PINAR DENİZ, AŞK 101 VE NETFLİX’TEKİ TÜRKİYE

Faba Kahve

Aşk 101 de çok izlensin, oyuncuları da beğenilsin ve Türkiye’de bizim yazdığımız gerçek hikayelere de uluslararası platformlarda yer verilsin ki, Türkiye’deki edebiyat gücü oyunculukla birleşerek başarıya ulaşsın.

Netflix’te yayınlanan tüm Türkiye işleri çok önemli. Biz dünyayı izlerken, dünya da böylece bizi izliyor. Aşk 101 de bir gençlik dizisi olarak bu noktada önemli. 24 Nisan’da vizyona giren dizi Türkiye’de hala 1 numarada. Dünyada da ciddi izlenme oranları elde etti. Dizideki tüm oyuncuları çok beğendim. Aynı şekilde yönetmen de, sanat ekibi de, senaryo da gayet iyiydi. Ay Yapım da her zamanki gibi üzerine düşeni gerçekten nitelikli şekilde kotararak, en iyi yapım şirketi olduğunu bir kez daha ispat etti. Ben Netfix’in Türkiye’deki sinemaya uygun yüzlerce gerçek hikayeyi dünyaya aktarmasını da çok arzuladığım için meseleye farklı baktım. Aşk 101 de çok izlensin, oyuncuları da beğenilsin ve Türkiye’de bizim yazdığımız gerçek hikayelere de uluslararası platformlarda yer verilsin ki, Türkiye’deki edebiyat gücü oyunculukla birleşerek başarıya ulaşsın.

TÜRKAN ŞORAY’DAN DAHA GÜZEL KADIN

1960’lı yılların başında Türk sinemasının tek ve en büyük merkezi Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde senarist-yönetmen Hulki Saner, az önce girdiği iddianın kazanını olmak için pür dikkat gelen geçen kalabalığa bakıyor. Tüm yönetmenlerin, kameramanların, senaristlerin ağzından çıkan tek laf

 
KitapEki
KitapEki

“Şu yeni oyuncu Türkan Şoray ne güzel bir kadın.”

Sadece bir kadın oyuncunun bu kadar yüceltilmesi ve güzelliğinin dillere destan olmasının insanın abartma huyunun sınırlarına vardığı ve bir övgü salgınına dönüştüğü fikrini canlandıran Hulki Bey ise, isterse İstiklal Caddesi’nde Türkan Şoray’dan daha güzel bir kadını anında bulabileceğini söylüyor. Türkan Hanım’dan daha güzel bir kadının yaratılmadığı konusunda hemfikir sinemacılar ise böylesi bir iddianın yorgunluk ve zaman kaybı olacağı konusunda da aynı görüşü paylaşıyor. Fakat arkadaşları Hulki Bey’i kızdırmaktan da geri durmuyorlar. Sinemacıların bu günlük eğlencesi bir anda gerçeğe dökülüyor. Hulki Bey,

“Şimdi size Türkan Şoray’dan daha güzel bir kadın bulayım da, görün” diyerek hışımla sinemacıların bürolarının bulunduğu handan aşağı koşuyor.

Soluk soluğa indiği İstiklal Caddesi’nde hava çok güzel. İlkbahar güneş ne yakıyor, ne üşütüyor. Fakat şehrin havası, kararsızlığı ile meşhur olduğundan ve meteoroloji istasyonları henüz o yılarda gün içindeki kısa hava değişimlerini yapabilecek tahmin imkanına erişmediğinden, herkes tedbirini sıkı giyinerek almış. Hulki Bey, nefesini toplamaya çalışırken, bir yandan da dikkatle Beyoğlu keşmekeşini izliyor:  O günlerde daha araç trafiğine kapatılmamış İstiklal Caddesi, Karaköy’e ulaşım için en önemli geçiş yolu. İnsan ve yük taşıyan araçlar, el arabası ile geçen satıcılar, alışverişe çıkan çiftler, mağaza vitrin bakma telaşındaki genç kadınlar. Bu kalabalığın içinde aradığını bulmak ve onu kaybetmemek de çok güç.

“Ben bu kalabalığın içinde aradığımı nerden bulurum” diye düşünürken, bir mucize oluyor. Daha caddeye ayak basmasının üzerinden otuz saniye geçmeden kırmızı deri manto giymiş, esmer ve harikulade güzel bir genç kadın İstiklal Caddesi’nin tüm ışığını üzerinde toplayarak Taksim’den Tünel istikametine doğru yürüyor. Bir an genç kadınla yüz yüze geliyorlar. Kahverengi gözlü, siyah saçlı, parlak buğday tenli, yuvarlak yüzlü, sağ yanağında kalemle çizilmiş gibi bir beni olan bakışı yüreğe, duruşu ruha, yürüyüşü kadere dokunan bir güzellik Hulki Bey’i çarpıyor. Hem kadının aurası hem pasajdan koşarak inmenin yorgunluğu nefesini keserken, ha gayret merdivenleri tırmanıp az önce iddiaya girdiği yönetmen arkadaşını kolundan tutup, caddeye getiriyor. Ve ona:

“Al işte Türkan Şoray, Türkan Şoray diye diye tutturdunuz. Bak sana ondan da güzel bir kadın buldum. Tam film artisti olmak için doğmuş. Şu duruşa, şu yürüyüşe, şu endama, şu güzelliğe bir bak,” diyor.

Yönetmen arkadaşı Hulki Bey’in eliyle işaret ettiği ve bir vitrindeki ayakkabılara bakan kadına bakıp,

“Yahu alemsin, bu zaten Türkan Şoray” dedikten sonra bir kahkaha patlatıyor.

EVLERE KAPANINCA

Bu olay 1960’larda değil de sosyal medya ile sıradan insanların dahi binlerce fotoğrafına anında erişebildiğimiz günümüzde gerçekleşseydi, tarihe mal olan böyle bir anı Yeşilçam’ın kayıt defterine girer miydi? Teknolojinin bize kattıkları kadar sosyal hayatımızdan alıp götürdükleri daha fazla kuşkusuz. Ama bu Yeni tip Koronavirüs denilen bulaşıcılığı diğer koronavirüs tiplerine göre 1000 kez yüksek olan illet nedeniyle hepimiz evlerimize kapandığımızda, teknolojinin yardımına daha çok ihtiyaç duyduk. En çok sarıldığımız ve hızlıca tükettiğimiz şey de, sinema sanatı oldu. Ne de olsa eleştirmeni ve roman/öykü yazarı olarak alanım olan edebiyatla uğraşmak, okur için de ciddi bir anlama ve yorulma performansı gerektirdiğinden, en çabuk tüketilecek sanat dalı olarak geriye sinema kalıyor. Netflix gibi dünyanın 190 ülkesinde gösterimde olan bir ortak platformda yayınlanan işler de, bu karantina günlerinde tüm dünyanın koltuğuna oturduğu sinemaya dönüştü.

NETFLİX ÖNEMLİ

Uzun yıllar önce tiyatro yapmış, bunu profesyonel olarak konservatuar mezunu ve bir devlet kurumunda oyunculuk yaparak, yanında da oyun yazarak sürdürmek istemiş ben, roman ve öykü yazmanın cazibesini görünce bu oyunculuk ve senaryo işlerini hayat izin verirse sonra yapmak için ertelemiştim. Fakat ne sinema eğitimi almaktan ne de arkadaşlarımın ödev için de olsa filmlerinde ara sıra oynamaktan geri durmamıştım. Şimdi romanlar kurarken, bazı metinlerin ancak senaryo olabileceğini bilerek onların ileride yazılmak üzere notlarını alıp, oyuncular neler yapıyorlar diye kardeşimde İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncusu olduğu için ilgimi bu alanda hiç kesmedim.

Hem karantina günleri, hem oyunculuk ve kimlerin nasıl senaryolar yazdığını incelemek, hem de oyunculuğunu güzelliğinin bir adım önünde tuttuğum Pınar Deniz’in işi olması nedeniyle Netflix’te yayınlanan Aşk 101’i izledim.

NE MONİCA NE MARGOT

Ben, uzun zamandır yeni oyuncuları izlerken hangisinin kariyerinde ne noktaya geleceği konusunda da kimseye açıklamadığım için suskun kehanetler ürettim. Burada bir parantez açmak gerek. Bir oyuncunun oyun gücü onun tüm yeteneğinden bağımsız olarak Tanrı’nın bahşettiği fiziksel özelliklerinden geliyor. Oyuncu vücudunu enstrüman gibi kullandığı için güzelliği, çirkinliği, kusurları, kusursuzlukları, mimikleri, eksiklikleri, fazlalıkları onun oyununun bir parçası oluyor. Daima güzel kadınların oyunculuklarının güzelliklerinin gerisinde kaldığını düşündüm. Sinemada onların yüzünü ve vücudunu izlerken, o kadınların bizimle beraber olmasını (illa ki bir seks fikri olmadan) düşlemek işin doğasında var. O nedenle de tıpkı en iyi romanlarının gölgesinde kalan yazarlar gibi, güzel oyuncuların da farklı performanslarının hele ki sosyal medyadaki müritlerinin her şeyi toza dumana katan gümbürtüleri ve kalabalıkları nedeniyle geride kaldığını gördüm. Pınar Deniz, bence son dönemde değil Türkiye’de dünyada en ön planda olacak kadın oyunculardan biri. Dediğim gibi kendisinden ayrı düşünemeyeceğimiz fiziksel özelliği hele ki Netfix gibi uluslararası platformlardaki başta uluslararası yapımlarda rol almaya çok uygun. Pınar’ın başta edebiyat klasikleri olmak üzere ona da çok yakışacak ters rollerde seri katil ya da şizofren gibi başat rollerin de üzerinden gelebilecek hem yeteneği hem aurası var. Son dönemin güzel kadınları hep güzelliklerini sergiledikleri yapımlarda rol aldı. Monica Bellucci, Tanrı’nın boş vaktinde özene bezene yarattığı bir afetti ve sinemada başta o tecavüz sahnesiyle meşhur İrreversible olmak üzere tüm filmlerinde erotik-porno arası ‘sanatsal’ rollerde gördük, fakat sinema tarihine damga vuracak bir iş yapmadı. Bir vakitler Jodie Foster bu iş için bizi çok umutlandırdı fakat o da sinemadan kendini de izleyici de soğutacak denli hayli uzak kaldı. Ve birçok rolün üstesinden gelme şansını eliyle itti. Yine de Foster, gelmiş geçmiş en iyi üç kadın oyuncudan biridir. Öte yandan Charlize Theron bu ters köşe oyunculuğu birkaç kez deneyip Oscar’a da ulaştığı Cani filmiyle bize kendini gösterse de, ben bu alanda Nicole Kidman’ı Gözü Tamamen Kapalı, Saatler ve İnsan Lekesi filmleriyle baş tacı olarak görüyorum. Hele Hollywood’un bugünün en güzel sınıfına soktuğu Margot Robbie’nin bu alandaki Suicide Squad çalışması ise bir piyasa işi felaketinden başka bir şey değildi.

Pınar Deniz’in hem oyunculuğu, hem fiziksel özellikleriyle bu yabancı yıldızlardan hiçbir eksiğinin olmaması üstelik Aşk 101’de özellikle de parmağının kesilmesini anlattığı rüya sahnesindeki tüyleri diken diken eden Meryl Streep vari oyunculuğu şapka çıkarılacak cinsten. Tamam çok güzel bir genç kadın, hayranları da çok fazla, dizilerden teklif yağıyor, filmlerden de. Ama hepimiz bir gün bir hayale dönüştüğümüzde geride, insanları ne denli etkiyebilen işler bıraktığımız kalacak. Yoksa geride gençlik ve yaşlılık fotoğraflarını bir ara koyan sosyal medya kullanıcılarının bir zamanların süper güzel yıldızlarının yaşlanınca yer çekimine ne kadar yenildiği ile ettiği alay ikonu olmak tabi ki kaçınılmaz, eğer sadece bir oyuncu güzellik ikonu olarak görürsen o başka. Ben Pınar’ın Türk olmasa da yine hakkında yazı yazardım güçlü oyunculuğu için. Yüz, ses ve mimik uyumu sinemaya çok yatkın. Ve bana romana-hikayeye ve eleştirilerine de ara ver, senaryo yaz dedirten bir aurası var. Bu benim gizli bir hayranlığımın açığa çıkması da değil. Ben öyle güzel ve yetenekli bir kadına yazılarla kur yapmayacağımın farkında olacak kadar haddimi biliyorum. Ama bir şey var ki, söylemeden olmaz. O Pınar Deniz’in önümüzden İstiklal Caddesi’nden geçişini bekleyip de ‘Bak Pınar’dan daha güzelini buldum’ diye yine onu işaret edeceğimiz bir hatıra yaşamamıza şu an karantina nedeniyle imkan yokken ve hazır kendisi oyunculuğu ile arzı endam ederken, şimdi ben onun için başka yazarlar da Mert Yazıcıoğlu, İpek Filiz Yazıcı, Kaan Urgancıoğlu, Kuilay Aka, Alina Boz ve Selahattin Paşalı için de yazsın ki Sezar’ın hakkını tam verelim.

TÜM OYUNCULUKLAR ŞAHANE

Aşk 101 günümüzden yirmi iki yıl önce 1998’de İstanbul’daki bir lisede okuyan Kerem (Kubilay Aka), Sinan (Mert Yazıcıoğlu), Eda (Alina Boz), Işık (İpek Filiz Yazıcı) ve Osman (Selahattin Paşalı) adlı öğrencilerin hikâyesini ele alıyor. İstanbul’daki harabe bir köşkte yarı yatalak dedesi ile yaşayan alkolik-filozof Sinan, okulda öğretmenleriyle aşk yaşamaktan çekinmeyen Eda, okulun basketbol takımının yıldızı fakat asabiyet sorunları olan Kerem ile hali vakti yerinde aileye mensup bulunmasına karşın her türlü ticaretten para kazanmayı şiar edinen Sinan’ın başı okulun disiplin kurulu ile derttedir. Aslında okulun müdür yardımcısı ile kanlı bıçaklı düşman olan “çete” her geçen gün eğitim hayatlarının sonlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Çünkü okuldan atılmalarını sağlayacak oy birliğini gerçekleştirmeye çalışan müdür yardımcısı, her seferinde Burcu öğretmenin (Pınar Deniz) koyduğu muhalefet şerhi ile bu emeline ulaşamaz. Ama Burcu’nun tayininin gelmesi, çetenin işini zora sokar. Son oylamada on bire karşı bir oy ile okuldan atılmaktan kurtulan çete, çare olarak Burcu öğretmenlerini âşık ederek kendi eğitim hayatlarının devamını garantiye almaya çalışır.

Bir kadını hiç tanımadığı bir erkeğe âşık etme planları yaparken de okula Kemal (Kaan Urgancıoğlu) adlı eski sakat basketbolcu şimdi koç olan öğretmenin gelmesiyle bizimkilerin planı devreye girer. Okulun (bir zamanlar benim de yaptığım) öğrenci temsilciliği görevini yürüten Işık adlı ismi gibi pırıl pırıl başarılı ve aşka inanan öğrencinin de çeteye dahil olmasıyla meseleye katılması olayları hızlandırır.

Işık hariç her biri ailesiyle sorunlar yaşayan Sinan, Eda, Osman ve Kerem’in yaşadıkları aşk karşıtlığı profesyonel çöpçatanlıkla birleşirken Burcu’nun özel hayatına yaptıkları müdahale, daha sonra geri dönülemez bir noktaya evrilir. Ve sekiz bölümlük dizide ortaya izlenmeye değer bir komedi ortaya çıkar.

SANAT GERÇEKLİĞİ BAŞKA

Aşk 101 vizyona ilk girdiğinde, sosyal medyanın sivri dilli fakat Netflix’in de doğrudan izleyici kitlesi yani müşterisi olan kesimden aldığı en önemli eleştirilerden biri, dizinin 1998 yılının Türkiye’sinden hiçbir iz taşımıyor olmasıydı. Dizinin popülerliği arttıkça eğitimciler dahil aldığı ikinci eleştiri ise dramanın ilk bölümünde hoca dövmek ve hoca ile öpüşmek, okulu yakmak gibi “suçlar” karşısında öğrencilerin okuldan atılması için on iki öğretmenin oy birliğinde bulunması türünden bir disiplin yaklaşımının doğru olmadığına ilişkindi. Yorumlar böylesi bir okul dünyasının Türkiye’de olmadığına yönelikti. Eğer Netflix, bir Türk şirketine (ülkenin en büyük televizyon drama şirketi Ay Yapım’a) kendi platformunda yayınlanacak bir gençlik dizisi sipariş ediyorsa bu dizinin hiç kuşkusuz 190 ülkede neredeyse Türkiye’de izlendiğinde elde edilecek tadı verecek şekilde üretilmesi gerek. Bu yüzden Aşk 101 dizisinde olaylar, 1998 yılında geçmesine karşın Türkiye’nin sosyal medyasında dizi yayınlandığı anda eleştirilerin ilk konusu olan “Ama o döneme ait hiçbir iz içermiyor,” eleştirisi geçerliliğini yitiriyor. O dönemin hareketli siyasi ortamı, kötü ekonomisi ve berbat özel televizyon yayıncılığının yani o döneme ilişkin belirgin izlerin dizide yer almamasının nedeni, Netflix evrenindeki “evrensel” olma halinin yansıması.

Karakterlerinin dizi senaryosunun temelini oluşturan okuldan atılmalarını gerektirecek “aşırılıklarının” gerçek hayatta çoktan onları okuldan atacak suçlar oluşturması da sinema gerçekliği ile izah edilebilir.  Sinema gerçekliği de tıpkı roman gerçekliğine benzer. Gerçeği tamamen gerçeğe bağlı kalarak anlatma iddiasındaki biyografi filmlerinde bile olay ve kişilerin durumu, yaşandığı hali ile sinemaya aktarılamaz. Zaten bunu ancak güvenlik kameraları yapabilir. Sinema bir sanat dalı olduğu ve sanatta gerçekler sanat gerçekliğine dönüştüğü için durum değişir. Sanat gerçekliğinde hayat gerçekliği farklılaşır, dönüşür ve yeniden yorumlanır. Bir trilyon adet kum tanesine ilişkin yapılan filmde tek bir kum tanesi bile yönetmen ya da senaristin bakış açısı ile değişse bile bu sanat gerçekliği olur ve olması gereken medyana gelmiş demektir. Bu yüzden Aşk 101’in evrenine bu şekilde gerçekliğe aykırılık suçlaması yapmak, aslında sanatla iddialaşmak anlamına geliyor.

KARA KÖPEĞİN SIRRI

Edebiyat eleştirisi yaparken de çok dikkat ettiğim nokta, metni okumayanlar için romanın sonunu anlatmamaya yönelik oluyor. Bugün de Aşk 101 dizisini izlemeyenler için karakterleri saçıp dökerek ya da dramanın finalini açıklayarak bir beddua seansının öznesi olmaya niyetim yok. Ancak diziyi çok dikkatli izlediği öne süren sosyal medya eleştirmenlerinin daha ilk sahneden sınıfta kaldığını da dile getirmek gerek. Işık karakterinin 2018 yılında olayın ana mekânlarından olan İstanbul’daki harabe yalıya geldiğinde kimsenin yaşamadığı mekânda bağlı olan siyah renkli bir köpeği okşayıp onu bağından çözmesi dramanın daha başından derin anlamlar taşıyacağının göstergesi. Çünkü bu tür dramalar gençlik öznesi üzerinden onların aileleri, öğretmenleri ve sosyal hayatları ile bir anlatı sunma iddiasını taşır. Aşk 101 de tamamen bu iddia üzerine oturmuş bir drama. Işık karakterinin olgunluk halini canlandıran Bade İşçil’in köpeği, siyah renkli köpeği çözmesinin sinemasal bir anlamı var. Siyah renkli köpek, psikolojide genellikle takıntı ve hastalıklı düşünceleri anlatmak için kullanılır. Bu sahnede çözülen köpek de dramada bana genç karakterlerin sorunlarını çözeceğinin işaretini verdi.

BAŞKA HİKAYELER DE ANLATSIN

Aynı zamanda Ay Yapım’ın başta Çukur olmak üzere pek çok dizi yapımında dünyada ikon haline gelmiş sinema metinlerine yapılan göndermelerin esinlenmeler denilecek kadar yoğun var olduğunu Aşk 101’de de gördük. Dizinin son bölümünde Burcu öğretmenin, yani dizinin güzellik ve zarafet abidesi Pınar Deniz’in öğrencilerin okuldan atılmaması için gereken oy çokluğunu sağlamak adına giriştiği Oscarlık yöntem 12 Öfkeli Adam filminin özeti gibiydi. Gerçi bugün sinemada ve edebiyatta kullanılmayan kalıp kalmadığı için bu tür ikonlara yapılan göndermelerin esinlenme değil selamlama olduğunun da altını çizmek gerek. Dizinin bütün öğrenci aileleri tarafından genç iletişimi noktasında izlenmesi, ayrıca aşk konusunda kafa karışıklığı yaşayanlarca da tercihlerin farklılığı anlamında yeniden değerlendirilmesinde fayda var. Son bir not: Umalım ki Netflix, Türkiye’de sinema diline aktarılabilecek sayısız hikâye hakkında, kendi evreninin de sınırlarını yeniden belirleyerek biraz daha yerel konuları evrensel dille anlatmak için fırsat sunar. Hatta bu işe oldukça hevesli yazarların sadece popüler olanlarını değil, nitelik peşinde koşanlarıyla da iletişim kurar ve bu kıymetli oyuncular, yapımcılar ve yönetmenlerle daha nice diziler yapar.

Kitap Eki Dergisi

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Erdinç Akkoyunlu

Önceki Yazı

Açlık Oyunları’nın Dördüncü Kitabı İçin Geri Sayım

Sonraki Yazı

Doğanın Ruhunu Dile Getiren Bir Roman: YerKuşAğı

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *