GEÇMİŞTEN BUGÜNE, BİREYDEN TOPLUMA UZANAN BİR ROMAN: RUHUMUN ACELESİ VAR

Roman bir pencere önünde, çelişkili düşünceler içerisindeki Nilüfer’in hikâyesiyle açılıyor. Nilüfer’in hamile olma ihtimali ile bebeği doğurup doğurmama konusunda yaşadığı ikilemleri yansıtırken, Nilüfer’in evliliği ve kocası Cemal’e dair ilk ipuçları da veriliyor.

Aile kavramı, anne-baba-çocuk ve eşler arasındaki ilişki yaşanılan dönem ve zihniyetler ne kadar dönüşse ve değişse de insana ve aile ilişkilerine dair bazı noktalar aynılığını korumakta ve sorunlar hep sürmektedir. Doğrunun insandan insana göreceliği gerçeğinin yanı sıra herkesin kendi açısından haklı, karşı tarafın gözünde haksız olduğu insanlar/aile bireyleri arasındaki ilişki sarmalı/çözümsüzlüğü eserin düşünsel temelini oluşturmaktadır.

Uzun yıllardır yazınla uğraşan Leyla Serpil’in beşinci kitabı Ruhumun Acelesi Var (İzan Yayıncılık, 2022) Nisan ayında okuyucu ile buluştu. Hem öykü hem roman türünde eserler veren yazarın Özgürlükle Ölümün Öpüştüğü An, Savruluş ve Şşşşt kitapları Bilgi Yayınevi, Kar Kokusu ise İzan Yayıncılık tarafından kitaplaştırıldı. Tasarımı Orkun C. İzan’a ait kapaktaki yarım aralanmış kapıdan içeri girdiğimizde büyük ozanımız Nazım Hikmet’in dizeleri karşılıyor bizi. “Anlamak sevgilim, o bir müthiş bahtiyarlık / Anlamak gideni ve gelmekte olanı.” 

TİMAŞ
TİMAŞ

Roman bir pencere önünde, çelişkili düşünceler içerisindeki Nilüfer’in hikâyesiyle açılıyor. Nilüfer’in hamile olma ihtimali ile bebeği doğurup doğurmama konusunda yaşadığı ikilemleri yansıtırken, Nilüfer’in evliliği ve kocası Cemal’e dair ilk ipuçları da veriliyor. Genç ve çok güzel bir kadın olan Nilüfer,  doğduğu kasabadan kurtulup büyük şehirde dergilerdeki gibi ışıltılı bir yaşam sürmek için bir araç olarak gördüğü evliliğinde ve kocası Cemal’de aradıklarını bulamamıştır. Cemal karısına aşırı düşkün, işinde başarılı ama Nilüfer’in deyimiyle albenisi, karizması olmayan biridir. Nilüfer bebeği isteyip istemediğinden emin değildir ama sonunda, belki oğlu olursa yaşamına yeni bir anlam katabileceği ve kendini çevreye ispatlayacağı düşüncesiyle bebeği doğurmaya karar verir. Yazarın ilk sayfalardan itibaren sözü eğip bükmeden, yalın cümlelerle, okuru fazla zorlamadan roman kişilerinin yaşamına dâhil ettiğini görüyoruz.  

Romanda iki ayrı anlatı tekniği kullanılmış. Üçüncü tekil anlatıcı tarafından aktarılan olay örgüsü, “Defter” adı verilen birinci tekil şahıs anlatısıyla devam ediyor. Bu ikili anlatı tarzı yazara ve elbette okura olayları çok taraflı olarak gösterme / görme olanağı sunuyor.  Geçmiş, gelecek ve bugünün bütün kıvrımlarına hâkim üçüncü tekil anlatıcının yanı sıra, roman kahramanı Aydan’ın gözünden ve tanıklığından aktarılan bölümlerde daha içerden bir bakış yakalayabiliyoruz. “Yoksa Bebek mi?” başlığıyla başlayan diğer kolda anlatıcı Aydan, kızının hamile olduğunu öğrenip, çocukken ve genç kızken tutamadığı günlüğü anneanne olmanın mutluluğu ile yazmaya karar veriyor. Torununa duygularını, düşüncelerini, yaşam deneyimlerini aktarabileceği bir defter bırakabilmek amacıyla yazmaya başlıyor. Roman aynı kaynaktan doğan bir nehrin iki farklı kolu gibi yer yer birbirine paralel, yer yer kesişen ya da uzaklaşan iki koldan ilerliyor. 

Geriye dönüşlerle incelikle düşünülmüş olay örgüsü akıp giderken sayfalar arasındaki dünyaya girdiğimizde kahramanların derinlikleri katman katman açılıyor.  Nilüfer’in ailesi, Cemal’le tanışması, evlenmesi, Cemal’in geçmişi, ailesi, ilişkilerde yaşanan sorunlar, kırılma noktaları… Defter bölümünde Aydan’ın kızı Canan’la dertleşmesi, ayrıldığı eşi Mehmet’le ilişkisi, çelişkileri, kaygıları… Yazar farklı bakış açılarını gözeterek, doğal ve başarılı diyaloglarla yaşamdan kurgulanmış sahneleri etkileyici bir yalınlıkla kaleme almış.  

Nilüfer kızı Aydan doğduğunda, o dönem için hatta kimi kesimler tarafından günümüzde de geçerli olan “kadının birinci görevi anneliktir” zihniyetine son derece ayrıksı bir tutum göstererek anneliği benimsemez/benimseyemez. Bu noktada Cemal’in ruh doktoru olan müşterisinin tespiti önemlidir. “Mutlu çocukluğundan çıkamamış, aldıklarından vaz geçmek istemeyen, ergenlikte takılıp kalmış, erişkin olamamış kadınların prototip sorunlarıdır anne olamamak. Aynı şey babalar için de geçerlidir ve inanın sayıları da sanıldığı gibi az değildir. Onlar bitimsiz çocuksu duygularıyla sarmaş dolaş yaşayıp sürekli bir ebeveyn koruması isterlerken ansızın bir çocuk sahip olmanın sorumluluğuyla burun buruna geliyorlar.”(S.57) Ve Aydan bebek anne şefkati, ilgisi görmeden büyümeye başlar. “Nili ayağında pranga, yüreğinde sönmüş hayallerinin külleriyle bu evde, bu adam ve bu çocukla yaşayacaktı. Durum buydu. Bunu kabul etmesi gerekiyordu. Belki zaman içinde…alışırdı bu hayata.”(S.61) Ama alışamaz, kabullenemez Nilüfer. Bu süreçte Nilüfer’in annesi kurtarıcı olarak zaman zaman devreye girer, torununa kızının veremediği sevgiyi ve ilgiyi gösterir. 

Anne kız ilişkisinde, annenin kendi annesiyle olan ilişkisi, çatışmalar, sorunlar, yoksunluklar, zincirleme olarak büyük ölçüde kendi kızıyla olan ilişkisine yansır. Nilüfer’in kendi annesiyle yaşadığı ilişki, veren bir anne alan bir kız temelinde yükselen, annenin her zaman her şekilde destek olması, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine bağlı gelişen bir ilişkidir. Anne okuması için ikna edemediği kızının mevcut düzenin toplumsal rollerine uygun olarak kendisi gibi eşine, eşinin ailesine, çocuğuna ve evine bağlı olmasını istemektedir ve Nilüfer’in bu konudaki açıklarını kendisi kapatmaya çalışmaktadır. Nilüfer ise annesinin tersine geleneksel davranış kalıplarına uymaz. Sevilmeye, şımartılmaya, her istediğinin yapılmasına alışmış, kabul görmek, onaylanmak için başkalarını memnun etmek gibi bir zorunluluk ya da ihtiyaç duymayan bir kadındır Nilüfer; kızına, anneliğe yaklaşımı da bu çerçevede şekillenir. 

Anneanne adayı Aydan’ın defterine yazdıkları ise arada geçmişe giderek, arada bugüne dönerek kızı Canan ile çocuk sahibi olmak, annelik üzerine düşüncelerini, duygularını paylaşıyor. Aydan’ın kızı Canan’la kurduğu ilişkiyi annesi Nilüfer gibi bir anne olmamak temeli üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığını öğreniyoruz. “Ya kızımla ilişkim annemle ilişkime benzerse diye sanrılar yaşadım.” (S.23)  Ama bu da Aydan ve Canan arasında farklı çatışmaları ve zorlukları beraberinde getirmiştir. Birbirinin karşıtı sayılabilecek, aşırı sevgi ve sahiplenmecilikle kuşatılan annelik ile sevgisiz, zorunlu annelik kavramları okurun üzerinde düşüneceği, sorgulamalara yönelten kavramlar. Nilüfer’in kendine sorduğu gibi “Bir anne ille de çocuğunu sevmek zorunda mıdır? Her anne aynı derecede iyi anne olabilir mi?” romanı okurken aklımıza takılan sorular. “İyi annelik” nedir? Bu kişinin kendi başına yapabileceği bir şey midir? Doğuştan getirilen bir özellik midir? Okurken kendi içimize dönerek, kendi anneliğimizle yüzleşme olanağı yaratan sorular/sorunlardır bunlar aynı zamanda. 

Romana dönecek olursak lineer akışa uygun olarak çoğul bakış açısıyla ayrıntılı bir şekilde verilen Aydan’ın büyüme süreci, Nilüfer’in ve Cemal’in gerçekleşmeyen hayalleri, çelişkileri, yaşanan sorunlar karakterler aracılığıyla kurmacaya ustalıkla yerleştirmiş. “Sorunlu anne, sorunsuz çocuk, sorumlu baba üçgeninde sürüp giden yaşamları,” Aydan’ın okula başlamasıyla karşılaştığı farklı anne-çocuk ilişkileri bir kırılma noktası yaratır. Bu kırılma Aydan büyüdükçe derinleşir. Kendi aile yaşamlarındaki olağandışılığı fark etmesiyle giderek anne ve babasına öfke duymaya başlar. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe geçerken Aydan’da başat olan duygu değersizlik, görmezden gelinme ve haksızlığa uğramış olduğu duygusudur.

Kitabın en başında yer alan Nazım Hikmet’ten yapılan alıntının romanı bütünüyle kuşattığını söyleyebilirim. “Anlamak / Anlaşılmamak /Yanlış Anlamak / Anlamazdan Gelmek”  izlekleri etrafında şekillenen, birbirlerinin duvarlarını aşamayan/aşmak istemeyen, herkesin kendi düş kırıklığını yaşadığı, boşlukların doldurulamadığı bir iletişimsizlik romanıdır “Ruhumun Acelesi Var”. Cemal ile Nilüfer arasındaki iletişimsizlik, empati eksikliği uyumsuzluğun giderilmesi yönündeki en büyük engeldir. Cemal karısına âşık, ona ve evine son derece düşük bir koca karakteri çizmektedir. Ama karısını anlama ve onun isteklerini karşılama konusunda yetersizdir. Eşler arasındaki geçen bu diyalogdaki kilit cümleler önemlidir.  “…Bilmiyorum neden ama ben bir türlü mutlu bir kadın, sevecen bir anne olamıyorum.” / “Ama karıcığım sen ne istiyorsan ben senin emrine amadeyim… güzel, rahat bir evin, mevki sahibi, sana âşık bir kocan var… Elinde olanlara şükretmeyi bilsen o zaman daha mutlu olacaksın.” /“Olmayan mutluluğun dahası nasıldır bilmiyorum Cemal.” S.(120) diyen Nilüfer’in iç sesine kulak verdiğimizde sorunun büyük ölçüde anlaşılmamak, yanlış anlaşılmak olduğunu, her iki tarafın da çözüm arayışına girmemiş olduğunu görebiliriz.  

Bu arada romanın diğer önemli ayağını oluşturan Nilüfer’in alkol bağımlılığı da başlamıştır. Cemal’in olumsuz sonuçlarını tahmin etmeden, bir iki kadeh şarapla yaşamlarına geçici bir mutluluk ve heyecan getiren, bir kurtarıcı gibi hayatlarına giren alkol alkol yavaş yavaş Nilüfer’i esir alır. “Cemal’in sokağın başında görülmesiyle Nili sevinçli bir telaşa kapılır…âşık bir kadın gibi kocasının gelişini beklerdi…Cemal’in hoşuna gidiyordu karısıyla bu paylaşımı yaşamak…Günün gerginliği ortadan kalkıyor, alkolün verdiği esriklikle Nili’nin hareketlerine bir kıvraklık, yüzüne bir gevşeklik gelip oturuyordu hemen. Aydan da seviyordu bu anları. Annesinin gündüz hallerini üzerinden atıp akşam haline geçmesi demek, elinde bir kadeh şarap, yüzü gülen, sevecen, neşeli, güzeller güzeli bir kadın olması demekti ve baba kızın buna tanık olabilecekleri tek zaman dilimiydi.” (S.105) Ancak Tarhan Gürhan’ın “Umut barındırdım rakı kadehlerinde, fakat olmuyormuş. Umut şişede durduğu gibi durmuyormuş.” dediği gibi, yaşamlarına renk ve umut katan alkol şişede durduğu gibi durmaz. Bir süre sonra eğlenceli, neşeli akşamları Nilüfer’in histeri nöbetleri izler ve Nilüfer gizli gizli gündüzleri de içmeye başlar. Bu dönemde ortaokula başlayan Aydan yolunda gitmeyen aile ilişkilerinden dolayı babasını da suçlamaktadır.  “…Aydan babasının o hallerini gördükçe, işlerin bu noktaya geleceğini baştan beri anlamamış olmasına; daha doğrusu her zaman, her şeyde olduğu gibi anlamazlıktan gelip üstünü örtmesine, anlık çözümlerle yetinmesine kızıyordu. Karısının sevgisini kazanmak uğrunaydı tüm bunlar. Korkaklıktı. Üstelik hiçbir işe de yaramıyordu.” (S.125)

İlerleyen sayfalarda Aydan’ın hem varlığına dayanamadığı hem yokluğunun düşüncesinden bile ürken, güzelliğine hayran olduğu annesine dair duyguları ile aralarındaki çatışmalar daha ayrıntılı veriliyor. Ki bu ayrıntılar pek çok anne-kız ilişkisinde tanık olduğumuz durumlar diyebiliriz. “İnsanın en baskın ve belirgin duyguları sevgi, nefret, öfke, hayranlık, kıskançlık, kırgınlık, acıma. Ben anneme bu duyguların tümünü yaşadım belli yaşlarda, belli zamanlarda, varlığında ve yokluğunda.” S.(135) Ergenlik döneminde Aydan’ın dipteki duyguları, düşünceleri yüzeye çıkar annesini bir türlü anne olamamakla suçlar: “Yeter artık yeter. Hep sen mi yaşayacaksın bu evde? Hep sen mi üste çıkacaksın? Hep senin anlamsız krizlerine mi tahammül edeceğiz? Senin kaprislerinden, öfke nöbetlerinden bıktım. Hiç benim annem olduğunu hatırladın mı?” Nilüfer’in cevabı ise nettir. “Sen benim anneliğimi sorgulayamazsın!” Zincirleme anne-kız ilişkisinde, Aydan’ın deftere yazdıklarından yola çıkarak anne Aydan ve kızı Canan’ı odağa aldığımızda çatışma noktalarının farklılaştığını görürüz. Aydan kızını özgür yetiştirmiştir. Ama “hayat bir annenin çocuğu için kaygılanacağı tehlikelerle dolu” düşüncesiyle ve korumacı annelik içgüdüsüyle, hayat ona zarar vermesin diye de titizlenmiştir. İkisi arasındaki zarar tanımları farklı olduğu için ve Canan yetişkin bir birey olarak tercihlerini tamamen kendisi yapmak istediği için,  “delikanlılık ve gözü peklikle deneyimin çarpışması” bağlamında çatışma yaşarlar. Yazarın Nilüfer’in annesi, Nilüfer, Aydan ve Canan kurgusal karakterler üzerinden aktardığı dört kuşağı kapsayan anne kız ilişkisi zaman, toplumsal koşullar, roller değişse de karmaşık ve farklı yönlerden çatışmalı bir alandır. Benzer çatışma alanı baba-kız ilişkisi için de geçerlidir.  Aydan’ın anne ve babasına ilişkin değerlendirmeleri ve bu tutumun onda yarattığı etki ve yara izini göstermek bakımından çok çarpıcıdır. “…Aslında annemin sevgisiz, uzak, bencil tavırları, duruşu (yoksa varoluş biçimi mi demeliyim) beni nasıl eksik kıldıysa, babamın abartılı sevgi gösterileri, Nili’nin boşluğunu doldurmak amacıyla her tarafa yaranma telaşı, evde gerginlik olmasın diye iyi niyetli ama gereksiz çabası da bana çok yapay gelirdi ve hiç de mutlu etmezdi. Nili en azından olduğu gibiydi ama babam yapaydı, zavallıydı, güvenilmezdi. Benim bir dediğimi iki etmemeye çalıştı ama ben ona hiç güvenmedim. Çünkü bilirdim ki anneme rağmen bana sahip çıkamazdı… S.(54)

“Anneye öfke, babaya acıma, babaya öfke anneye acıma, ikisine de öfke, ikisine de acıma…Güzel, mutsuz, sevgisiz bir kadın. Bir şeyler yolunda gidip de iyi tarafına rastlarsa içi ışıyıveriyor. Bir umut gelip yerleşiyor yüreğine. Ama çok sürmüyor bu, mutlaka aksilenecek, huysuzlanacak ya da somurtup odasına kapanacak bir şey buluyor… Pekiyi babası? Hep dudağında bir gülücük, hep yanağına bir öpücük. …Her şeyi darmadağın eden bir anne ve her şeyi olduğu gibi bırakan bir baba.” S.(161) 

Evlilik hayatında olmasa da iş yaşamında oldukça başarılı olan çevresinde saygı ve sevgi duyulan Cemal kariyerinde ilerleme kaydeder. Bu durum Nilüfer’in genç kızlık hayaliydi. Yüksek mevkide kocasıyla cemiyet hayatında dergilerin sayfalarında boy göstermekti. Ama ne yazık ki önceden yaşamsal önem taşıyan bu yükselme Nilüfer’i şarap şişeleri kadar heyecanlandırmaz.  Başarılı kocanın güzel karısı olarak, kocası için verilen davetlerde, alkolü fazla kaçırması nedeniyle olumsuz durumlar yaşanır ve mesleki itibarı zedelenen Cemal karısına ilk kez sert tepki gösterir. “Evde dengeler değişmişti. Karısına âşık, her türlü kaprisine katlanan koca gitmiş, içine kapanık, asık yüzlü, ilgisiz bir adam gelmişti… Sevgiyle sarmalanmaya, pohpohlanmaya, ne yaparsa yapsın bağışlanmaya alışmış Nili için bu çok fazlaydı…gitgide daha çok alkole sığınıyordu.” S.(168) Nilüfer’in bağımlılığının vahim boyutlara ulaşması üzerine,  zorunlu olarak doktor, tedavi süreci başlar. Fakat bu uzun tedavi süreci çok da işe yaramaz. Nilüfer hastanede uygulanan tedavilerden, elektroşoklardan örselenerek, dışardan iyiymiş gibi görünse de daha derin bir girdabın içinde çırpınıp durur. Diğer yandan Hukuk Fakültesi’ne başlayan Aydan ise kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmaktadır.  Bu süreçte Aydan’ın yaşamına üniversitede asistan olan Mehmet girer. Beklenmedik bir şekilde anneannenin ölümü ise tüm aile üzerinde büyük bir çöküntü yaratsa da asıl Nilüfer için baş edemeyeceği bir süreç başlar. “Nilüfer ehlileştirilmiş ve kapana kıstırılmış bir yaban kedisiydi… Sarhoş olup coşsa taşsa bir türlüydü, içine kapanıp sessizce yaşasa başka türlü. İlki ürküntü vericiydi, ikincisi yürek yakıcı.” S.(234) Tekrar içki, tekrar hastane… Ve trajik son. Aydan’ın yaşamındaki önemli gelişmeler, kaybın yarattığı travma, genç yaşta ve travmalar içindeyken hamile kalması, evlenmesi, eşi Mehmet’le ve kızı Canan’la ilişkileri, kendini sağaltma süreci, boşanması, geçirdiği dönüşüm ve değişimler yer yer geriye dönüşlerle verilmiş. 

Aile kavramı, anne-baba-çocuk ve eşler arasındaki ilişki yaşanılan dönem ve zihniyetler ne kadar dönüşse ve değişse de insana ve aile ilişkilerine dair bazı noktalar aynılığını korumakta ve sorunlar hep sürmektedir. Doğrunun insandan insana göreceliği gerçeğinin yanı sıra herkesin kendi açısından haklı, karşı tarafın gözünde haksız olduğu insanlar/aile bireyleri arasındaki ilişki sarmalı/çözümsüzlüğü eserin düşünsel temelini oluşturmaktadır. Bireyin kendini gerçekleştirmesi, kendi varoluşunu anlamlandırabilmesi ve diğer insanlarla ilişkilerini, birlikteliğini düzenlemesi, ailelerin yaşamları, sosyoekonomik ve kültürel durumları ile doğrudan bağlantılı oluşunun altını çizen yazarın; gerek lineer olay akışında gerekse defter bölümünde yazılanlarla farklı bir denklem kurarak, psikolojik çözümlemelerle olayı analiz ederek, satır aralarında olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini sağlam bir zemine oturtarak okurun algı eşiğini yükselttiğini söyleyebiliriz. Yazar yaşamın farklı dönemlerinde yaşanan duygu ve düşünceleri adeta zihinlerin içine ayna tutarak, kadın ruhunun en gizli köşelerine kadar girerek anneliğe, evliliğe, kadınlığa dair pek çok ayrıntıyı, farklı kadınlar üzerinden ustalıkla resmetmiştir.  

İnsanı en derin, en ince anlamlarla kuşatarak anlatmak, kurmaca üzerinden hayat ve insan hakkında farkındalık yaratmak isteyen Leylâ Serpil, sadece olay akışını vermekle yetinmeyip, özellikle Defter’e yazılan bölümlerde kalemini yaşamın farklı anlarına, dönemlerine, bireysel ve toplumsal olgulara da yönelterek okuru düşünmeye ve sorgulamaya çağırır. “Sanırım bu yaşta duygudan çok düşünce ve deneyim yazılır. S.(17)” diyen yazarın yaşamdan süzülen bilgilerin, gözlemlerin ışığında, yüreğinin ve zihninin bileşenleriyle kaleme aldığı yer yer deneme tarzına yaklaşan, yazarın sesinin çok belirgin olarak duyulduğu yazılar, didaktik olmayan ama bilgece bir tutumla Defter’in sayfalarından okura ulaşıyor. Bu bölümlerde insanın içini ısıtan oldukça samimi, okurla sohbet eder tarzda ve duygu yoğun bir anlatım egemen. Yazar bu bölümlerde kendini ve kalemini sınırlamıyor. Olay örgüsüne, akışta yer alan olaylara her zaman paralel bir seyir kurgulamak zorunda hissetmemiş kendini. Ya da ufak bir bağlantıdan sonra yazı bütünüyle farklı bir yöne kayabiliyor. Defter’i  torununa, kızına ya da sadece kendine yazacağı konusunda okuru önceden uyardığı için, çocukken gençken tutamadığı günlüğü şimdi tutabildiği için bütünüyle olay akışına bağlı kalmayışı metni zedelemiyor, tam tersine farklı bir tat katıyor esere.  Geçmişi ve şimdiyi, bireysel ve toplumsal gerçekleri aynı potada eriten parçalı günlüklerde anlatıcı Aydan üzerinden sıçramalar yaparak dolaşan bir zihin akışı ekseninde, hem kendi yaşamı ve aile ilişkileri üzerine düşünen, sorgulayan yazar aynı zamanda bir takım toplumsal ve gündelik olayları, bunların kendi yaşamındaki karşılıkları paylaşırken farklı insanlık durumlarına dair tespitlerde bulunduğunu görüyoruz.  “Okuduklarını kendi üzerinden ya da kendini okudukları üzerinden değerlendiren” Aydan yeri geldiğinde okuduğu kitaplardan, Rollo May, Marc Auge, Ahmet Oktay, Monika Maron, Raymond Carver, Engin Geçtan, Erich Fromm gibi  etkilendiği yazar, düşünür ve psikanalistlerden alıntılar yapıyor. Kadın erkek eşitliği, cesaret ve özgürlük, susmak ya da susmamak, ölüm, yaşlılık, korkular, narsisizm, kurgular, kuşkular, farkındalık, zaman, unutmak, evlilik, evlilikte kadının yaşadığı sorunlar, kadının kocasının yaşam seçimine doğru akması, öteki olma korkusu, ön yargılar, gibi önemli konularda saptamalarını aktarıyor. 

Yazarın Aydan üzerinden ifade ettiği gibi “…Oysa hayat rengârenktir…” ve bunun yansıması edebi eserler de rengârenk olmalıdır ve Leylâ Serpil Ruhumun Acelesi Var romanında bunu başarmıştır. Olay örgüsünde içerik olarak Nilüfer ve ailesinin yaşamı üzerinden Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Türkiye panoraması, kasaba ve başkent toplumsal yaşamı yansıtılırken, Aydan’ın anlatıcılığı ile günümüz Türkiye’si ve insan ilişkileri, yaşanılan sorunlar başarıyla resmedilmiştir. Ayrıca farklı anlatı türleri bir arada kullanılarak biçem açısından da çok renkliliğin sağlandığını son söz olarak söyleyebiliriz. Serpil’in “Tüm renklere bata çıka, boyana, siline büyüyor, olgunlaşıyoruz,”  derken romanda epigraf olarak kullanılan Nazım’ın dizelerini kendimize rehber edinmeliyiz. “Anlamak sevgilim, o bir müthiş bahtiyarlık / Anlamak gideni ve gelmekte olanı.” 

  • Ruhumun Acelesi var
  • Yazar: Leylâ Serpil
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: 2022
  • Sayfa Sayısı: 246 Sayfa
  • Yayınevi: İzan 

Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Rüyaların Hayallere Çıkan Yolu

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram