Fuat Sevimay ile James Joyce Üzerine

Kitap Eki Dergisi

Fuat Sevimay, Kafka Kitap tarafından yayımlanan Ulysses ile şiirleri dışında James Joyce’un tüm eserlerini çeviren Türkiyeli çevirmen-yazar oldu.

2013 yılından bu yana Fuat Sevimay’ı hem kendi edebi eserleriyle, hem James Joyce çevirileriyle konuşuyoruz. Sanatçının Gençlik Portresi, Gözünü Kapat ve Gör, Finnegan Uyanması, Dublinliler, Sürgünler, Eleştiri ve Deneme Yazıları bugüne kadar çevirdiği James Joyce eserleri idi.

Sevimay, Kafka Kitap tarafından yayımlanan Ulysses ile şiirleri dışında James Joyce’un tüm eserlerini çeviren Türkiyeli çevirmen-yazar oldu.

 
KitapEki
KitapEki
   

Fuat Sevimay ile James Joyce’u konuştuk.

  • Şiirleri dışında Joyse’un tüm metinlerini Türkçe’ye çeviren kişisin.

Evet, şiirleri ve mektupları dışında her şeyini çevirdim. Şiir çevirmiyorum o yüzden Joyce külliyatını çeviri olarak kapattım diye düşünüyorum. Sadece şimdi yazdığım romanda Joyce kurgu karakter ama ondan bahsetmeyelim.

  • Joyce’la uğraşmak senin tercihin miydi, yoksa sana teklif mi geldi?

Çeviriye başladığım zaman elime gelen ikinci metin biraz benim talebim, biraz yayınevinin teklifiyle, önemli bir isim yapalım derken Joyce’un eleştiri deneme yazılarını çevirdim. O metni çevirirken Joyce’un kurgu metinleri tabii ki çok değerli, ama Shakespeare hakkında, Dickens hakkında düşünen gerçek Joyce’a temas ettiğimi hissettim ve okur olmanın ötesinde bu adamda bir şeyler, daha çok şeyler olabilir, diye düşündüm. Sonra diğer eserleri de geldi ve sonrası bana yapıştı ve bütünleştik.

  • 2013’den beri Joyce çevirilerini görüyorum. Bu geçtiğimiz altı sene nasıl bir süreçti senin için?

Çok yorucu, çok keyifli. Bazen üniversitelere söyleşilere falan gidiyorum. Orada gençlere edebiyat çevirisi yapacaksanız ve imkân varsa bir döneme bir yazara belki bir ülkeye odaklanın, hem çok keyif alacaksınız hem de siz o yazarın çevirmeni olacaksınız, diyorum. Joyce’ta bunu yaşadım ve iddialı bir cümle olacağını zannetmiyorum bu kadar emekten sonra. Adamın beyninin kıvrımlarında dolaşmaya başladım. Hangi cümleyi neden kurar, kelimeleri nereden alır, ritmi nerede yakalar, ve aslında ne yapmış, oldukça hâkim oldum. Bu çevirmen olarak çok keyifli ama edebiyat aşığı bir insan olarak da çok keyifli. Çok yorucu geçti, geceli gündüzlü çalıştığım bir zamandı. Fakat Finnegan biterken gözlerimin dolduğunu, ben şimdi ne yapacağım dediğimi hatırlıyorum. Finnegan 3 yıl kadar sürdü. Bu sürede atölyeler falan vardı. Arada bir iki öykü ve çocuk kitabı yazmışımdır ama yoğun olarak Joyce ile uğraştım.

  • Fuat Sevimay nasıl çalışır?

Ben edebiyata o genel hikâyelerdeki gibi başlamadım. 15’imde ilk şiirimi yadım, 18 yaşımda öykü yazdım falan yok. Ben 30’lu yaşlarımın sonunda girdim hasbelkader. Fakat profesyonel iş hayatından ayrılmış olmaktan çok mutluyum. Sıkıcı bir hayattı benim için ve edebiyatla buluştuğum için çok mutluyum. Ama profesyonel hayattan devraldığım disiplinle gününü ayarlayarak çalışan bir insanım. Birçok insan bu yüzden ne zaman yapıyorsun bu işleri, diyor. Özellikle Joyce’un o iki metninde bayram seyran bilmedim. Yılbaşı kutlaması bilmedim. Ben o saatlerde Ulysses ve Finnegan çeviriyordum. Bir de bir şeyi bitirince rahatlama duygusu var.

  • Hangi baskısından çevirdin kitabı?

Gabler baskısından çevirdim. Gene o Finnegan sürecinden dolayı İrlanda’da da dünyanın başka yerlerinde de Joyce’cu diye andığımız akademisyenler tanıdım. Ulysses çevirisine başlayacağım zaman onlardan birine sordum, bir rehber falan var mıdır, neler tavsiye edersin, dedim. O akademisyen olmuş en nihayet ve tamamen doğru olan Gabler baskısı, o yüzden bunu örnek alırsan daha iyi olur, dedi. Belki diğer baskılarla 20 cümle fark var bilmiyorum, ama onun tavsiyesine uyarak Gabler baskısını aldım.

  • James Joyce’un Ulysses’i son çevirdiğin roman. Bir sürü şey gelmiş bu romanın başına. Önce tefrika olarak yayınlanmış, sonra Fransa’da basılmış, sonra toplatılmış.

İrlanda dünyada en son basan ülke bu kitabı. Amerika ve İngiltere de yıllarca basmıyor. 1950’lerden sonra artık bir sansür yaşamıyor, ama o dönemde Joyce’a, bugün baktığımızda çok acayip bir şey görmüyoruz, kanıksadığımız muhaliflikler var. Ama I. Dünya Savaşı yıllarından bahsediyoruz, zaten ülkelerin, o emperyal güçlerin hassasiyetleri çok yukarıda. İngiltere’yi anlarız. İrlandalı bir yazar acayip bir iş yapıyor ve alt metinde Katolik kilisesiyle, Britanya tarihiyle derdi var, burayı anlarız. Ama Amerika’da mesela müstehcen bulunuyor. Bugün okuduğumuzda bize hiç garip gelmiyor, ama o dönemde Joyce çıban başı olarak lanse ediliyor. Bu okurda ters teper. El altından tüm dünya okuyor ve sektör dayanamayıp 1931’de Amerika’da basıyor ve arkası da geliyor.

  • İlk kez Shakespeare Company’de basılması da bana ilginç geliyor açıkçası.

Öykülerini 1917’de bitiriyor. Ama uzun yıllar bazı yayınevleriyle sözleşmeler yapıyor. O yayınevleri de eserleri değiştirirsen basarız, diyorlar. Kabul etmiyor. Ezra Pound çok değerli bir dostu Joyce’un, O Paris’te çok daha fazla yol kat etmiş ve aracı oluyor. Paris’te çok daha hızlı bastırıyor. Shakespeare Company ile teması sağlayan da o. Fikren Ezra Pound ile çok uyuşmasalar da çok yakın dostu. Ki Ezra Pound’u çok iyi anladığımızı da düşünmüyorum ama o başka hikâye. Joyce bu nedenle Ulysses’de daha rahat yol alıyor. Shakespeare aslında Joyce’un zihnen aşmak istediği bir yer ve biraz da problemli. Ulysses’de kahramanlardan biriyle Shakespeare biraz da didişir, el altından bir derdi de vardır. Ama hâl böyleyken ilk kitabının adı Shakespeare olan bir yerden basılması ilginç.

  • Joyce’un hayat hikâyesi çok konuşulacak bir nokta. Ülkesini terk ediyor, parasız kalıyor ama eline para geçince de yiyor, teşhisi konulmamış bir deliliği var, o teşhis kızına konuluyor.

Aslında Joyce’a Asperger sendromu teşhisi konduğu söyleniyor. Kızının hastalığından dolayı Jung ile hasta doktor ilişkisi oluyor aralarında. Sonra o dostluk haline geliyor. Kızında psikolojik rahatsızlık ciddi boyutta ve Joyce’un hayatındaki en büyük üzüntülerinden biri bu. Kızı canı ciğeri ama bir tarafıyla da insanların, Joyce zaten tuhaf bir adamdı ondan dolayı herhalde kızı da hasta oldu, gibi şeyler söylemeleri çok üzüyor onu. Benim bundan dolayı ne çektiğimi biliyor musunuz, diyor. Ve evet, 1925’e, 1930’lara kadar Joyce’un hayatı dram. Sonraki 10 yılı daha iyi ama bu sefer de sağlık sorunları oluyor. Gözünde de ciddi bir hastalığı var. Becket’e yazdırıyor metinlerini Finnegan sürecinde. Çok huzurlu bir hayatı yok.

  • Bir biyografisi var mı çok iyi yazılmış?

Kabalcı, Zafer Avşar, çevirisi ile Richart Elman’ın kitabı. Joyce ile ilgili her şeyi duymak isteyenlere yazılmış muhteşem bir biyografi.

  • Peki çevrilmemiş yapıtlara önsözler yazısını gördün mü?

Mealen biliyorum. Murat Belge’nin bir çevri üzerine yaptığı bir söyleşi vardı, burada anlattığı şeyleri söylüyordu. İyi kötü fikrini biliyorum.

  • Nedir peki bir metni önce çevrilemez ama yıllar sonra çevrilebilir eden şey nedir?

Polemik olsun diye söylemiyorum ama biz iktidar yaratmayı ve o iktidara müritler olmayı çok seviyoruz. Fakat yarattığımız iktidarlar tanrı değil. Murat Belge’nin hikâyesine bakınca Joyce ile Murat Belge’nin siyasi kimliği, entelektüelliği hakkında asla ağzımı açamam. Ama Joyce ile ilgili çeviri tarafında bir şeyler söyleyebilirim. Murat Belge’nin 1960’lı yıllarda bir Ulysses çeviri denemesi var, o yüzden onun söyledikleri uzanılamayan ciğeri hatırlatıyor. Murat Belge’nin çevirdiği iki Joyce metni var. Biri Portre, benim onu çevirmeme nedenim, o metnin çevirisinin kötü olduğunu düşünmem. O konuda Enis Batur’un söyledikleri ve Nevzat Erkmen’in yaptıkları daha önemlidir. Ulysses de Finnegan da ne kadar çetrefil olsa da çevrilebilir. Joyce diyor ki dünyada delilik bile çevrilebilir. Kendi metinleri bile çevrilirken, bir sürü insana destek oluyor. Edebiyata genel bakış açısı dünyada her şey çevrilir, diyen birinin metnine, çevrilemez, dememiz biraz boş.

  • Bir çevirmen daha önceki çeviriye dönüp bakıyor mu?

Dürüst olalım klasik çeviri yapıyorsan yüzde 99 diğer çeviriye bakarsın. Kendi metnini, kendi cümlesini üreten bir çevirmen zaten üslubundan tanınır. Ve bunu söylemekte imtina etmem ömrümün sonuna kadar, ben Ulysses’in çakılını temizleyen insanın Nevzat Erkmen olduğunu her zaman söylerim. Orada klasik bir çeviri olması benim elimi kolaylaştırır. Ben çevrilemez denilen bir sürü metin çevirdim, ama çevrilmiş klasik bir metin çeviriyorsanız o eski çeviriye bakarsınız. Baktıktan sonra kendi dilinizi üretmiyorsanız o ayrı bir şeydir.

  • Joyce’un korkunç bir ölümsüzlük arzusu varmış.

Evet temel dertlerinden biri.

  • Hatta bu kitabın içine öyle şeyler kattım ki, akademisyenler yıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar demiş. Nedir bu, ne demektir?

Bu ego değil, aslında temel şey Joyce’u hayatta edebiyatla buluşturan ilk mevzu kendi yazdıklarının dışında Biz Ölüler Uyanınca isimli tiyatro oyunu için yazdığı şey. 16-17 yaşında yazıyor. Hayatında en sevdiği yazar Dante, kendi yazdığına bakınca Finnegan’ın Uyanması, bizde destanlarda anlatılan hikâyelerdeki biz öldükten sonra ne olacak sorusu. Joyce’un o anlamda edebiyatına kattığı şey kişisel egodan ziyade insanlık derdi. Ölümden sonrası var mı, varsa ne? Ya da bilinçaltı var mı? Yani fiziksel bir cennet cehennem tasavvuru değil; zaten dinle arasına mesafe koymuş bir insan, ama hayattayken de bilinçaltında ne oluyor. Uykuda ne oluyor, ölünce ne oluyor? Onlara takıntılı bir adam. Bunu metinlerine de yedirmiş. Bu biraz insanlığın kadim derdini kendine mal etmesi gibi. Yoksa ego değil.

  • Diyorlar ki bu adam kendi döneminin en modernist romanını yazıyor. Bu roman bir asır boyunca dünyanın en çok satılan ama en az okunan romanlarından oluyor. Bu bize ne anlatıyor?

Bunun çok somut bir cevabı var. Hiç abartılı değil ve neden okuyamadığımızı açıklayan hikâye. Joyce, Ulysses’te birçok temel bir şey yapıyor. Başka yazarların belki parça parça yaptığı sorgulamaları bir araya getirerek, buradan da yapılabilir, diye edebiyata kattığı dört-beş başlık var. Birincisi, kahraman kültünü yok ediyor. Bunu söylerken biz genelde bir kitapta birisi vardır ve en ön plandaki insan da olmak zorunda değil ama birine tutunuruz ve oradan okuruz. Joyce metinlerinde asla böyle biri yok. Bir günde geçmesi de buna bağlı. O bir günün en büyük özelliği de o gün hiçbir şey olmaması. O gün İrlanda Azizler Günü değil, Britanya’da Kraliçe Günü değil, isyan yok, şenlik yok, hiçbir özelliği yok. Bugün için çok yabancı gelmeyen, ama o gün için devrimci nitelikte bu girişim şunu hatırlatıyor. O gün içtiğin çay senin için en büyük kahramanlık. Bunları fark etmiyorsan, deliler gibi edebiyat okumuşsun, felsefe anlamışsın, bırak diyor. İkincisi, teknik anlamda yaptığı çok önemli bir şey var. Biz hâl€ bir üslup yakaladıysan çok güzel, buradan devam et, diyoruz. Joyce diyor ki, ne tek üslubu ya. Eğer bir üsluptan yazarsam diğer tüm üslup imkânlarını elimin tersiyle itmiş olurum. O yüzden 18 bölümlük romanı dalgalanan üsluplarla okuyoruz. Bir bölüm iç monologlar, bir bölüm gazete yazısı şeklinde vs. çünkü karakter de gün içinde tamamen dalgalanıyor. Biz de öyle değil miyiz? Bir an kendi içimize giriyoruz, bir an dışa açılıyoruz. O yüzden tüm bu üslupları metnine almak istiyor. Tam bir kübist. Ve ilaveten bir şey daha yapıyor. Bugün de konuşuyoruz ya, ben anlatıcı, sen anlatıcı, tanrı anlatıcı falan. Joyce’da sürekli anlatıcı değişiyor. Bir anda benden karşı tarafa, bir anda iç monoloğa dönüyor. Tüm bunlar ve başka bir sürü şeyden dolayı yepyeni bir şey yaptığı için ve biz de bu benim alıştığım metin türü, demeye daha teşne olduğumuz için, Joyce’da sürekli dönüşen şeye adapte olamıyoruz. Joyce’un bunu neden yaptığını kavrar, biraz daha dikkatli okursak dünyanın en keyifli metni. Çünkü cidden hayat nasıl akıyorsa öyle anlatılmış, bizim kendimizi kattığımız muhteşem bir roman. O nedenle zamanında övgüleri almış ve hâlâ biz, ya zormuş, aldım evet, başladım ama bıraktım, lafını çok duyuyoruz. Okumaya başlamadan Joyce’un ne yaptığı konusunu biraz karıştırırsak, muhteşem akan ve yıllarca okunabilecek bir metinle karşı karşıya olduğumuzu da anlarız.

  • Aslında yazma uğraşında olan kişilerin mutlaka okuması gereken bir metin.

Tabii. Hakikatten sen imam bayıldı sevdin, bir ay imam bayıldı ye, hayır ya bir de çorba içsek iyi olur. Böyle bir metin. Hele yazanların ömür boyu okuyup ders alması gereken bir metin.

  • Neden okumalıyız sorusuna cevabımız bu galiba. Peki Odisseia arasında benzerlikler kurulduğu söyleniyor. Sence nedir durum?

Nasrettin Hoca gibi olacak ama, evet kesinlikle, hayır asla. Kitabın adından başlayarak Ulysses Odisseia’nın İtalyanca yazılışı. 18 bölümde tamamen Odisseia’da olanlara benzer şeyler görüyoruz. Tıpkı baba ile oğulun Ege Denizi’ne açılıp birbirlerini aramaları gibi; manevi anlamda baba oğul birbirini arıyor ve bir kadın evde bekliyor. Sadece Odisseia değil bir sürü başka metine de sırtını yaslıyor ama bir yandan da asla benzerliği yok. Bir yerde bir hanımefendi dedi ki, Fuat Bey ben müsaade isteyeceğim, çünkü mutlaka Homeros metinlerini okumam lazım. Önce onları kavrayacağım sonra Joyce’a geri geleceğim. Dedim, hiçbir şey anlamamışsınız. Joyce Katolik ritüellerden tarihe, felsefi akımlarda Odisseia’a hepsini birer malzeme olarak kullanıyor. Ve Odisseia gibi akan metinler günlük hayatta neye dönüşürse o şekilde kullanılıyor. Yani bir komünyon sahnesi var, rahibin şarap ve ekmek vermesi gibi. Bunu nasıl kullanıyorsa kahramanların yaptıklarını bir ironi olarak kullanıyor ve kahraman kültünü ters yüz ediyor. Bu açıdan asla Odisseia ile alakası yok ve evet, çok alakası var.

  • Joyce, Ulysses ile sıradan bir insanın bir gününden bahsediyor ve basit bir biçimde yazıyor. Peki herkesin anlaması için yazılan bir kitap nasıl bu kadar yüksek kültür ürünü haline geldi?

Tamamen bohem hikayesi, elitist bir hikâye bence. Joyce kesinlikle cidden çok hayatta bir adam. Gişe memuruyla Dante’yi, her şeyi tartışmak istiyor. Edebiyatı ve sanatı buradan gören bir insan. Ulysses’deki ana savlarından biri içindeki bir karakter genç tıfıl ama sanata çok önem veren ve dünyanın sanatla kurtulacağına inanıyor. 38 yaşındaki Bloom ise ağzı laf yapan, sanatla pek ilgisi olmayan sıradan bir insan. Ama hayata dair becerileri çok yüksek. Bu iki kişiyi bir araya getirmesinin alt metni; halkla sanat buluşmadığı zaman bunun ne sanata ne halka faydası vardır. Onun arzusu gerçekten herkesle edebiyat konuşmak. Niye öyle olmadı? Bence tamamen edebiyat elitinin bir kitabı okurken ön şartlar koyması ve bir dolu şeyle gelmesi. Bence hiçbirini bilmene gerek yok, bilirsen eyvallah, ama senin bildiğin başka bir tarafıdır. Mesela tiyatroya çok hakimsindir oraya gönderme yapıldığını düşünürsün. Ben de mesela tarihi biliyorumdur oralardan bir şeyler alırım. Hiçbirine hâkim değilsek, hiçbir bilgimiz yoksa da muhteşem bir evlilik, muhteşem bir ilişki romanı diyebiliriz. Duygular yoğun duygular falan değil, hayır. Gerçek hayatta bir evlilik nasıl yaşanırsa hepsini sadece bir evlilik olarak anlatır. Fakat dönüp biz onu da bilmek lazım, onu da anlamak lazım, aman haddine mi falan derken bohemlerin yarattığı hikâyeye götürüyor. Bazen atölyelerde de anlatıyorum. Nesrin Topkapı zamanında dermiş ki dans öğrenmeye çalışan insanlara, kütük gibi kütük seni çok seviyorum. Hiçbir şey bilmeyince çok rahat işlenebilir. Joyce’u fetiş gibi görmeyelim, hayat insana dokunmuyorsa olması gereken yerde değildir, diyen bir adam tam da tersi bir yerde.

Çok doğru bir soru. Ben tabii ki Joyce’a aşık biri olarak övgü ile anlatıyorum. Fakat Finnegan’da aman işte kasiyer okusun gişe, memuru okusunlar falan yok. Orada biraz Joyce da kendi ile çelişiyor olabilir mi niyetinin sarih olduğunu biliyorum. Orada ucuzlatalım popülerleşelim edebiyatı değil, ama hep beraber bunu konuşalım. Kadim metinlerden, iyi kötü, sevap günahtan çıkıp modern hayatımızı anlamaya çalışalım diyor. Modern hayat artık iki bilinmeyenle olmuyor, 15 bilinmeyenimiz var ve belki böyle düşünmeye başlamamız lazım. İnsanlara yüklediğimiz sıfatlar var ama onları sadece bizim yüklemiş olduğumuzu da biliyoruz.

  • Finnegan’ın çevirisinin üç sene Ulysses’in bir sene sürdüğünü söyledin, metinler birbirinden farklı, bu iki uçta gitmenin nedeni ne?

Joyce Ulysses’de ne yaptığının çok farkında. Edebiyatın dilin vs.nin farkında. Bu çok sevilecek, hayır sevilmeyecek falan, bilmem ne. Ama kişisel yazarlık ruh haliyle muhtemelen kendi kendine ben Everest’e ulaştım, çok iyi bir şey yaptım çok mutluyum, diyor. Şimdi başka bir Everest yaratmam lazım, diyor. İlaveten bir şey daha var; yüzyılın başını düşünürsek, burjuvazi devrimi tamamlanmış gibi, Ekim Devrimi olmuş, dünyanın çalkantılı bir zamanı. Tüm onların içine yandan akan çok önemli bir hikâye daha var ve Joyce’un çok ilgisini çeken bir hikaye; psikoloji ve psikanaliz. Biz artık olay örgüsüyle yetinmiyoruz, bu kişiler bunu niye yaptı, deyip mevzunun derinliğini anlamaya çalışıyoruz ya; orada Ulysses’in ardından kendi zirvesinde bilinçaltında ne oluyor diye sorgulamak istiyor. Rüyada uykuda ne oluyor o dil nereye varıyor hem de insanlık tarihi bilinçaltına indiği zaman. Çünkü bir rüya metninde sanki birinin rüyasını görüyoruz Finnegan’da. Ama sanki o birisi tüm insanlık tarihi gibi. Ademle Havva da olur, Marks da olur, Muhammet de, Dante de herkes olur, tüm bir insanlık tarihi. Orada biz bir yemek sahnesi okuyoruz; sanki İrlanda’da bir aile akşam yemeğine oturmuş gibi ama sanki bir siyaset masasına oturmuş Napolyon gibi de olur. Böyle bir metin. Rüyadan uyanınca hemen yanınızda biri varsa hevesle yanımızdakine deriz ya, çok acayip bir rüya gördüm. Sonra bir anda anneanneni gördüm deriz mesela ölüymüş ama, sonra anneannen Müzeyyen Senar olmuş şarkı söylüyordu. Ama sahne sanki bizim balkonmuş. Gerçekliğe oturtamayacağımız formlar. Finnegan böyle bir kitap, dili de böyle kuruyor. O nedenle aslında birbirinden uzakmış gibi görünen, fakat düşününce tam da bir yazarın kendini tamamlama hikâyesi. Gündüzü, bir günü yazdım, şimdi bir geceyi yazacağım. Gündüz tabii ki en sonradan haliyle akıyordu oysa gece bizim tüm bilinçaltımızla arketiplerimizle akıyor. Bir şeyi düşünürüz ama bir dolu şey akar ya Finnegan’da da bu var. O yüzden birbirine zıt gibi görünen iki metin aslında tam da kendi yazarlık serüvenini tamamlaması. İki çok değerli ve birbirini tamamlayan metin.

  • En çok nesiyle uğraştın bu kitabın?

Ulysses için değil mi? Aslında bu sadece Ulysses için değil, hem çevirdiğim hem de yazdığım metinler için söyleyebilirim. Benim hep andığım bir şey var kaba çeviri ya da romanın son hali, bir de sonraki ince işçilik. Benim en çok keyif aldığım yeri orası oluyor. Tamam cümleleri oturttun, ama sonra bir zaman bir mesafe koyup dönüp Joyce Türkçe bilse bu hikâye böyle mi akardıya bakmayı seviyorum. Tamam anlamı verdim, ama kelimelerde, deyimlerde bir hata var mı? Çevirmen bizim dil yapılarımızın farklı olması nedeniyle aslında kaynak metinde olmamasına rağmen kıyamet gibi devrik cümle akıtırız. Ve bu hatadır. Bizde olmayan bazı kuralları mesela ‘to be’ bizde yoktur ama “olmak” kullanırız gibi. Böyle şeyleri temizleme ve o kelimeleri köpürtme, devrik cümle varsa bağlamı kaçırdıysam onları toparlama kısmı beni en çok uğraştırır ve en çok sevdiğim şeydir. Diğeri kabası vazifeydi şimdi artık Fuatlığını göster gibi. Cidden hani bir maharetin varsa yansıtacağın yer burası, orayı işlemeye başlıyorum ve en çok uğraştığım o zanaat kısmı.

Adalet Çavdar

Latest posts by Adalet Çavdar (see all)

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Adalet Çavdar

1988 yılında Iğdır'da doğdu. İlköğretimi ve liseyi Ankara'da bitirdi. Daha sonra İstanbul'a taşındı ve bir çok sektörde pek çok işte çalıştı. Şu anda çeşitli kültür sanat web sitelerine ve dergilerine kitap tanıtımları yazıyor, söyleşiler yapıyor. Tiyatro, edebiyat ve müzikle ilgileniyor. Bir de blogu var: www.muhallebicikedisi.wordpress.com

Read Previous

Emily Koch İmzalı “Uyanmadan Önce Ölürsem” Raflarda

Read Next

Ercan Kesal: Yerli Diziler Yersiz Uzun

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *