Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Sigmund Freud’un Misyonu

0

Freud’un güvensizliğinin başka biçimlerde de kendini açığa vurduğunu yazıyor Erich Fromm. Bunlardan en belirgin olanının tren yolculuğuyla ilgili korkusu olduğunu açıklıyor.

Erich Fromm denince akla iki isim geliyor, Marx ve Freud. Bu iki deha konusunda yürüttüğü çalışmaların içeriğe bakılmadan hemen Freudcu, Marxcı damgası vurularak etkisizleştirmeye çalışılan Fromm diğer yandan da Marx ve Freud işgalcilerince de “karşı taraftan” diyerek ötekileştirildi. Oysa Fromm körü körüne inanma/tapma ile düşman kesilme kıskacından çıkarak bakmaktan görmeye doğru yelken açtı. Çok zorlu bir yolculuğa çıktı. Bu yolculuğun seyir defterleri, haritaları, anıları insanlığa en güzel armağanlar.

KitapEki
KitapEki

Sigmund Freud’un Misyonu’nda Fromm, Freud’un kişiliğini ele alıyor. Ona göre Freud bir dahi olduğunu düşünmüyordu ama kişiliğinin en belirgin özelliği olarak cesaretinin değerini biliyordu. Bu gurur bazen onun kuramsal çalışmaları üzerinde olumsuz etkide bulunmuş olabilir. Freud uzlaşmacı gibi görünen herhangi bir kuramsal çalışmaya şüpheyle bakardı ve Marx gibi burjuvaziyi etkileyecek şeyler söylemekten belli ölçüde zevk alırdı. Cesaretin kaynaklarını tanımlamak kolay değildir. Cesaret Freud’da ne ölçüde doğuştan gelen bir yetenekti? Ne ölçüde onun tarihsel misyon anlayışının bir sonucudur? Ne derece annesinin tartışmasız gözde çocuğu olmasıyla ilgili içsel bir güçtür?

Sorular soran yanıtlar arayan Fromm, Freud’un kişiliğindeki başka özelliklerle birlikte bunların daha ayrıntılı değerlendirmesi için onun karakterinin daha derinlikli bir portresine ulaşılmasının gerekli olduğunu düşünüyordu.

Anneye duyulan bu bağlılık ve hayran kalınan gözde oğul rolünün, Freud’un kişiliğinin gelişimi açısından önemli sonuçlar doğurduğunu ifade ediyor Fromm. “Annesinin tartışmasız gözdesi olmuş bir erkek, ömür boyu bir fatih olma duygusunu, çoğu zaman gerçek başarıya götüren özgüveni içinde barındırır.”

Annenin sevgisi, tanım gereği koşulsuz bir sevgidir. Anne, babanın yaptığı gibi, çocuğu buna değer olduğu için ya da yaptıklarından dolayı sevmez. Sırf kendi evladı olduğu için sever. Annenin oğluna duyduğu hayranlık da aynı şekilde koşulsuzdur. Anne, oğlunu şunu veya bunu yaptığı için değil, o (kendisi) olduğu için kendisine ait olduğu için taparcasına sevip hayranlık duyar. Şayet oğul annenin gözdesiyse ve üstelik anne, babaya kıyasla daha hayati bir rol oynuyorsa, daha fazla hayal gücüne sahipse ve dolayısıyla aile yönetiminde söz sahibiyse bu tutum daha da aşırıya kaçar.

Freud’un annesine olan bağlılığının yoğunluğu ve kendisinin bunu bastırma eğilimini göz önüne alan Fromm, Freud’un insandaki en güçlü çabalardan birini, yani annenin bakımı, koruması ve tüm benliği kaplayan sevgisi ve onayını istemeyi, küçük bir çocuğun içgüdüsel ihtiyaçlarını anne aracılığıyla tatmin etmeye dönük daha sınırlı isteği olarak yorumluyor. Ona göre Freud insanda var olan en temel uğraşlardan birini keşfetmişti: Anneye, yani rahme, doğaya, birey öncesi ve bilinç öncesi bir varoluşa bağlı kalma isteği. Gelgelelim Freud bu keşfini içgüdüsel isteklerin dar alanına sıkıştırarak bir bakıma yadsımış oldu.

Güvensizliğin kökeninde aç kalma korkusu, açıklıktan ölme korkusu gibi oral-alıcı kişilerin tipik davranışlarında ifadesini bulduğunun altını çizen Fromm, alıcı bir kişiliğin güvenliği anne tarafından beslenme, bakılma, sevilip hayran kalınma inancına dayandığından, Freud’un korkularının tam da bu sevginin eksilebilme ihtimaliyle ilgili olduğunu düşünüyor.

Bu yoksullaşma korkusu sadece Freud değil bütün insanlığı saran ve sarsan korku değil mi? Sonuçları ortada. “Düşmanlarım beni açlıktan ölürken görmek isterler, sırtımdaki paltoyu bile çekip alırlar” sözleri Freud’un değil hepimizin ağzından dökülüyor.

Freud’un güvensizliğinin başka biçimlerde de kendini açığa vurduğunu yazıyor Fromm. Bunlardan en belirgin olanının tren yolculuğuyla ilgili korkusu olduğunu açıklıyor. Treni kaçırmamayı garantiye almak için istasyona tren kalkmadan bir saat önce giderdi. Her zaman olduğu gibi, böyle bir belirtiyi analiz edeceksek, onun sembolik anlamını kavramamız gerekiyor. Yolculuğa çıkmak çoğu zaman yuvanın ve annenin sağladığı güvenliğini terk etmenin, bağımsızlaşmanın, köklerinden kopmanın sembolüdür. Bundan dolayı annesine güçlü şekilde bağlı insanlar için yolculuk tehlikeli, çok özel tedbirler almayı gerektiren bir girişim olarak değerlendirilir. Aynı sebeple Freud da tek başına yolculuk yapmaktan sakınırdı. Yaz tatillerinde çıktığı uzun yolculuklarda her zaman yanına kendisine güvenebileceği bir kişiyi alırdı. Bu kişi genellikle öğrencilerinden biri, bazen de baldızı olurdu. Freud’un, evliliğinin ilk yıllarından Avusturya’dan mecburi göçe zorlandığı güne kadar aynı dairede oturmuş olması da köklerinden kopma korkusunun yol açtığı aynı davranış kalıbının bir örneğidir. Annesine olan bağımlılığın karısıyla, akranlarıyla, kendisinden büyük öteki erkeklerle ve kendilerine aynı koşulsuz sevgi, onay, hayranlık ve koruma ihtiyacını aktardığı öğrencileriyle olan ilişkilerine yansıdı.

Fromm anne, baba derken Freud’un karısıyla olan ilişkisine de değiniyor çalışmasında. En çarpıcı özellik, evlilikten önceki tutumuyla sonraki tutumu arasındaki zıtlıktır. Nişanlı olduğu yıllarda Freud ateşli, tutkulu ve oldukça kıskanç bir âşıktı. Ya sonra?

Freud’un diğer kadınlarla ilişkisi? Fromm ilginç bir savda bulunuyor: “Kadınlarla duygusal yakınlaşma bakımından eksikliği, onun kadınları pek az anladığı gerçeğini de önümüze koymaktadır. Nitekim kadınlar hakkındaki kuramları, kadınlara karşı duyduğu korkuyu gizleyebilmek için onlara hükmetme ihtiyacı hisseden erkeğin önyargılarının safdilane mantığa bürünmesidir. Fakat Freud’un kadınları anlayamadığını illa kuramlarından çıkarmak şart değildir. Bir keresinde sohbet ederken çarpıcı bir içtenlikle bizzat şöyle demiştir: “Kadın ruhunu otuz yıldır araştırmış olmama rağmen hala cevabını bulamadığım, şimdiye kadar kimsenin de bulamadığı o büyük soru şudur: Bir kadın gerçekten ne ister?”

Freud’un sevme kapasitesini ele alırken, kendimizi erotik sevgiyle sınırlandırmamalıyız. İşin içinde erotik bir unsur olmadığı zamanlarda Freud genellikle insanlara karşı pek fazla sevgi beslemezdi. O ilk fethin ateşinin sönmesinin ardından Freud’un karısıyla ilişkisi görünüşe bakılırsa sadık ama epey mesafeli bir kocanın ilişkisiydi. Hemcinsi olan dostları ve sadık öğrencileriyle ilişkileri de aynı şekilde mesafeliydi… putlaştırıcı betimlemelere rağmen… mektuplar…  gösterdiği tepkiler, Freud’un güçlü bir sevgi deneyiminden yoksun olduğunu açığa vuruyor. Keza Freud’un kendi kuramsal fikirleri de bu hususu doğrulamaktan öteye geçmiyor.

Kitap soluk soluğa koşturuyor, düşündürüyor, sorgulatıyor…

  • Sigmund Freud’un Misyonu
  • Yazar: Erich Fromm
  • Çeviri: Orhan Düz
  • Türü: Psikoloji
  • Baskı Yılı: 2017
  • Sayfa Sayısı: 120 Sayfa
  • Yayınevi: Say Yayınları

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *