TUDEM
 
DESTEK

Hayatın Bir Kesitinin Değil, Hayatın Tümünün Romanı: OSMAN

Faba Kahve

Ayfer Tunç: “Yazdığım her metinde nasıl anlatmalıyım sorusunun cevabını ararım ama Osman’da cevabı daha uzun süre aradım.”

Ayfer Tunç’tan bahsederken, bir Ayfer Tunç külliyatından bahsediyorduk şimdiye kadar. Ta ki Osman’a kadar. Artık -uzun bir süre- geniş bir zaman dilimine yayılan Osman’dan bahsedeceğiz. Hayatın bir kesitinin değil, hayatın tamamının anlatıldığı Osman’dan. Tabii ki Osman da Ayfer Tunç külliyatına dahildir. Fakat bu romanı bir külliyat içerisinde edebiyat adına özel kılan anlatılan kişinin hikayesinin bir solukta veya tek bir kere okunup geçilemeyeceği gerçeğidir. Ayfer Tunç’un söyleşi boyunca verdiği cevaplara da ayrı bir parantez açmak gerekirse; söyleşinin tamamı hayatın bir kesitine değil hayatın tümüne aittir.

  • Niye yazıyorsunuz Ayfer Hanım? Bir Ayfer Tunç okuru olarak şimdiye kadar yarattığınız karakterleri düşünürken, acaba çözmek istediği şey ne (insanda) ya da belki de çözümsüzlüğe giden ne (yine insanda) peşinde olduğu şey ne (tüm insanlar mı, toplum mu, sistem mi, yoksa merakını cezbeden birkaç insan mı? ) Niye yazıyorsunuz sorunuzu kapsayacak şekilde edebiyat ile olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız diye de sormak istiyorum. Ezcümle, bir yazar olarak ama her şeyden önce bir okur olarak (Çünkü çok iyi bir okursunuz aslında siz)  memnun musunuz edebiyat ile olan ilişkinizden?

Niye yazıyorum sorusunun cevabını Baudelaire’de bulduğumu yıllar önce söylemiştim, bir kere daha tekrar edeyim. Baudelaire “Şair her an girecek bir beden arayan huzursuz ruhtur, gönlünce kendi ve başkaları olabilen şanslı kişidir,”diyor. Ben de bana bahşedilen tek bir hayatla yetinemiyorum, ben ve başkaları olmak için yazıyorum demiştim. Kendimi bildim bileli hayat beni ilgilendirdi. Yaşamakla ilgili bitmeyen, ontolojik bir meselem var. Doğmanın en büyük travma olduğunu, ömrümüzün aslında varlığımıza içkin olan bu travmayla baş etme macerası olduğunu düşünüyorum. Buna bir de toplumsallığı, sosyal varlık olmanın getirdiği karşılaşma ve çatışmaları ekleyince bitmeyen bir hayat ve edebiyat macerası şekilleniyor. Edebiyatla ilişkimden memnun olamam, daima eksiklerim vardır çünkü. Daima yenilenen bir dünya ve yaşama biçimleri veya sınanması gereken parçalar vardır. Memnun olmanın durdurucu bir tarafı da vardır ayrıca, memnuniyet eylemi yavaşlatır. Çok iyi bir okur da sayılmam bu arada, benden kat kat iyi okuyan yazarlar, daha önemlisi okurlar var.

 
KitapEki
KitapEki
  • Romanınız Osman ile ilgili ilk olarak sormak istediğim; Osman’ı neden merak ettiniz, sorusu olacak.Onun hikayesini neden ayrıntılarıyla araştırmak, anlamak ve yazmak istediniz? Osman Koryürek kim, Ayfer Hanım? Bir hafriyat kamyonunun çarpmasıyla ölen, hemen hemen her profilde görebileceğimiz yükseliş ve çöküş dönemleri olan Osman’ın hayatını neden bu kadar merakla araştırdığınızı ve bu yüzden roman boyunca toplamda 20 kişiyle konuşmuş olmanızı merak ediyorum. 

Araştırmadığımı, kurgulayıp yazdığımı biliyor olmanıza rağmen “20 kişiyle konuşmuş olmanızı merak ediyorum” demeniz ilgimi çekti, kullandığım söyleşi formu sizde gerçekçi bir etki yapmış olmalı, “neden bu kadar merakla araştırdınız?” cümleniz de öyle. Romanın sadece soru soran, yorumları bile çok sınırlı olan, kadın ya da erkek olduğunu bile söyleyemeyeceğimiz soruşturmacı karakteri, Osman’ı ve yaşadıklarını anlamasını sağlayacak yirmi kişiyle konuşuyor.  Bu kişilerin bir kısmı Osman’a kamyonun çarptığı ana, bir kısmı da kişiliğine ve geçmişine odaklanıyor. Gençlik arkadaşları, yaşlılık döneminde hayatına girenler, hepsi bize farklı bir Osman portresi sunuyor. Osman’ın kim olduğu sorusu da romanı oluşturuyor. Osman’a uzanan süreç aşağı yukarı otuz yıllık. İlk ve acemi romanım Kapak Kızı’nda Osman’ın karısı Şebnem’i arzu nesnesi olarak resmetmiştim ve üç karakterin ona bakışıyla toplumsal ahlakı, nesneleştirilen kadın anlayışını irdelemeye çalışmıştım. Şebnem Yeşil Peri Gecesi’nde söz alıyor ve kendisini o noktaya getiren şartlarla hesaplaşıyordu. Osman orada söz hakkı doğan ama karanlıkta kalan karakterdi, YPG’den beri zihnimde yaşamayı sürdürüyordu. Yazarlar kendi kurdukları dünyanın hem savcıları hem yargıçları hem de karakterlerinin avukatlarıdır. Sorgularken, savunurken ve yargılarken karakterlerine olabildiğince adaletli yaklaşmaları gerekir. YPG’de suçlanan Osman’a söz hakkı doğmuştu, yazının adaleti gereği bu hakkı vermem gerekiyordu. Söz hakkı doğan başkaları da yok mu diyeceksiniz. Var elbette. Teoman örneğin ya da Osman’ın babası. Ama edebiyat yaşadığımız hayatın küçük ölçekte bir simülasyonudur, bazı karakterlerin macerasını var olan anlatılar yoluyla tahmin edebiliriz, bütün karakterlerin sahne alması gerekmez.

  • İnsan unutamıyor ki…”böyle bir cümle girişiyle başlıyor roman ve ilk olarak karşılıklı iki kişinin, biri Osman’ın öldüğü anı gören kişinin (Ella Caz kulübü valesi Kamil Dere)  diğeri de Osman’ın hayatını araştıran kişinin diyaloğu üzerinden akmaya başlıyor. Kaza gecesini konuşuyorlar. Nerede konuşuyorlar, bilmiyoruz. Kazadan kaç gün sonrası, zamanı da bilmiyoruz.  Ve roman boyunca “unutulmayan” anların hikayelerini okumaya başlıyoruz. Osman tarafından tutulan günlüklerle 1990 yılına döndüğümüz, diyaloglarla günümüze tekrar ışınlandığımız çok uzun ve çok geniş bir zaman dilimi bu. Trajedilerin ve mutlulukların hemen gelip geçtiği böylesine hızlı bir çağda insanın aslında unutmayan bir varlık olduğuna vurgu mu yapmak istediniz Osman ile? Romana ilk başladığınızda böylesine geniş bir zamanın penceresinin önüne oturup bir seyre başlayacağınızı biliyor muydunuz?   

Bence aksine, insan kolayca unutan bir varlıktır. Unutmak bizi ezen, tahrip eden, sürekli yeni çıkışlar aramak zorunda bırakan hayatı sürdürmenin en yaygın aracıdır, benliği korumanın yollarından biridir. Ama bazı anlar/durumlar unutmak istesek de bizimle birlikte yolculuğa devam ederler. Bu nedenle Kamil Dere “insan unutmuyor” demiyor, “unutamıyor” diyor, unutmayı istiyor aslında. Olması gereken yaşadıklarımızla yüzleşmek, olup biteni yerli yerine koymak ve yüklerimizden arınarak yolumuza devam etmektir. Ama yüzleşmek olgunluk, gelişmişlik isteyen bir eylem olduğu için çok azımız bunu yapabilir. Toplumlar da böyledir. Günahlarıyla yüzleşmeden, üstünü örterek yola devam eder. Bu nedenle toplumlar için balık hafızalı deyimi çok kullanılır. Hız meselesine gelince. Her  çağda mutluluk hızlı geçer çünkü mutluluk anlıktır, kalıcı değildir, kısmen kalıcı olan insanın kendinden hoşnut olma halidir. İnsanlar mutlu musunuz sorusuna cevap verirken aslında hayatınızdan memnun musunuz sorusuna cevap verirler. Çok mutluyum çünkü.. cümlesini belirli bir olay/durum tamamlar genellikle. Öte yandan trajedi tanık olanlar için çabuk geçer. Ama maruz kalanlar için öyle değildir, ağır yara açar, kimi zaman bir ömür boyu iyileşmez. Bütün yazdıklarım gibi Osman’ı kurgularken de geniş bir zaman penceresinden bakmayı planlamıştım. Ben hayattan bir kesit yazarı değilim, hayatın tümü yazarıyım. Öykülerim de kısa bir zamanı kapsamaz, hemen her yazdığımda bir ömür söz konusudur.

  • Roman diyaloglar ve Osman’ın yazdığı defterler şeklinde akmaya devam ediyor ve böylece hikaye hem biçim olarak hem de anlatım olarak öznel ve özgün bir yere taşınıyor. Osman’ın bilinciyle, diyalogda olduğunuz kişilerin bilinci çarpışmaya başlıyor. Bu çarpışmalarda özneler sürekli yer değiştiriyor. Çok basit gibi gördüğümüz Osman’ın hayatı veya çok basit gibi gördüğümüz diyaloglarla bizlere aktarılan başkalarının hayatı, her bir hayat yani, çok özel hale geliyor. Hikayenin aktarılışındaki bu biçim, bu dizilim, bu kurgu anlatımın kıvam alması için miydi? Çünkü evet Osman’ın hikayesi merak uyandırıcı unsurlarla dolu (bireysel, toplumsal, kültürel, ekonomik anlamda)  ama edebiyatın benzersiz dönüştürücü gücü sayesinde tek tip hale getirilmek istenen insanın yelpazesinin aslında ne kadar geniş olabileceğine şahitlik ediyoruz. Ne dersiniz?

Bu çoklu kurgu, anlatının kıvam alması için değil, zorunluluğun bir sonucuydu. Yazdığım her metinde nasıl anlatmalıyım sorusunun cevabını ararım ama Osman’da cevabı daha uzun süre aradım. Kendiyle yüzleşmemiş, hayatının muhasebesini yapmaktan ısrarla kaçınan bir karakteri ele alıyorsak günlüğündeki sözcüklere itibar etmemiz pek de mümkün değildir. Günlükler genellikle gerçeğin açıklıkla ve dürüstçe ortaya konduğu değil, yazan kişinin gerçeği kendini aklayacak şekilde yorumladığı metinlerdir. Dolayısıyla Osman’ın gerçeği farklı kişilerle sınanmalıydı. Edebiyatta da hayatta da her insanın benzersiz, biricik olduğuna inanırım. İnsan hayatı parmak izi gibi eşsizdir, yazarın işi bu eşsizliği ortaya çıkarmaktır. Dolayısıyla tek tipleştirilen insana da inanmam. Toplumlara tahakküm etmek isteyenler insanı tek tipleştirmeye çalışır çünkü bu yönetmeyi kolaylaştırır. Sosyolojik yaklaşımlar da sorunları irdelerken insanları belli türlerde kategorilere sokmak gereği duyar, analiz için bu gereklidir, ama edebiyat birbirine en çok benzeyenlerden oluşan bir kategoriden birini seçip yakından bakar ve diğerlerinden ayırıcı özelliklerini, biricikliğini bulur, edebiyatın amacı budur.

  • Romanın biçiminden, kurgusundan yola çıkarak şuraya gelmek istiyorum: Mesele bir Osman meselesi ve aynı zamanda da değil sanki! Şebnem. Osman’ın eşi. Kapak Kızı ve Yeşil Peri Gecesi kitaplarınızın karakteri aynı zamanda. Osman, Cumhuriyet döneminin orta-üst segmendi okumuş bir ailenin kayıp kuşağının bir örneği olarak toplumun alt segmendinde yer alan, bir yerlere gelmek, yırtmak amacıyla zamanında Phoenix dergisinin kapak kızı olmuş Şebnem ile evleniyor. Aslında diğer karakterde olduğu gibi Şebnem’le de çarpışıyor Osman, ama bu çarpışmanın ayırıcı özelliği aşk.  Okumuş veya okumamış, üst segment veya alt segment hızla değişen, değişirken bozulan, bozulurken yozlaştığının farkına varmayan toplumun içerdeki çürümeyi fark edebilmesi na-mümkün öyle değil mi?  Aynı toplum gibi kendine körleşmiş bir Osman’ın  da Şebnem’i görebilmesi, anlayabilmesi, çözebilmesi mümkün değildi. Sizin de, Osman romanınızı yukarıda bahsettiğim iki kitapla birlikte üçlemenin son halkası olarak düşünürsek, Şebnem’i hala çözümsüz büyük bir soru işareti olarak bırakmanız bir tesadüf değil. Hala toplumun bir ferdi olarak farklı vücutlarda, farklı isimlerle bir yerlerde yaşayan, yaşamaya devam eden  Şebnem-ler kim, Ayfer Hanım?  

Elbette bütün hikaye Şebnem’le, hatta Kapak Kızı’nda Şebnem niye böyle bir şey yaptı diye soran karakterlerle başlıyor. Ama önce şunu düzeltelim. Şebnem yırtmak veya bir yere gelmek amacıyla bir erkek dergisine kapak olmayı seçmiyor. Aksine onu sevgisizliğe mahkum eden, ikiyüzlü aile bireylerine bir başkaldırı, yakınlarına bir tür ceza olsun diye yapıyor. Bu eylemiyle onu yaralayıp tek başına bırakan yakınlarının vicdanlarına musallat olmak istiyor. Dolayısıyla günümüzün ünlü olmak veya yırtmak için bu tür yolları seçen kişileriyle arasında bir yakınlık yok. Kapak Kızı’nı doksanlarda yazmıştım. Aradan geçen otuz yılda yalnız Türkiye değil dünya da akıl almaz ölçüde değişti. Cumhuriyet elitlerinin çocuklarının kayıp kuşağı oluşturması süreci çoktan bitti, çok daha acıklı bir süreci yaşıyoruz artık. Yaşadığımız sosyal, ekonomik ve teknolojik dönüşümler kayıp kuşak değil, kuşaklar oluşturdu, geleceksizlik ve umutsuzluk bütün dünyanın gizli dehşeti haline geldi. Yozlaşmanın yeni biçimlerini yaşıyoruz, toplumların çoğunluğu için insanlık değerleri konuşmaya bile değmeyecek kadar tali konular oldu. Çok geniş, çok unsurlu bir mesele bu ve bu geniş çerçevenin içinde yeni Şebnemler yeni baştan tarife muhtaç. İşin kötüsü her tarifin ömrü çok kısa. Yeni bir gelişmeyle her şeyin yeniden başka bir biçim aldığı bir zamanı yaşıyoruz.

  • Romanın kadın ve erkek profilleri olaylara ve durumlara yaklaşımları açısından birbiriyle farklılık gösteriyorlar. Erkekler maddi manevi elindeki güçleri kaybetmek istemeyen, korumak isteyen profiller çizerken, kadınlar güç için mücadele eden, çalışan, güce gitme ve onu kazanma yollarını erkeklerden daha iyi becerebilen ve bu yönde en ağır ithamlara maruz kalan profiller çiziyorlar. Ben güç üzerinden gittim ama erkekleri ve kadınları hayat içerisinde ayıran en önemli unsur ne sizce? Kadın ve Erkek hayata hangi tanım üzerinden tutunmayı tercih ediyor?

Günümüzde kadınların ve erkeklerin hayata tutunma tanımlarını böyle bir söyleşi içinde etraflıca konuşmamız mümkün değil. Çok geniş, yoğun, çatışmalı, değişik katmanlardan oluşan, pek çok unsurun birbirine geçtiği bir dönem ve durumdan söz ediyoruz çünkü.  Ekonomiden metropolleşmeye, teknolojiden sosyal değişimlere kadar pek çok unsur çatışıyor. Bu manzaranın içinde değişmeyen unsurlar, bir güç olarak para, insanın varoluşuna içkin olan arzu ve en önemlisi tahakküm isteği. Bu unsurların yarattığı durumlar farklı sosyal tabakalarda farklı şekillerde tezahür ediyor. Zamanında Marksist düşüncelerin tanımladığı sınıf tanımı tarihin rafına kalktı, şimdi pek çok sınıf ve sınıflar içinde de geçişme alanları var. Her biri farklı bir sonuç ve içerik üretiyor. Dolayısıyla kadınlar şu erkekler şu tanımla hayata tutunuyorlar demek çok da kolay değil.

  • Kardeş olmalarına rağmen birbirine zıta zıt olan Osman ve Teoman’ın hayata karşı verdikleri mücadele de romanınızın en önemli kliklerinden biri.  Batışa giden yolları ve batış şekilleri farklı olsa da hayatı aslında aynı derecede yaşayamamış iki zıt kutbun hikayesi bu. Osman hep Teoman’ın hedefindeymiş gibi ve hep Teoman tarafından gelen saldırılara maruz kalıyor dolayısıyla çeşitli mağduriyetler yaşıyormuş gibi.  Güzel ile çirkin, korkak ile cesur, iyi ile kötü gibi ayrışıyorlar birbirlerinden ama birbirleri olmadan varlık gösteremeyen zıtlıklar gibi sürekli birbirleri üzerinden besleniyorlar. Aslında her ikisi de kendilerine hayran bir bilince sahipler. Bu kendine hayran bilinç son 30 yılın toplumunu yarattı ve aslında Osman sanıldığı kadar mağdur Teoman sanıldığı kadar cesur biri değildi, öyle değil mi? Hayatı anlamama ve yaşama beceriksizliğimizin bir tescili olarak bilinçlerimiz hadsiz karakterlerimizin ağırlığını taşıdı ve biz bu yüzden her gün cinnet, şiddet, kıyım, katliam haberleriyle hemhal olduk diyebilir miyiz?

Cesaret ve mağduriyet çok kolay kullandığımız kelimeler, oysa her ikisinin de varlığının sınanması çok zor, hele bu sosyal medya çağında.  Mağdur olmak aslında küçük düşüren bir haldir ve kişinin kendine saygısını kaybetmemesi için yaşadığı mağduriyetle mücadele etmesi gerekir. Ama günümüzde toplumun her kesiminde adeta bir mağduriyet yarışı var. Her mağdur bir tazminat talep ediyor ve aldığıyla yetinmiyor, mağduriyetini sürekli yeniden üretiyor ve her defasında taleplerini arttırıyor. Yeni iletişim tarzı bütün tanımlarımızı alaşağı etti. Öte yandan düne bugünün tanımlarıyla bakmak da bizi yanlışa götürebilir, bir durumu tanımlamak için belli bir zaman ve zemine ihtiyacımız vardır. Zaman ve zemin sürekli değişirken tanımların işe yarar kalması çok zor. Teoman ve Osman arasındaki farkın ipuçlarını söyleşi yapılan karakterlerin bazıları ifade ediyor. Çocuklukta edindiğimiz tecrübeler bize hangi yolda yürürsek ayakta kalacağımızı işaret eder. Bazı yollar zorludur ama sonucunda erdemli insan oluruz, bazıları kolaydır, kişiliğimizden ödün veririz. İnsan karakteri ölçüsünde bu yollardan birini seçer. Osman’da iki kardeş narsistik ve baskıcı bir babayla baş etmenin farklı yollarını kullanıyorlar. Teoman Makyavelist bir karakter, küçük kardeş olduğu için Osman’ın babasıyla baş edemediğini görmüş ve daha küçük bir çocukken babasına duymak istediklerini söylemenin ayakta kalmasını sağladığını fark etmiş. Bu açıdan Teoman’ın daha zeki olduğunu söylemek mümkün. Cinnet, katliam ve şiddete gelince. Bunlar yüzleşmekten kaçınan, sorunlarını gömen, her şiddeti daha büyük şiddetle geçersiz kılmaya çalışan toplumumuzun ürettiği durumlar. Bize özgü değil, dünyanın genel gidişatı da bu yönde ne yazık ki. Meselenin kökleri çok derinde ve asıl korkutucu olan yeni kuşakların insanlık değerlerini bir yük olarak görmesi ve bir yandan sürekli şiddet üretilirken bir yandan insanlık değerlerinden hızla soyunulması.

  • Osman’ın yazmış olduğu defterler araya girse de uzun diyaloglar romanın en dinamik unsuru. Neden bilmiyorum diyalog bölümlerini okurken bir müddet sonra uzun monologlar okuyormuş gibi hissettim. Sorulan kişi Osman ama insanlar bir müddet sonra kendi hikayelerinin içine dalıyorlar ve bu hikayeleri de büyük bir boşluğun içinden anlatıyorlar. Diyaloglar üzerinden gidiyorum ama Osman’ın defterleri de böyle. Büyük bir boşluk içinde yazılan büyük bir monolog sonucunda sakin gibi duran ruhun içine biriken büyük bir öfke Osman’ın her bir defterleri. Ve sonra BAM…!  Harfiyat kamyonu. Ne olmasını bekliyoruz veya ne olursa, ne yaparsak bu monologda olma halinden ve öfkemizden kurtulabiliriz?

Bu kişilerin kendi hayatlarını da bir parça öğreniyoruz çünkü herkes kendi açısından bir Osman anlatıyor. Osman’ı neden böyle anlattıklarını anlayabilmemiz için de kim olduklarını bilmeye ihtiyacımız var. Kendilerine dair söyledikleri bize Osman’a ilişkin düşüncelerinin sağlığı hakkında ipucu veriyor. Monolog kendi kendine konuşma halidir, monoloğun birden çok olması da bir tür kaos yaratır. Monolog aynı zamanda iletişimsizlik anlamına gelir. İletişimin olmadığı yerde anlama söz konusu olmaz. Birbirimizi anlamanın ve birlikte yaşamanın tek yolu iletişimdir. Dinlersek anlayabiliriz. Ama günümüzde sadece bizim toplumumuza değil dünyaya egemen olan şey kakofoni. Kakofoninin öfke üretmesi de kaçınılmaz çünkü anlayamadıkça öfkeleniriz.

  • Kişiler karakterler ve onların hikayeleri derken Türkiye’nin toplumsal bir panoramasını da gözler önüne seriyorsunuz. Sorgulanmaya, sorular sorulmaya muhtaç bir panorama bu. Bulunduğu düzene entegre olamamış Osman’dan, Şebnem’den, Teoman’dan tutun da Osman’ın deyimiyle Vasatlar, yüzeyseller, yeteneksizler, üstelik kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sananlar…”ın panoraması… Panorama böyle olunca sonların başka türlü olmasını tahayyül etmek mümkün olmazdı değil mi? Yani bu karakterler kendileri için çok farklı şeyler hayal etseler de yakalanacakları gerçek eninde sonunda bu olacaktı. Olmasaydı nasıl bir hayatları olurdu düşündünüz mü hiç? Nasıl bir toplum olurduk?

Aslında insan dediğimiz varlık narsistiktir, kendini beğenir, herkes kendini bir parça bulunmaz Hint kumaşı sanır, bu da inan için gereklidir, hayata devam etmenin yoludur. Ben eksiğim, zavallıyım, yetersizim diyenlerden oluşan bir toplumun hali çok acıklı olurdu. Mesele toplumsallığın iyi çalışması, birlikte yaşamayı ve birbirine değer vermeyi başarmaktır. Uygarlık dediğimiz şey de budur.

  • Dünyada pandemi patlak verdi ve tüm dünya bir anda kapandı. Bu durum size ilk anda ne düşündürdü, neler hissettirdi? Neredeyse hiçbir şey yapamadığımız böylesine ciddi bir virüs problemiyle ne oldu da karşı karşıya kaldık?

Ben de başta herkes gibi, teknolojik gelişmelerin insan tahayyülünü zorladığı bu çağda küçücük bir virüsün bütün dünyayı durdurabilmesinin heyecanına tanıklık ettim, sonra yine herkes gibi dünyayı yönetenlerin bir gezegen olarak dünyayı fazla hafife aldıklarını, doğanın ve dünyanın bizim farkımızda olmadıklarını düşündüm, heyecan yatışınca da önümüze bakalım diyerek çalışma masama oturdum. Aslında bir virüsün dünyayı esir alması çok da şaşırtıcı değil. Doğa bizim ona yönelttiğimiz algının dışında çalışıyor. Doğa tarihine baktığımızda yüzyılda bir benzer bir durum görüyoruz. 1918-20 arasında, COVİD’le akraba bir virüs olan İspanyol gribi nedeniyle 60 milyon insan öldü. Bizi şaşırtan zaman oldu. Nasıl yani, bu çağda da mı dedik. Oysa doğa için 2020 diye  bir tarih yok.

  • Bu pandemi dönemi ilginç bir şekilde insanların (ekmek yapımıyla birlikteJ) yeniden kültür sanatla, edebiyatla ilgilenmesine sebebiyet verdi. Dijital ortamda yayınlanan edebiyat dergileri aboneliği arttı, sesli kitaplar arttı, insanlar okumadıkları, erteledikleri kitapları okumaya başladı. Sizce bu durum bir refleks miydi yoksa devam eder mi? Bir de son olarak tüm bu yaşadıklarımıza istinaden bundan sonra anlatılan hikayelerde bir evrilme, değişim, dönüşüm yaşanır mı sizce? Pandeminin akut dönemini atlattıktan sonra okuyacağımız hikayelerde değişim yaşanacak mı?

Pandemi döneminde kültür sanata olan ilgi artışının kalıcı olduğunu düşünmüyorum. Evine kapanan insanlar yapacak şey aradılar ve televizyonu tükettikten sonra kitaplara yöneldiler. Kitaplar kısa bir dönem için daha fazla okundu, belki küçük bir azınlık okuma alışkanlığı kazanmıştır ama bu sıra dışı ilginin süreceğini sanmıyorum. Bu ilginin abartıldığını da kitap satış rakamları ortaya koyuyor zaten. Edebiyata etkisi de geçici olacaktır. Bir süre pandemi konulu kitaplar okuruz. Bunların da çok azı meseleyi gerçekten didikleyen, felsefi ve toplumsal sonuçlarını irdeleyen kitaplar olur. Pandeminin edebiyatta bir evrilmeye, dönüşüme yol açması için dünyanın kökten bir değişim geçirmesi gerekirdi,  oysa bütün dünya kısa süre içinde” yeni normal” adı altında eski günlük hayata döndü. Öte yandan bu tür durumlar evrilmeye yol açacaksa bu sadece edebiyatta olmaz, her şey evrilir, sinema da, hukuk da, sosyal etkileşim de. Pandeminin dünya ekonomisinde yarattığı tahribatın sonuçlarını henüz görmedik, bu uzun bir süreç olacak sanırım. Bu sürecin sonucunda dünya kısmen de olsa değişecektir ve bu değişim edebiyata da diğer sanatlara da yansıyacaktır. Ama o zamana kadar başka sosyal gelişmelerle kaynaşacağı için sanattaki bu evrilmenin kaynağını pandemi diye işaret etmek ne kadar mümkün olur bilemiyorum.

  • Osman
  • Yazar: Ayfer Tunç
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Eylül 2020
  • Sayfa Sayısı: 504 Sayfa
  • Yayınevi: Can Yayınları

Kitap Eki Dergisi
Aynur Kulak

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Aynur Kulak

2015 yılında ilk kitabı Günlerden Bir Gün, İnkılap Yayınları’nın Roman yarışmasında İkincilik ödülünü alarak yayınlandı. Takip eden yıllarda çeşitli dergilerde denemeleri ve öyküleri yayınlandı. 10 yıllık bir aradan sonra yazmaya geri döndü. Ve tekrar kitaplar üzerine ve sinema üzerine yazmaya başladı.

Read Previous

Aşkın, Gururun, Fedakârlığın Hikâyesi ‘Afife’ THINK House’da

Read Next

Şehir Tiyatroları 29 Eylül’de Perde Açacak

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *