Visit Us On FacebookVisit Us On TwitterVisit Us On YoutubeVisit Us On Instagram
Responsive banner image
 

Musa’nın Uykusu

0

Musa’nın Uykusu isimli kitapta yazarın kullandığı dil; çok titiz, özenli, aceleye gelmeyen bir dil. Kelimeleri, günlük kelimelerden ziyade yabancı, eski kelimeler bir bütünlük içerisinde.

Bundan kısa bir süre önce Tuğba Doğan ile yeni kitabı “Nefaset Lokantası” ı konuştuk. “Nefaset Lokantası” edebiyat dünyasında şüphesiz çok konuşuldu ve çok beğenildi. Konusu ve kullandığı dil itibariyle üzerinde konuşulmayı fazlasıyla hak ediyordu. Çok detaya girmeden, kitabı alıp okumanızı salık veririm. 2019’ün en iyi kitaplarından biri olacağının altını özellikle çizmek istiyorum. Her konuda yetkin bir kitap…

Aynı hafta ilk kitabı olan “Musa’nın Uykusu”nu okumaya karar verdim. Zira “Nefaset Lokantası” her konuda bize yetkin, güçlü, ayrıntıyı seven, dilli ustaca kullanan belki de en önemlisi; yeniyle eskiyi pürüzsüz harmanlayan bir yazarla, bir kalemle karşı karşıya olduğumuzu müjdeliyordu. Ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Yanılmadım!

“Nefaset Lokantası” romanında başkahramanımız Salih bir gazeteciydi. Ve roman günümüzün entelektüel dünyasının sancısını, gitmenin zorluğunu, beyin göçünü; mahalle, akraba, eş-dost olma gibi enva-i konuları dolaylı da olsa anlatıyordu. “Musa’nın Uykusu ” romanında başkahramanımız Zeliha aykırı bir çevirmen olarak karşımıza çıkıyor. Büyük denilmeyecek bir yayınevinde, başarılı diyebileceğimiz bir çevirmen. Burada, başlıktan biraz ayrı düşünmek lazım. Her ne kadar başlıktan Musa’nın hikâyesini okuyacağımızı düşünsek de aslında biz Zeliha’nın hikâyesini okuyoruz daha çok. Aslında, Musa ile Zeliha aynı kaderi paylaşan iki kardeş olduğu için isim bir isim altında iki kişinin hikâyesini bize anlatıyor diyebiliriz… Musa, sürmatüre bir birey. Yani geç doğum. Bu geç doğum hem Musa’nın hem de Zeliha’nın hayatına bir kâbus gibi çöker, ikisini de zehirler. Musa engellidir. Zeliha’nın ablasından, abisinden intikam almak için, beraber oyun oynamayı, yaramazlık yapmayı düşündüğü, beklediği Musa engellidir. Yardıma değil, ayağına bağ olmaya gelmiştir Musa. Musa’nın kaderi, Zeliha’nın hayatıdır artık.

Zeliha, ablasının ve abisinin Musa’ya sen bak demesiyle farklı bir hayat yaşama başlar. Umutsuz, yalnız, boğucu, kaygı ve intihar düşüncesiyle başlayan bir hayat… Zeliha artık sadece kendisi için yaşamaz, Musa içinde yaşamaya başlar, Musa için ölmeyi düşünür, Musa’yı öldürmeyi düşünür. Yok, olmayı ve yok etmeyi çok sık düşünür kitap boyunca. Tüylerimiz ürpererek okuyoruz bu süreçleri. Yayınevinde yaşadığı sıkıntıları, özel hayatında yaşadığı çıkmazları, yazıya ve kitaplara dair neşrettiği fikirleri ürpermeye sebep olacak bir hisle okuyoruz, hak veriyoruz, üzülüyoruz. Yazdığı kitaptan Musa’ya pasajları okumasını, kavramlara karşı dile getirdiği mülahazaları hayranlıkla, bir sinema perdesinde sevdiğimiz bir filmi izliyormuş gibi izliyoruz adeta. Bu pasajlar çok önemli felsefi, sosyolojik çıkarımlara da sahiptir. Tuğba Doğan’ın her iki kitabında da bunu görüyoruz. Belki de varoluşsal, toplumsal, bireysel sıkıntıların günümüze ayna tutmasının en etkili yollu: Felsefi fikirlerin bize bu kadar yakın duruyor olmasıdır. Tuğba Doğan’ının karakterleri üzerinde tez yazılmalıdır diye düşünüyorum. Bazılarının, ‘daha erken değil mi’ dediğini duyar gibiyim ama değil. Şimdi olmasa bile ilerde bu tezlerin yazılacağını ve birey psikolojisi üzerinden toplum psikolojisine ayna tutacağına inanıyorum.

Yazarın kullandığı dil; çok titiz, özenli, aceleye gelmeyen bir dil. Kelimeleri, günlük kelimelerden ziyade yabancı, eski kelimeler bir bütünlük içerisinde. Yukarıda bahsettiğim “eski-yeni” kavramlarını bu minvalde değerlendirmekte fayda var. Bunun yanında güncel konular, çağdaş karakterler bizi kahramanlarla bütünleşmeye davet ediyor. Salih ve Zeliha gibi binlercesini görüyoruz bugün toplumda. Belki de yazarın en büyük başarısı da buradan geliyor.

Zeliha, hayatla kavgası olan bir karakter. Herkes gibi hepimiz gibi : “Sağlığımızı korumaya ve bizi iyileştirmeye çalışan dünyanın dili sapkın bir dildi, ‘en etkili tedavi korunmadır.’ Öyle mi? En güzel bir hayat da hiç doğmamış olmamaktır o zaman, o afişte tasvir edilen tek şey halledemediği meseleleri sıfıra çarpan insanın zavallılığıydı (S.13)”  Zeliha kızgındır, topluma, yayınevindekilere, kendine en çok da Musa’ya: “Oysa hayatta kalmanın koşul doğru zamanda ayrılmasını bilmektir. Önce anne karnından sonra da sırasıyla her şeyden (S.15)”  Belki çaresizliktir bu belki de sitem ama şunu biliyoruz: Kavgası olanın, yarası olanın, gözyaşı dökenin sitemi vardır.

“Üstelik Musa tarihleri boyunca ayrılmasını bilmeyenlerin ülkesinde doğmuştur. Ne asla bir parçası olunamayan bir büyük batı dünyasından ne imparatorluğun yakuti rüyasından ayrılmayan, bu nedenle asla yetişkin ve normal olamayan bir ülkenin ana karnından, baba evinden, biten bir aşktan, gerçekleşmeyen rüyalardan ayrılamayan mukimlerinden biridir O da. Ana karnından ayrılmak, baba evinden ayrılmak, biten bir aşktan ayrılmak, imparatorluktan ayrılmak, doğudan ayrılmak, rüyadan anlamak Musa’nın ülkesinde bir türlü gerçekleşemeyen projelerdir. Doğru zamanda ayrılmasını bilmeyen herkes kendi artık hayallerinin atıklarıyla, kendi dışkısıyla, yani kendi zehriyle zehirlenmiyor mu? Zamanında söylenmeyen elvedalarla,  hakkıyla tutulmayan ve yeni yaşantılarla bastırılan yaslarla, üzerinden atlanıp da geçinilmeyen çocukluk travmalarıyla velhasıl herkes kendi zehriyle zehirlenmiyor mu? Musa’nın durumu bilimsel terimlerle, tıbbın alanında tanımlanmasına muhtaç olmasa belki de diğerlerinin arasında fark edilmeden yaşamını sürdürebilecekti. Ne var ki onunki bir hastalıktı, böyle ifade ediliyordu, içine doğduğu memleket ve onun bilcümle halkı ondan daha sağlıklıymış gibi.”  Yukarıda okuduğunuz pasaj kitabı özetler nitelikte. Burada temel mesele “Gitmek”. Zeliha’nın asıl yarasıdır, Salih’te de bunu görüyorduk. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise: metindeki derin toplumsal eleştiridir. Sanki Salih’e de bir gönderme var gibi. Ve Musa gitmeyi seçti. Ama kimden? Zeliha kimin için kaldı?

Tuğba Doğan; her iki kitabında derin eleştirilere yer veren, ailevi ve şahsi meseleleri sık eleyip ince dokuyan, kahramanlarını toplumla yüzleştiren, toplumun aksak yanlarını sosyolojik çıkarımlarla ele alan, dilli ustalıkla kullanan, yeniyi ve eskiyi sık sık karşılaştıran ve ortaya harikulade bir dil yaratan, varoluşsal meseleleri bize her sayfada hissettiren günümüzün en önemli kalemlerindendir. Kitapların, yazımın hala toplumu şekillendiren en önemli silah olduğunu anlamak isteyen herkese Tuğba Doğan’ı öneririm. Okusunlar, karakterle bütünleşerek kim ve ne olduklarını anlasınlar; eminim çok yardımcı olacaktır. Toplum ve birey üzerindeki puslu havanın yaratığı psikolojik nedenleri derinlemesine inceleyen, realizm ve sürrealizmin yarattığı içsel kavramları didikleyen, toplumsal gerçekçiliğin ve de az da olsa yer yer büyülü gerçekçiliğin dünyasına okurunu sık sık dâhil eden günümüzün en önemli kalemlerinden biriyle en kısa zamanda tanışsınlar. Tuğba Doğan, “yazım” adına umut verici.

  • Musa’nın Uykusu
  • Yazar: Tuğba Doğan
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Nisan 2019
  • Sayfa Sayısı: 153 Sayfa
  • Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Doğan Yalçın

1994 yılında Muş’ta doğdu. Iğdır Haydar Aliyev Fen lisesinden mezun oldu. Halen Afyon Kocatepe Üniversitesinde Biyomedikal üçüncü sınıf öğrencisi.
Doğan Yalçın kendisini şöyle anlatıyor; En büyük zaafım çok hayal kurmamdır diye düşünüyorum. Hem de imkansız türlerden.
Bazen; ”oğlum bir mühendis için bu hayaller biraz saçma değil mi?” diye sorduğum oluyor. Bazen de ‘’Edebiyata ve kitaba bu kadar önem ve zaman verdiğinden okulu bittiremeyeceksin’’ der durur şeytani tarafım. Nerden bilsin hayallerle yaşadığımı, hayallerimin de edebiyat ve kitapla yaşadığını.
En sancılı, sıkıntılı, yokluk zamanlarımda en büyük kahramanım hayallerimden kendime biçtiğim rollerdi.
Belki de bu da hayal kurmanın zaaf olduğunu sanmamın zaaflığıdır. Kim bilir…
Doğan Yalçın

Latest posts by Doğan Yalçın (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Cevap Yazın

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *