Zamanın gürültüsü, sanatın fısıltısı

Julian Barnes, Bir Son Duygusu’ndan beş yıl sonra, Zamanın Gürültüsü ile tekrar huzurlarımızda!

Julian Barnes’ın bir önceki kitabı Bir Son Duygusu ile ilgili olarak Birgün Kitap’taki yazıma aynen şu paragrafla başlamışım:  “Barnes, bu son romanında okuyucularını zaman, hafıza, hatırlamak ve bütün bunların yarattığı büyük karmaşa hakkında bir yolculuğa çıkarıyor. Romanın ve yolculuğun asıl kahramanı hayli iddialı bir çıkarımla “Zaman” diyebiliriz.”

 
KitapEki
KitapEki
   

Aslında “tarih ve zaman” Barnes’in yazarlık serüveni boyunca her zaman ilgi alanında olan meseleler. Nitekim Bir Son Duygusu’nda emekli bir tarihçi  olan Tony Webster’in, kırk yıl öncesinden yazılmış bir günlük vasıtasıyla kişisel tarihine inmiş ve Zaman’ın kişisel sorumluluklarımız hakkında verdiği hükmü sorgulamıştı.

İngiltere İngiltere’ye karşıda alternatif, ironik bir İngiltere tarihi yazımını denemişti.

10,5 Bölümde Dünya Tarihi adlı romanında ise bütünüyle sanatsal ve kurmaca, ancak gerçek tarihin azametinden hiç de geri kalmayan hicivci bir dünya tarihi yazmıştı.

Flaubert’in Papağanı adlı romanına bir Flaubert kronolojisi ile başlamıştı.

9786053140849

Barnes’ın tarihe olan takıntılı ilgisi hakkında hemen her kitabından çıkarım yapmak mümkün. Ancak burada duralım ve toparlayalım: Geçmiş hakkında düşünmek, geçmişi sorgulamak ve yeniden kurmak, yazarın hemen tüm yapıtlarının ana izleğini oluşturuyor.

Barnes’ın tüm eserlerini, zaman hakkında yazılmış birer senfoni olarak düşünürsek eğer, Zamanın Gürültüsü’ne bu çok sesli ezgilerin kreşendo anı olarak kulak kabartabiliriz sanırım.

Yazar bu son romanını tek bir cümleye adarken, aslında tüm sanat yaşamının varoluş gayesini de aynı cümle ile özetlemiş: “Zamanın gürültüsü üzerinde duyulan Tarih’in fısıltısıdır sanat.”

Zamanın Gürültüsü, 20. Yüzyılın en büyük dehası olarak kabul edilen Rus besteci Dmitri Şostakoviç’in hayatını merkeze alan bir roman. Şostakoviç’in fırtınalı yaşamı ve sanatı romanın ana teması, fonda ise Sovyet Rusya, daha da özelde Stalin dönemi Rusyası var.

Barnes, Şostakoviç’in gerilim dolu yaşamını kurmaca bir anlatıya dönüştürürken, okuyucunun kulağına başka bir hikaye daha fısıldıyor: bir yanda gerçek tarih, diğer yanda sanat tarihi.

Şostakoviç’in müziğini alternatif bir Sovyet tarihi olarak okuyabilmemiz mümkün. Mtsensk’li Lady Macbeth adlı operayı yazdığı için, rejimin yayın organı olan Pravda’da bir başyazı ile ağır bir şekilde eleştirilir. Bu, bir müzisyen hakkında yazılmış basit bir eleştiri yazısı değildir. Başyazı bizzat Stalin tarafından yazılmış yahut dikte ettirilmiştir. Bu kutsal karar o dönemde şu anlama gelir: Sadece sanatınız değil bizzat hayatınız da tehlikede demektir. Nitekim bu yazının ardından maaşı düşürülen, eserleri yasaklanan Şostakoviç, özeleştiri vermek ve rejimin hoşlanacağı türden eserler yazmak zorunda kalır. Ancak bu türden eserleri bile (örneğin Beşinci Senfoni) gerek ülke gerekse dünya çapında büyük beğeni kazanır.  Şostakoviç’in hayatını bir anda trajediye dönüştüren sanatsal eleştiriler ise Müzik Yerine Karmaşa başlığının altındaki şu sözlerdir: “Burjuvaların sapkın beğenilerini okşayan, nevrotik, kafa karıştırıcı, anti politik, kaba, ilkel, bayağı, gak guk sesleri çıkaran, hırıldayan, uğuldayan, homurdanan, sinirli, çırpınmalı, spazmodik…”

Bir şey dikkatini çekiyor bu arada Şostakoviç’in: Mtsenk’li Lady Macbeth’i geçen iki yıl içinde mütemadiyen övmüş eleştirmenlerin, Pravda’da çıkan yazıdan sonra, birdenbire onda övülecek hiçbir yan bulmamaları. Hatta bazı eleştirmenlerin hatalarını içtenlikle kabul edip, müzik ve besteci tarafından aldatıldıklarını, hatta neredeyse kullanışlı aptallar gibi gözlerinin bağlandığını açıklamaları.

Tabii ki romanı anakronik bir okumaya tabii tutabiliriz. Çünkü ancak o zaman Zamanın Gürültüsü’nü bastırıp kulağımıza fısıldayacak Zaman. Dinleyin:

“İktidar onu aşağılamış, geçim kaynağını elinden almış, ona nedamet getirmesini buyurmuştu. İktidar ona nasıl çalışıp, nasıl yaşaması gerektiğini söylemişti. Şimdi bunu ima ediyordu, şöyle bir düşünülürse, şimdi artık onun yaşamasını istemiyor da olabilirdi. İktidar Büyük Saray’da oturuyordu ve Büyük Saray’a giren birçok kişi oradan bir daha asla sağ çıkamıyordu.”

Stalin Rusya’sında iki tip besteci vardı diye belirtiyor yazar: canlı olup korkutulanlar ve bir de ölü olanlar. Ancak azımsanmayacak sayıda Rus sanatçı Stalin’in yaşadığı yıllarda Rusya’ya hiç uğramadı.

Şostakoviç ruhunun bir yanı ile –alternatifi faşizmse eğer- komünizme inanıyordu ama insan ruhu mühendislerinden yaşamı boyunca nefret etmişti. Barnes, özgür ruhlu bir sanatçının bir tiranlık rejimi altında yaşadığı psikolojik gerilimleri, iç sıkıntılarını ve buhranlarını anlatmayı tercih etmiş. Başka türlü de davranabilirdi. Nitekim alternatif bir Şostakoviç tarihi de var hali hazırda.  Aslında Şostakoviç’in Stalin Rusya’sında yaşamayı tercih ettiğini (öyle ya birçok sanatçı ülkeyi terk etmişti o dönem), davaya ve devrime hizmet etmekten büyük onur duyan bir halk adamı, halk sanatçısı olduğunu iddia ediyor bu alternatif tarihler. Barnes, şöyle bir mim koyuyor o noktaya: “Hakikat Stalin Rusya’sında, savunulması şöyle dursun, bulunması zor bir şeydi.”

Kitap için Stalin Rusya’sı bir fon demiştik ama bunu düzeltelim. Gerçekte bundan çok daha fazlası. Çünkü Şostakoviç’in hayatını ve sanatını Stalin Rusya’sını göz ardı ederek okuyabilmenin hiçbir olanağı yok. Tiranlık işe yaradığını biliyor ve korku empoze ediyordu. Şostakoviç hayatı boyunca korku ve kaygı duyarak yaşamıştı. Üstelik rejim ondan halkı coşturacak iyimser müzikler yapmasını bekliyordu. Şostakoviç ise doğal olarak kötümser ve nevrotikti: “İktidar bunu hiçbir zaman anlamamıştı. Nüfusun yeterli bir bölümünü öldürüp gerisini de bir propaganda ve terör diyetiyle besleyecek olursanız, o zaman bundan iyimserlik çıkar diye düşünüyordu. Ama bunun mantığı neresindeydi? Tıpkı ona müzik bürokratları, insan ruhu mühendisleri ve gazete başyazıları aracılığı ile söyleyip durdukları gibi, istedikleri şey iyimser bir Şostakovşiç’ti. Bir başka kendisi ile çelişen ifade.”

İktidarın sanatçılar, gazeteciler ve bütün bir toplum üzerindeki baskıcı ve yıkıcı etkisinin anlatıldığı bölümler kitabı benim için bir kez daha burada ve şimdi kıldı. “İdeal bir dünyada, genç bir adamın alaycı bir kişi olmaması gerekir. Hayata başkalarına inanarak, iyimser olarak, herkese içten davranarak, neşeli ve açık bir kafayla başlamak en iyisidir. Ama bu ideal bir dünya değildi. Bu yüzden ironi ani ve garip bir şekilde boy attı.”

Şostakoviç, Stalin’e ona sağladığı olanaklar için en içten minnetlerini sunduğu notlar yazıyordu.  Tiranlık yakıp yıkmakta ustalaşırken, dehşet saçtığı insanlar da tek bir konuda, hayatta kalma konusunda uzmanlaşıyorlardı. Diyor ki Barnes, Stalin’den yola çıkarak tüm tiranlar için, müziği, şiiri ve tiyatroyu ne kadar sever görünürlerse görünsünler gerçekte sanattan nefret ederler.

Sanat, zamanın gürültüsü üzerinde duyulan tarihin fısıltısıdır.

Barnes’ın buradaki meseleyi kurcalama ve anlamaya çalışma tarzı göz yaşartıcı: Batı’nın ikiyüzlülüğü. Şostakoviç diğer çağdaşı sanatçılar gibi ülkesini terk etmemişti. Ülkesinde kalıp iktidarla dövüşmemişti. İroniden bir ev kurmuştu kendine ve canını dişine takarak yaşamaya çalışmıştı. Oysa Batı ne istiyordu? Kaçmanızı yahut şehit olmanızı. Kaçılacak kapitalist dünya da öyle çok yaşanası bir dünya olmadığına göre ne yapmalıydı? Peki rejimin gerçekten, canavarca, kana susamışçasına kötü olduğunu kanıtlamak için kaç şehit gerekecekti?

“Dünyanın gençlik günlerinde, Shakespeare’in tiranları suçluluk duyuyor, kötü düşler görüyor, pişmanlık çekiyorlardı. Artık dünya daha bilimselleşmiş, daha ileri gitmiş, eski boş inançların etkisinde daha az kalır olmuştu. Ve tiranlar da ileri gitmişlerdi. Belki vicdanın artık evrimsel bir işlevi yoktu. Modern tiranın derisinin altına nüfuz edin, katman katman derine inin, dokunun değişmediğini ve hiçbir vicdan boşluğu bulunmadığını keşfedeceksiniz.”

Bir sanatçının yaşamından yola çıkıp bir tiranlığın çırılçıplak sergilendiği bir esere dönüşen Zamanın Gürültüsü, özellikle anakronik bir okumaya tabii tuttuğunuzda okumalara doyamayacağınız bir roman.

  • Zamanın Gürültüsü
  • Yazan: Julian Barnes
  • Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu
  • Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
  • Baskı tarihi: 2016
  • Sayfa yapısı: 192

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Tevfik Kalkan

Read Previous

Dünü ve bugünüyle siyaset sosyolojisi

Read Next

Bir Sosyalist ve Feminist Olmaya Doğru Acılı Bir Yol: Yeryüzünün Kızı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *