevi: Manos Kitap

0 Reviews

Write a Review

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Turgut Toygar

Read Previous

Ekonomi; kölelere zincirini sevdirme ilmi

Read Next

İsveç Akademisi’nden Kürt edebiyatçı Fırat Cewerî’ye ödül

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *