NE TAM OLARAK SUYA, NE DE TAM OLARAK GÖKYÜZÜNE AİT: SAKARMEKE • Kitap Eki  
TUDEM
 

NE TAM OLARAK SUYA, NE DE TAM OLARAK GÖKYÜZÜNE AİT: SAKARMEKE

 
TİMAŞ
Say Yayıncılık

Mehmet Fırat Pürselim: “Sadece kuşlar değil insanlar da gökyüzüne ait aslında. Kanatlarını kullanışlı kollarla takas eden atalarımızdan bize rüyalardaki yüksekten düşme halleri kalması bunun kanıtı değil mi? Özgür bir güneş ülkesi var ve bir gün bu ülke, bu dünya aşkın yüzü olacak ve gökyüzü yere inecek ya da biz kanatlanıp o ülkeye uçacağız.”

Sakarmeke. Ne güzel bir ismi var bu kuşun, öyle değil mi? Ne tam olarak suya, ne de tam olarak gökyüzüne ait olan, uçmaya hazırlanırken bir müddet su yüzeyinde koşan, bu arada batmayan, suyun içinde avlanabilen, gökyüzüne yükseldiğinde biraz önce koştuğu su yüzeyini yukardan izleyen Sakarmeke’nin hikayesi kaç insan öyküsü olarak karşımıza çıkabilir ki? 

Mehmet Fırat Pürselim ile Sakarmeke öykü kitabı odağında gerçekleştirdiğim, her detayını merakla okumak isteyeceğiniz söyleşi için buyurun lütfen.  

Ayrıntı Yayınları
Günışığı Kitaplığı
  • Hayatın gerçeklerinin tahmin edemediğimiz kurgusu, bu kurgunun edebiyata yansıması ya da -son yıllarda yaşadıklarımızı düşünürsek eğer- edebi kurguları altüst edecek derecede bir gerçekliğin içinde olmamız;  hangisi birbirini etkiliyor acaba, gerçeklik mi kurguyu, kurgu mu gerçekliği? Sizin ilk kitabınızı uzun süren mücadelelerden sonra çıkardığınızı düşünerek yolculuğunuzun en son yayınlanan kitabı Sakarmeke noktasına gelene kadar ki kısmında günlük yaşadığımız gerçek hayatla, kurguladığımız dünyanın garip bir şekilde birbirinin içine girdiğini gördüm Sakarmeke ile altı kitap oldu. Edebiyat içerisindeki kişisel yolculuğunuz gerçek hayat ve kurgu metinler ile ilgili ne düşündürüyor size?

Flaubert, Madam Bovary’nin alıp yürümesinden sonra muhatap olduğu ölüme giden bu kadının kim olduğu sorusundan kurtulmak için Madam Bovary benim demeye başlamıştır. Aslında sadece Flaubert’in değil, kabul edelim ki, tüm yazarların içinde bir Emma Bovary yaşar ve neyi yazsak bir şekilde kendimizi, hayatımızı yazarız. İlk kitap en çok kendimizi anlattığımızdır, hayatımız o kadar da renkli değilse yazdıkça tüketiriz. Zaten yaşayanların yazmaya ihtiyacı yoktur, yaşayamayanlardır yazanlar. Neyse… Bu altıncı kitap olduğuna göre kendimi en az anlattığım ama hâlâ Madam Bovary benim. 

Gerçekler her zaman kurguyu etkilemiştir, bu kaçınılmaz ama ilginç biçimde kurgular da gerçekleri etkilemektedir. Ne kadar gerçek ne kadar kurgu olduğumuzu asla bilemeyeceğiz. Aşkı ifade etme biçimimizden mimiklerimize, üzüntümüzü yaşama şeklimizden birini etkileme cümlelerimize kadar yaşadıklarımızın pek çoğunu kitaplardan, dizilerden, filmlerden aldık. Ama onlar da ilk olarak gerçek hayattan almamışlar mıydı? İlk anlatıcı Âdem’e kadar gidebiliriz ve işin içinden çıkamayız.  

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim, yazdığım her şeyi yaşamadım ama ne yazdıysam ta içimde hissettim.

  • Sakarmeke’yi elimize alır almaz şu soruyu soruyoruz: Sakarmeke ne? Bir ‘kuş’muş. Bir su kuşu. Havalanmadan önce uzun süre suyun yüzeyinde koşan bir kuş. Ne acayip, ne kadar distopik.  Uçmaya hazırlanırken bir müddet koşan ama bunu su yüzeyinde gerçekleştiren, bu arada batmayan, muhtemelen suyun içinde de avlanabilen Sakarmeke, ne tam olarak suya, ne de tam olarak gökyüzüne ait. Aynı anda hem süzülebiliyor hem akabiliyor. Bu durumda bir şeye illa ait olması gerekiyor mu? Aynı Sakarmeke’nin içindeki öyküler gibi. Sakarmeke’nin yolculuğu nasıl gerçekleşti de biz Sakarmeke’nin içindeki öyküleri okumaya başladık?

Sadece kuşlar değil insanlar da gökyüzüne ait aslında. Kanatlarını kullanışlı kollarla takas eden atalarımızdan bize rüyalardaki yüksekten düşme halleri kalması bunun kanıtı değil mi? Özgür bir güneş ülkesi var ve bir gün bu ülke, bu dünya aşkın yüzü olacak ve gökyüzü yere inecek ya da biz kanatlanıp o ülkeye uçacağız. 

Sakar akıtma demek ve gagasının üstündeki beyazlıktan dolayı böyle adlandırıyor. Ama ben akıtmaya takılmadan, sakarlıklarından dolayı böyle adlandırıldıklarını düşünmek istiyorum. Adnan Bostancıoğlu’nun nefis benzetmesi gibi, sakarmeke, öyküleri kesen uçamama hali uçmayı tam beceremeyen uçsa da bu kez suya inmeyi yüzüne gözüne bulaştıran adıyla müsemma bir su kuşu. Ben o uçamama halini anlatmayı seviyorum. Dünya üzerindeki 8 milyara yakın insan var ve dörtte birinden fazlasının günde 3 doların altında bir parayla geçiniyor. Yenileceklerini bile bile ertesi sabah yeniden kalkıp güne başlıyorlar. Asıl anlatılası olan bu insanların hikâyesi, bu insanlar her gün suyun üzerinde koşarak havalanıyorlar. Muhteşem bir şey yapıyorlar, suyun üzerinde yürüyorlar. Ama biz baksana uçmayı beceremiyorlar diyoruz. Kartallar başkalarının olsun, ben sakarmekeleri anlatmaya devam edeceğim.  

  • Sakarmeke kitabındaki her öyküde durumlardan, olaylardan, anlatımdan, hikâyenin akışından kaynaklı olarak ne olacağını aşağı yukarı anlıyor, seziyoruz ama bunun yazılmasını istiyoruz. Okumaya büyük bir merakla (cezbedici bir merak bu) devam ediyoruz bu yüzden. Normalde şöyle bir hissiyat gelir; “Ne olacağı çok belli ki, ve oldu işte, tahmin ettiğim gibi” diyerek sıkılırız öyküden ama Sakarmeke’de böyle bir durum olmuyor. Hikâyenin yüzde yüz bizim tahminimizce bitmesi bile, hikâyeyi büyük bir heyecan duyarak okumamızı engellemiyor. Çünkü tahmin ettiğimiz şeyin yazılmasını istiyoruz. Neden Mehmet Bey? Biz bu hikâyelerin nasıl oluştuğunu, nasıl geliştiğini ve nasıl sonlanacağını bildiğimiz halde yazılmasına devam edilmesini neden istiyor olabiliriz? Bu güçlü etki nereden kaynaklanıyor sizce?

Nazım Hikmet’in Karlı Kayın Ormanı’nda dediği gibi, “En acayip gücümüzdür, kahramanlıktır yaşamak: Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak.” Aynur Hanım, hikâyenin sonunu biliyoruz ama yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü hikâyemizin kahramanı olmayı seviyoruz. Marks’a bir atıf yapayım ve anlatılan senin hikâyendir, ey okur diyeyim. Bunu yaşatıyorlar bize, kadınları öldürüyorlar, güzelliklerini, akıllarını, saçma fikirlerini dayatıyorlar, geçmediğimiz köprülerin faturalarını ödetiyorlar, güçlerine hayran olmamızı, paralarına tapmamızı bekliyorlar. Bizse inadına yaşamaya devam ediyoruz. Bu kefaret değil ama. Bildiğiniz yaşamak. Üstelik kefaret bir suçun günahın bağışlanması için ödenir, biz yeterince bedel ödüyoruz onu da ödeyemeyiz artık.  

  • “Allah, onu yeryüzüne atmış, Azrail ise unutmuştu.” Ufak Bi’ Teslimat. Her Vakit öyküsünün tam tersi bu öyküde ezan sesi hiç yok. Duymuyoruz. Çünkü teslimatta bir sıkıntı var. İnsan aslında yıllarca hazırlandığı bir duruma yaklaştığında veya kavuştuğunda (Gerçekleşmesi kesin olan ölüm gibi veya sonunda elde ettiği para gibi) o duruma gerçekten hiçbir zaman hazır olmadığıyla yüzleşmek zorunda kalıyor, ne dersiniz? Kusurluyuz. Bunu o raddeye gelene kadar anlamış olmamız gerekmiyor mu? Yaratılışımızdan itibaren zaman zaman ufak zaman zaman büyük kusurlarımız var, öykünün başlığından da çok belli aslında. Ufak Bi’ Teslimat. R nerede? Neden yok? Dördüncü öykü Turna. Martılar, onları şehirde görüyoruz evet, gökyüzünde, ağaçlarda, çatılarda…. Bilincimizde inanılmaz güzel bir görüntü oluşuyor. Kuşların çatılarda kendilerini güvende hissettiklerini düşünmemiz gibi, öykünün kahramanı Turna’nın kanatlarının olabileceği ihtimali hiç de gerçeküstü bir durum gibi gözükmüyor gözümüze. Turna’ya bu kanatlar neden bu kadar çok yakıştı? Ufak Bi’ Teslimat öyküsündeki gerçek hayatın kusurları, Turna öyküsündeki gerçeküstü güzellik, -bu zıtlık- kabulümüze nasıl bu derece mazhar olabilip, zıtlıklarına rağmen bizi aynı noktadan yakalayabiliyor?

Kitap yazılıp bitirdikten sonra okurundur. Yazarın araya girip, bak aslında bunu anlatmak istiyorum demesi, okurun tadını kaçırır. Bu yüzden imtina ediyorum, bak aslında Turna, gerçekten kuş olup güneş ülkesine uçmuş çok güzel bir insandır demekten ya da Ufak Bi’ Teslimat’taki ufak tefek detaylardır bu absürt öyküye inanmamızı sağlayan gerçekler. Ama insanız işte tutamıyoruz kendimizi. Kitabın içine gizlediğim pek çok bilmece var, okur bulursa ikimizin de mutlu olabileceği. Aynur Hanım, yazdıklarımda samimiyim ben, sizin sorularınız gibi. Emanetimdeki Hayatlar’dan sonra bir daha böyle bir kitap daha yazmayacağım dedim. Acıların çetelesinin tutulduğu bir başka kitabın sayfalarından çıkamayacağımdan korktum bildiğiniz. Sakarmeke’deki Atatürk Yalnızlığı’ndaki kitapçı gibi o sayfalara hem sığınmak hem de sığınağında yok olmak. Akılsız Sokrates’teki Okaliptüs’ün Ruhu’nu yazarken elimde bir Kostas tabancasıyla gezdim tam göğsümün üstüne dayalı. Bu kitaptaki… 

  • “Tanrı insana su üzerinde yürümeyi bağışlar, fakat insan Tanrı’dan yüz çevirdiğinde kendini sadece yer çekimine bırakır.” Simone Weil’in Tanrıyı Beklerken kitabında söylediği bu söz Serçe öyküsüne getiriyor ve Martı Avcısı öyküsüne uçuruyor beni. Serçe kitabın en uzun öyküsü. Kurgu farklı bir güzergâh seçmiş gibi kendine ve Serçe kendisiyle empati kurulmasını isteyen bir karakter değil sanki. Martı Avcısı öyküsü ise yapısal özellikleri ile aynı ama kurgunun kısalığı, Azad’ın kendisiyle empati kurmamızı istemesi, Serçe’deki doğuştan gelen öteki kişi olmanın çaresizliği, Azad’daki sonradan, hayatın geri kalanında ortaya çıkan öteki kişi olma durumunun çaresizliği… Yapısal olarak aynı olan iki öyküden birinin uzun anlatım diğerinin kısa anlatım versiyonları açısından da çok güzel iki örnek öykü olduklarını düşünüyorum. Serçe, Azad, aidiyet duygusu, öteki olma durumu, öteki duygusunun zihnimizdeki tahribatı, yaşamlar… Tanrıdan yüz çeviriyor muyuz gerçekten? Tanrı insana gerçekten su üzerinde yürümeyi bağışlamış olabilir mi? “Kayalıkların üzerinde dikenli çalılar vardı. Taşlar insanın elini ayağını kesiyordu. Su yoktu, ağaç yoktu, her yerde martı vardı.”   Yerçekimi çok fazla, gökyüzünde de uçabilmeliydik biraz da olsa desem, ne dersiniz?

Haklısınız, yerçekimi çok ama çok fazla. Eskiden insanın bağları bu kadar fazla değildi. Bağımız belki sadece hayataydı. Onda da manevi yönden bağlıydık. Günümüzdeyse bizi yeryüzüne bağlayan aslında ‘artık’ olan maddi bağlarımız çok fazla. İnsanlar adeta kıpırdayamaz haldeler. Kutsanan çalışma hayatı ve onun getirisi olan kazancın tüketim toplumu gereği olarak harcanması… Aslında hayatın boş yere tüketildiği bir çağda yaşıyoruz. Gökyüzünde uçabileceğimiz kanatlarımızı kullan-at şeylerle ikame ettik. Kanatlarımızın karşılığının en azından bir adı olmalı ama sahiplik dahi duyamadığımız sadece şeylerle değiştirilmesi sanırım asıl acı olanı. Sahiplik duygusunun mülkiyetle ilintili kısmı hoş değildir ama aynı zamanda aidiyet de sağlar. Bir çantanın bile hafızası vardır, birlikte paylaştıklarınız kıymetlidir ve hayat hikâyenizde bir yer kaplar. Fakat -kimi alındıktan sonra bir kez bile kullanılmamış- onlarca çantadan bir hikâye bile çıkmaz. 

Bir yanımız -işte o uçan, kanatları olan yanımız- hep o ateş etrafında toplanıp klanın büyücüsünden hikâye dinleyenlerde kaldığından, bize gökyüzünün anlatılmasını seviyoruz. Serçe de, Azad da gökyüzüne ait oldukları için onların hikâyesini, onların ağzından dinlemek tüm o maddi bağlarımızı kopartmak için bir nefesliğine çekiştirmek gibi bir şey sanırım.   

  • Kitle. “En iyi yaptığım şeydi anlamazdan gelmek.” Kitle korkutucu geliyor bana. Hem sözcüğün kendisi (ortada hiçbir şey yokken sadece fonetik olarak duyduğumda bile) hem nitelediği tüm kavramlar; kitleler, kitle halinde hareket etmek veya bir yerimizde kitle oluşumu, neyi nitelerse nitelesin, korku hissi gelip yerleşiyor. Öykü boyunca da peşimizi bırakmıyor bu korku. İçim endişeyle dolu vaziyette karakterle birlikte ben de sıçrıyorum mesela okumaya devam ettikçe. Kitle denilen bu melun şey ısrarla anlamazdan geldiğimiz şeyi anlamamızı nasıl da sağlıyor diye düşünüyorum. Korkmamız umurunda bile değil. Bekledim de Gelmedin öyküsü. Kitleden ayrılarak tek bir kişiye odaklanıyoruz. Korku gerçeklikten koparıyor bizi. Kuşlar gibi uçmayı o zaman çok istiyoruz sanki. Özellikle içinde bulunduğumuz çağda insanın kendiyle ve dışarıyla kurduğu ilişki hiç olmadığı kadar bozuldu minvalinde dillerimize pelesenk olan ama maruz kalmaktan da geri duramadığımız bu durum ile ilgili -iki öykü özelinde-  değerlendirir misiniz desem, nasıl yorumlarsınız bu durumu? Korkuyu içimizde hep,  orada bir yerde, diri ve canlı vaziyette tutmak istiyorlar değil mi Mehmet Bey?  Kuşların içi sıkılmaz hiç, bunu çok iyi biliyoruz aslında öyle değil mi?

İnsanın kendiyle ve dışarıyla kurduğu ilişkinin bozulmasını Marks yabancılaşma olarak tanımlıyor. İnsan ilk olarak, doğadan koparak toplumsal alanda kendine ikinci bir doğa kurarak, doğaya yabancılaşıyor. Marks bunu olumlu ve zorunlu görüyor ama insanın kendine, emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşması olan kendi doğasına yabancılaşmayı açan yol da buradan açılıyor. İnsanlığın doğadan kopuşla başlayan yabancılaşma süreci yaşadığı ve her geçen gün bunun artarak devam ettiği malûm. Topluma ve başkalarına yabancılaşmamızı geçtim de, kendimize bile o kadar yabancılaştık ki. Üçüncü bir gözle baksak kendimize tanıyamayacağımızdan korkarım. Kitle’nin kahramanı aslında tam da böyle bir günümüz insanı. Bunun çaresi, öyküdeki anne kucağına yatmaktan geçiyor. Yavaşlayıp, az tüketmekten, toprağa basıp kendimiz için de bir şeyler yapmaktan geçiyor. 

Dünyada kötülük var ama Oğuz Atay’ın Ubor Metenga’sı kadar da kafkaesk bir haleti ruhiyeye bürünmedik henüz. Korku hep vardı ve var olacak. Elbette korkacağız da ama korkuyu da beklemeyeceğiz. Atatürk Yalnızlığı’ndaki kitapçı gibi korku kapımızı çalsa da biz kitapların mürekkebi olmaya devam edeceğiz. Tüm olan bitene rağmen inanın umutsuz değilim. Kitapta da anlatılanlar belki canımızı yakıyor ama sonunda hep bir umut olsun istedim. Kuşların da canı sıkılır maalesef Aynur Hanım, sıkılmasa neden başlarını alıp oraya buraya gitsinler ki? Ama geçer sonra. Kış geçer Aynur Hanım. Gece biter, tünelin ucundaki ışık görünür. Ferahfeza bir şarkı yüreğimize oturur.  

  • Erektus Kalesi ve İlgi öyküleri.  Genelde şimdiye kadar toplumsal cinsiyet kavramını, erk dünyayı, erklik meselesini kadınlarla konuştum. Dayatılan bir sürü norm,  tek bir normalden yola çıkarak normalleştirilmeye çalışılan cinsiyet algılarımız, erk hegemonyası, şiddet… (sözlü, yazılı, fiziki, cinsel, her türlüsü) Salt cinselliğin kendisini ve salt şiddetin kökenini çözemeden erk ve erkeklik durumlarının yarattığı meseleleri çözebilir miyiz? Bu durumlarla ilgili direkt veya dolaylı öyküler yazmanın etki tezahürü ne derece etkenlik sağlayabilir? Cinselliğin kendisi nedir? Şiddet nedir? Kaşıkla kuyu kazıyoruz hissi hiç yok olmuyor. Çünkü gerçekten çok büyük bir şey var karşımızda. Kale var. Ne dersiniz?

Sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim, gün gelir Erektus Kalesi yıkılır elbet. Kadına yönelik şiddet, pek çok insan gibi benim de canımı acıtıyor. Yazdığımız öykülerle, romanlarla bu maço kültür tarihin sayfalarından silinir mi? Yoksa söylediğiniz gibi yaptığımız iğne olmasa bile kaşıkla kuyu kazmak mı? Toplumsal alışkanlıkların yerleşmesi ve kalkması bir anda olmuyor. Zaman, nesil hatta nesiller alıyor. Biz yazdıkça, birileri okudukça, biz lanetledikçe birileri bize katıldıkça, biz çocuklarımızı eşit yetiştirdikçe, o çocuklar bu maço kültürün kökünü kazıyacaklar. Kanun üstüne kanun yapsanız da toplumu değiştirecek olan sanattır bence. Onun için bizler usanmadan okumaya, yazmaya, fikir üretmeye devam edeceğiz. 

  • Öyküleri bize genelde birinci tekil şahıs “ben anlatıcı” aktarıyor. “O anlatıcı” da çıkıyor karşımıza bazen ama bu anlatıcı tek bir kişi sanki. Öyküler boyunca kendini bize anlatan anlatıcının hikâyelerine kulak kabartarak onu dinlemekten kendimizi alamıyoruz. Farklı olaylar, durumlar, karakterler var ama bunca dikkat dağınıklığı içerisinde okuyucu ilgisini son öyküye kadar ayakta tututuyorsunuz. Kurgu ve dil konusuna gelmek istiyorum… Kısa veya uzun öyküler boyunca çok iyi kurgular mevzu bahis. İster şimdiki zamanda ister zamanın içindeki yolculuklarda, gidip gelmelerde, hikâyenin ana hatlarını ve ince detaylarını oluştururken kurgu çok önemli. Tam olarak bizi yakalayan şey de bu sanki. Kendiliğinden olmuş gibi gözüken ama hayır, uzun süren ve sabır da gerektiren bir konu. Dil de öyle. Öykülerin tamamında dilin çatısı kendiliğinden oraya kondurulmuş gibi, karakterlerin konuşmalarına, konuyu aktarmalarına, sokak jargonundan, ev haline kendi dilleri ile bize hitap etmelerine varana kadar öyküyü anlatmalarına hiç müdahale etmiyorsunuz. Hikâye anlatıcılığı, kurgu, dil. Bu üçgeni nasıl tanımlar, nasıl yorumlarsınız?

Bir arkadaşın gelir, hâkim bir arkadaşım var çocukken Muş’tan futbolcu olmak için İstanbul’a kaçmış der, sokakta muhabbet ettiğin çöp toplayıcısı adam, baba dün lüfer akını vardı, bir büyüğü üç kiloyla öldürdük der, kadim bir şehirde girdiğin lokantanın sahibi nenem hiç susmayan bir ezan sesi duyuyor der, gazetede yeterince parası olmadığı için bir gözü kör katır alan adamın kısacık ölüm haberini okursun, askerde gecenin bir yarısı jiletinden kan damlayan adam façalı kollarını gözüne sokarak ben piç değilim der…   

Ben öyküleri emanetime alırım ve senelerce beynimin içinde gezdiririm. Mobby Dick’teki İsmail gibi, onları anlatmak için geride kalmış biri gibi hissederim. Kafamın içinde öyküyü yazarım, eklemeler çıkartmalar yaparım. Karakterlerle arkadaş bazen ta kendileri olurum. Sokaklarında, mahallerinde bazen fiziken gezerim bazen hayalen. Sonunda bir gün öykü beni artık yaz der, o zaman elime defteri alırım. Metni kafamda zaman içinde oluşturduğum için o kendiliğindenlik duygusu okura geçiyor olabilir. 

Hikâye anlatıcılığı, dil ve kurgu; bu sacayaklarını dengeli oturtmazsanız metninizin ayakları yere sağlam basmaz ve sallanıp durur. Bazılarının hikâye anlatıcılığı modern zamanlara aittir, post modern çağda işi yoktur demelerinin benim kitabımda yeri yoktur. İnsanlar hikâyeleriyle varlar ve mağarada ateş başında anlattıkları gibi Mars’taki koloniye giden uzun yolculuk sırasında da anlatmaya devam edecekler. Kendimi karanlık bir şehrin hikâye anlatıcısı olarak tanımlayabilirim. 

Kurgu açısından da şunu söyleyebilirim. Okurun kitabın kapağını açması bana bir masal anlat, sana inanayımdır. Kendi içinde bir mantığı olduktan sonra en absürt şeylere dahi inanabiliriz. Tek boynuzlu, uçan atlar, at gözlüğü takmanın mecbur olduğu zamanlar ya da yüzük taşıyıcısı hobbitler… Kurgusu sağlam olduktan sonra yani kurmacanın mantığı falso vermedikçe keyifle okunur. Fakat kurgunun bir yerindeki ufacık bir sökük bile okurun yazara şüpheyle yaklaşmasına ve her satırı sorgulamasına sebep olur ki, bu okuyanı metinden uzaklaştırır.

Dil açısından da, kahraman ve atmosfere uygun kullanım metnin gerçekliğine hizmet eder. Kahramanın yaşam biçimiyle uyuşmayan diyaloglar, düşünce yapısına aykırı dil kullanımı metinle okur arasına duvar gibi girer. Yazar gerektiğinde argo da kullanmalıdır, dili eğip bükmeli, ‘bilinçli biçimde’ imla kurallarına karşı gelmeli, yerel sözcükleri kullanmaktan ya da sözcük uydurmaktan korkmamalıdır diye düşünüyorum. Ayikiyon mu, Adana?     

  • Sakarmeke’yi bir öykünün içinden niye hiç geçirmediniz? Her öykünün içinde var aslında. Bunu tabii ki hissedebiliyoruz, hatta yer yer görebiliyoruz da O’nu. İşte koşmaya başladı, işte havalanıyor, uçuyor… Belki de böylesi daha etkilidir. Aynı öykü gibi. Öyküleri okumayı gösterilmeyen ve ortaya çıkmayan taraflarından dolayı sevmemiz gibi. Öykü, roman, öykü, roman ve öykü şeklinde ilerlemişsiniz şimdiye kadar. Karşılaştırma yapabilmeniz mümkün mü? Kendinizi, yazmak istediklerinizi ifade etmek açısından en çok hangi tür sizi cezbediyor desem ne dersiniz? Sakarmeke’nin kendisini hiçbir öyküye koymasam bile onu güçlü bir şekilde hissetmemizi sağlayan öykü türü mü yoksa tüm her şeyi içine alıp gösterme gücüne haiz olan roman mı?

Dediğiniz gibi sakarmeke tüm öykülerde kanat çırpıyor. O bir hayatla mücadele hali. Uçamayan, yalpalayan, konamayan, yurdundan göçen, aidiyetini yitiren tüm kahramanlar aslında birer sakarmeke. Öte yandan bir öyküde ismen değil de fiziken bir anlığına gözümüze çarpıyorlar. Bu yazarla okur arasındaki minik bir oyun, çözemeyenin bir kaybının olmadığı çözenin mutlu olduğu bilmecelerden biri.  

Konu, kahraman, atmosfer kafamda oturduğunda şekli de büyük oranda belli oluyor. Zaten belli olmak da zorunda iki disiplin birbirine benzese de farklı pratikleri ve bulunmakta. En basitinden roman kalemle öykü silgiyle yazılır. Roman belli oranda fazlalıkları kaldırırken ve hatta kimi gevezelikleri tat verirken, öyküde ritmi düşüren cümle, ne cümlesi tek bir sözcüğe bile tahammül yoktur. Romanı yazmaya başlamadan önce bir mühendis gibi tüm yapının planı krokisi çıkartılmış, her türlü hesaplamanın yapılmış olması gerekir, siz roman atının gemini çok sıkmazsanız alıp başını gidişlerini sonradan toparlamanız çok güç olur. Öykü bu yönden yazara daha fazla özgürlük verir. Tabii gene yazının başına oturduğunuzda tüm planlamaların tamam olması gerekir. Günümüzün çok katlı modern binalarının aksine öyküyü konargöçer çadırlarına benzetebiliriz. Dağ başından alıp deniz kenarına da kondurabiliriz. Öykü atının gemini o kadar sıkmanıza gerek yoktur, ona özgürlük verirseniz o da sizi hayal bile edemediğiniz otlaklara götürebilir. Kafanızdaki senaryoyla oluşabilecek uyumsuzlukları geriye dönük okumalarla giderebilirsiniz. 

Ama nadiren de olsa, kafanızdaki planla yazının aklının uyuşmadığı zamanlar da gerçekleşir. Roman diye oturduğunuz metin öyküyüm ben öykü kalacağım der ya da öykü kükremiş sel gibi bendine sığmaz taşar roman olur. Israrın fayda etmediği tecrübeyle sabit olarak gördüğümden, doğru tür hangisiyse o kendini bulmuşsa ellemem artık. Bir de şey çok gelir yazarların başına, editörler yazdığınız bir öykünün roman potansiyeli taşıdığını söyleyerek romanlaştırmanızı isterler. Böyle hevesle oturduğum çok olmuştur ama aylarca uğraşıp tek kelime ekleyemeden bırakmışımdır metni. O ruhunu ve bedenini bulmuşsa, değiştirmeye çalışmak ortaya iyi bir roman çıkartmayacağı gibi güzel bir öyküyü de heba etmiş olursunuz. 

Hangi türde yazmayı daha çok sevdiğime gelecek olursak, sanırım hikâye anlatıcısı olma halini seviyorum en çok. Zaten yazdığım romanların melez bir yanının olması ve öyküye sırtını dayaması da bunu gösteriyor. Hâlihazırda yazmakta olduğum yeni romansa daha safkan bir anlatı olacak.  O meydan okuma hali beni cezbediyor sanırım. Bir şeyler yaptım, sanırım iyi yaptım ki, okur gözünde değer buldu, ödüller aldı. İyi yaptığımı yeniden yapmaktansa başka bir şeyler denemeyi seviyorum. Sakarmeke de bu anlamda bir deneme haliydi ve yazarlık serüvenimin başından beri eşlik edenlere ilk etapta şaşırtıcı gelse de sonrasında hem yeni okurların hem de eskilerin yüreğini kazanmayı bilmesi beni mutlu etti.  

  • Ne tür kitaplar okuyorsunuz? Etkilendiğiniz yazarlar, kaynak kitaplarınız ya da başucu kitaplarınız neler? Bir kitapla ilgili ya da yazarla size özel bir hikâyeniz var mı mesela?

Hukukçu yazar olarak, kafamı en çok kurcalayan mesele adalet kavramıdır. Biz kanuniliği adalet zannediyoruz. Oysa kanun muktedirin marşıdır, adaletse halkın türküsü. Bu doğrultuda başucu yazarlarım suç ve cezayı en çok sorgulayanlar olan Dostoyevski ve Kafka’dır. Onlar olmasalar yazmazdım. Şato, Dava, Ceza Sömürgesi, Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler… Albert Camus de varoluşçu anlatımıyla beni etkileyen yazarlardandır. Yabancı, Sisifos Söyleni. Edebiyatın gücünü göstermesi açısında İskenderiye Dörtlüsü ve Lawrence Durell beni cezbeder. Öykünün ne olduğunun en güzel örnekleri vermiş olan Bruno Schulz’u satır satır altını çize çize okur dururum. Virginia Woolf’un anlatım tekniğini, atmosfer oluşturmasını, kurgusunu hayranlıkla takip ederim. Gabo benim için sokağımdaki hikâye anlatıcısı abimdir. Yüzyıllık Yalnızlık, Kırmızı Pazartesi, Kolera Günlerinde Aşk. Sait Abi’yle oturup içseler, Alemdağ’da Var Bir Yılan’dan konuşurken ben de onları dinlesem, çok isterim. Berci Kristin Çöp Masalları’ndaki mahallede Latife Tekin’le komşu olduğumuzu hayal ederim. İhsan Oktay Anar’ın masalsı anlatıcılığı, dil ve atmosfer kurmadaki becerisi beni benden alır. Orhan Pamuk’un romanı kuran kılı kırk yaran titizliğini içselleştirebilmek için Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Cevdet Bey ve Oğulları’nı defalarca okumak ve Masumiyet Müzesi’ni hacı gibi tavaf etmek gerekir. Nurdan Gürbilek’in, denemeleri gerek edebiyat gerekse hayat açısından ufkumu açar; Sessizin Payı, Benden Önce Bir Başkası, İkinci Hayat. Tabi şiiri unutmak olmaz. İkinci Yeniciler; Cemal Süreya, Turgut Uyar. Canımın içi Nazım Hikmet.  Birkaç yıldır edebiyat dışında sosyoloji ve felsefe okumaları da yapıyorum. Michel Foucault; Deliliğin Tarihi, Hapishanenin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler. Mitchel P. Roth, Göze Göz – Suç ve Cezanın Küresel Tarihi. Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı. Cioran, Çürümenin Kitabı, Ezeli Mağlup, Var Olma Eğilimi. Çok eksik bir liste; Tanpınar yok, Oğuz Atay yok, Metin Altıok yok, İmmanuel Wallerstein yok, Zygmunt Bauman yok,  Nigel Warburton yok… Ama devam edersem, okur bitmeyen söyleşi yapmışlar diyeceğinden ‘…’ ile listemi açık uçlu bırakıyorum. 

Söyleşi sırasında adı geçmişti, Kostas Karyotakis. Yunanlı şairin intiharının hikâyesi beni derinden sarsmıştı. Yıllar sonra sevgili Neslihan Önderoğlu, intihar eden yazar ve şairlerin son gününü anlatmamızı isteyen bir kitap projesiyle geldiğinde aklımdaki tek isim Kostas oldu. Hakkında çok az şey biliyordum, Türkçe yayımlanmış çok az şiiri vardı ama bu benim için avantaj oldu. Fotoğraflarına baktım, haritada gezdiği yerlerde dolaştım, sevgisi Maria Polidouri’ye âşık oldum, şiirlerinin çevirilerini İngilizceden karşılaştırmalı olarak kendimce düzenledim. Gözlerimi kapatıyordum, onun gibi şapkamı başımın üzerine çekip düşünüyordum, neden kendimi öldürdüğümü. Bir süre sonra içimde bir Kostas yaşamaya başladı. Öyküyü yazmadım adeta yaşadım. Yaşadım, canım ben Kostas’ı. Okaliptüs’ün Ruhu böyle çıktı ortaya ama Kostas’ın ruhu içimden çıkmadı hâlâ çok dertlendiğimizde bir uzo açar buzuki dinler sohbet ederiz.      

  • Pandemi niye başımıza geldi gibi bir soru sormayacağım. Biliyoruz artık hepimiz zaten, hep farkındaydık ve pandemi patlak verdi. İnsanın her ilk refleksinde olduğu gibi; “Anlamadık gitti, niye bu başımıza geldi ki şimdi”, dedik. Nasıl bir zaman dilimi, hayat, yaşam bekliyor bizi Mehmet Bey? Sonrasında nereye doğru evrilecek ve biz sizden nasıl hikâyeler okuyacağız?

İstesek de istemesek de hayatımız eskisi gibi olmayacak pandemi sonrasında. Başında ‘e-‘ olan şeyler hızlanacak. Zaten daha az insan daha fazla makineye doğru gidiyorduk fakat deneme aşamasındaki pek çok şeyi birden bire kucağımızda buluverdik. Online eğitim, e-sınav, zoom toplantıları, e-duruşma, telekonferanslar, e-ticaret, online alışveriş, evden çalışma vs. hayatımızın içine giriverdi. Hukukçu olarak adliyelerin aylarca kapandığına şahit oldum, daha bu şoku atamadan e-duruşmalar başladı. Zaten Uyap sistemi üzerinden tüm davaları açıp takip edebiliyorken pandemi sürecinde Ulusal Yargı Ağı daha da genişledi. Bunun sonunda insan unsurunun ortadan kalktığı verilerin girilip kararların verildiği bir yargılama sürecine gidilebileceğini düşünmüyor değilim. İkinci üniversite olarak sosyolojiyi zaten uzaktan okuyordum ama en azından sınavlar merkezi olarak yapılırken e-sınavlara girmeye başladım. Ben neyse de lise sonda okuyan bir kız çocuğu babası olarak; online eğitimin hem öğrenciler hem de öğretmenler açısından zor ve verimsiz olduğunu gözlemledim. Öte yandan okulun açık işlevi olan öğrenim iyi kötü bilgisayar üzerinden gerçekleşse de gizli işlevlerinden sosyalleşme yanının eksik kalmasının neticelerini zaman içinde göreceğiz. Kapanan işyerleri, çalışamayan, işsiz kalan milyonlarca insan, evine ekmek götüremediği için intihar edenler. Pandeminin bu acı bilançosunun üzerini çizip geçmek mümkün değil. 

Konserlerin, tiyatronun, sinemanın, sanatın hayatımızdan uzaklaştığı bu dönemde edebiyatçılar olarak nispeten şanslı sayılabiliriz. Başlarda soğuk dursam da zoom etkinlikleri sayesinde, ülkenin hatta dünyanın dört bir yanındaki dostlarla gerçekleştirdiğimiz sohbetlerden sonra fiziki sınırlamanın ötesine geçmenin bu anlamda iyi olabileceğine ikna oldum. Sanal imza günleri, atölye etkinlikleri gibi bu sıkıntılı zamanda okurla yazarı buluşturan yeni uygulamaların süreceği muhakkak. 

Pandemiye ilişkin bir hikâye var kafamda, fazla geciktirmeden yazma düşüncesindeyim. Ama asıl masamda duran 70’ler 80’lerin siyasi atmosferine yaslanan bir baba oğul romanı. Bu da kafamda uzun zamandır gezdirdiğim bir metin. Hatta yıllar önce -henüz basılı herhangi bir kitabım yokken- ilk yazımını yapmıştım ama gitmeyen yönlerini nasıl kotaracağımı bulmak için 10 yıl beklemem ve olgunlaşmam gerekti sanırım. Artık dili, sonu, anlatım tekniği tam olarak kafamda oturdu. Bu yaz ikinci yazımına girişmeye hazır gibi hissediyorum kendimi.

  • Sakarmeke
  • Yazar: Mehmet Fırat Pürselim
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: 2020
  • Sayfa Sayısı: 168 Sayfa
  • Yayınevi: İthaki Yayınevi

Aynur Kulak

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Aynur Kulak

2015 yılında ilk kitabı Günlerden Bir Gün, İnkılap Yayınları’nın Roman yarışmasında İkincilik ödülünü alarak yayınlandı. Takip eden yıllarda çeşitli dergilerde denemeleri ve öyküleri yayınlandı. 10 yıllık bir aradan sonra yazmaya geri döndü. Ve tekrar kitaplar üzerine ve sinema üzerine yazmaya başladı.

Read Previous

Bir Yaz Gecesi Festivali Sanatseverlerle Buluşmaya Hazırlanıyor

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *