TUDEM
 
DESTEK

Gerçek tutkunun romanı: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

Faba Kahve

“Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” tutkunun en saf en gerçekçi anlatımlarındandır; sorgulatarak, düşündürerek, çok yönlü ve eleştirel bakış açıları yaratarak ama suçlamadan, yargılamadan, cezalandırmadan…

“Erdemli insanlar, kötü insanların gerçek hayatta yaptıklarını, kendi hayal dünyalarında yaşamakla yetinen kimselerdir.”
Sigmund Freud

 
KitapEki
KitapEki

“Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” tutkuların düellosunu anlatır. Ve tutku, tüm şeytani kurguların ilk kelimesidir.

Edebiyat tarihi, tutkular tarihidir âdeta. Bu duyguyla yüzleşmek yürek ister. Belki de bunun nedeni, benliğimizi bizden çalarak kontrolü ele geçiren en tehlikeli duygumuz olmasıdır. Efendi rolünü kaparak mantığı itaatkâr bir köle haline getiren… Bizden doğan ama bizi ele geçiren…

9789750710551_front_cover

Ama tutku olmadan yaşanılan bir hayat da hep eksiktir, anlamsızdır, mekaniktir. Çünkü tutku, insan olduğumuzu bize kanıtlayan en yakıcı hissimizdir. O oldukça ruh ve yaşam vardır.

Tutku, imkânsızı arama serüvenidir. Sanat ve edebiyat, tutku nesnesinin peşi sıra gidişin büyük anlatılarını içerir. Bu arayışın estetize edilmesiyle büyük eserler verilmiştir yıllar boyu. Tutkuyu dile getiren yazarlar dediğimizde Stefan Zweig ilk akla gelen isimlerden olur her zaman. Onsuz anılan tutku tarihi, hep biraz eksik kalır.

Zweig’ın eserlerinde tutku kimi zaman anlatının temel duygusudur, bazense kılık değiştirerek saklanır bir köşede. Her eseri biraz da tutkunun anlatısıdır demek yanlış olmaz sanırım. Ama bunun ötesinde onu farklı kılan, bu duyguyu ele alış biçimidir kanımca. Hep biraz soğuk ve mesafeli durur. Tutkuya tutkuyla bakmaz, içselleştirmez. İşte tam da bu nedenle çoklu bakış açıları ile görür. Gerçekçi ve doğal… Yüceltmeden ve ya yargılamadan…

Amok Koşucusu, Yakıcı Sır, Korku ve hatta Satranç’ı okurken tutkunun damarlarda dolaşan, ruhu yakan ateşini hisseder insan. Ama “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” bu hissin farklı bir şekilde, en derin ve çıplak haliyle anlatıldığı yapıtı olsa gerek. İki büyük tutkunun çarpışmasına tanık oluruz bu romanda. Toplumsal değerlerin tutkuyla yaptığı maçta, bir taraftar olarak buluverir kendimizi. Tutkunun insana yaşattığı o duygu med-cezirlerini içimizde hissederiz.

Aynı Satranç’ta olduğu gibi hikâye içinde hikâye anlatır Zweig bu kısa romanda da. Bu anlatım tarzı doğuya ait anlatıların, özellikle de Bin Bir Gece Masalları’nın anlatım tarzıdır. İlk bölümde yer alan hikâye aslında bir girizgâhtır, gerçek öyküye bizi hazırlamak üzere kurgulanmıştır. İlk bölümde bir kadının tutkusunun peşinden gidişine tanık oluruz. Henüz yeni tanıştığı genç, çekici ve yakışıklı bir erkek için tüm yaşamını ve sevdiklerini terk eden bir annenin hikâyesidir bu. Tutku ile verilen bir kararın başkaları üzerindeki yıkıcı etkisi ve ahlak kuralları ile çatışması üzerine bir iç sorgulama başlar sessizce. Tam içimizde kabaran vicdani yargıç kararını açıklamak üzereyken ikinci bir öyküyü bırakıverir Zweig avuçlarımıza. Artık doğru ve yanlış, iyi ve kötü gitmiş sadece insana ait duygular kalmıştır.

İkinci öyküde ise başka bir kadının, Bayan C.’nin yıllar önce yaşadığı, yirmi dört saate sıkıştırılmış tutkulu bir aşk hikâyesi anlatılmaktadır. Kocasının ölümünden sonra hayata küsen ve yaşama sevincini kaybeden Bayan C. Monte Carlo’ya gelir. Eskiden kocası ile beraber gittikleri gazinolarda vakit öldürmeye çalışırken kumar oynayan bir adamın ellerine takılır bakışları. Adamın tüm duyguları ellerinde toplanmıştır âdeta. Ama bu genç adam delice bir tutkuyla kumara bağlanmış ve onun esiri olmuştur. Tüm hücreleri ile yakıcı duygunun vücuda gelmiş halidir; tutkunun dışa vurumu, hayattaki karşılığıdır sanki. Ve oyun başlar. Bir erkeğin kumar tutkusu ile bir kadının aşk tutkusunun savaş dansıdır bu.

Zweig, sosyal açıdan önemli sayılan değerleri elde etmiş olmalarına rağmen mutsuz ve tatminsiz olan insanların tutkularını anlatır. Yeniçağa özgü, gelenekten uzak burjuvaların hayatıdır bu. Para, şöhret, saygın bir aile ismi, iş hayatında elde edilen başarılar yaşamın sıcaklığını hissettirmeye yetmez. Bu boşluk hissiyle tutunacak dal ararken içine düştükleri “tutku” yüzünden bir yandan acı çekerken bir yandan da hayatın ritmini tekrar damarlarında duyumsadıklarını, hayata tutunduklarını gösterir okura.

Bu kısa romanın kahramanı Bayan C. de hayatındaki boşluğu dolduracak bir amaç ararken yaşadığı tutkulu günü, o yirmi dört saati asla unutmaz, her gün tekrar hatırlar. Utanç ve pişmanlık dolu bir anı gibi yansıtsa da başlangıçta, o gün kendi varlığını, kadınlığını, ruhunu hissettiği hayatındaki yegâne gündür belki de. Öfkesinden değil, onu hayata bağlayan sımsıcak bir duygu olduğu için her gün yeniden hatırlar. Belki de bu yüzden itirafını bir günah çıkartma gibi değil de bir iç dökme şeklinde yapar, onu yargılamayacağını ve anlayacağını düşündüğü tek kişiye…

Her insan tutku seviyesinde eşitlenir mi? Tutkuyla bağlanan insan, mantığını ve sağduyusunu en gizli mahzenlere kilitlemek zorundadır. Tutku nesnesinin peşinden gitmek, ona ulaşabilmek için daha önce aklına bile getirmediği onca deliliği yapmaya, tüm hayatını tehlikeye atmaya, değer verdiği şeylerden vazgeçmeye hazırdır artık. Hem de ele geçirmenin imkânsızlığını bilmesine rağmen… Sosyal statüsü, kültürel seviyesi, ekonomik durumu ne olursa olsun tutkuya tutkun insan kendinden vazgeçme seviyesinde bulur kendisini. Bu nedenle tutku her insanı bu vazgeçiş seviyesinde eşitler. Bayan C. de tutkusunun esiri olduğu andan itibaren genç kumarbaz ile aynıdır artık; sabırsız, cesur, mantıksız, arzusu peşinde her şeyi göze alabilecek kadar gözünü karartmış…

Kimdir romanda yer alan bu tutkulu kumarbaz? Kumar oynarken elleriyle tüm ruhunu yansıtan… Tutkusuyla var olan… Aslında ruhu pişmanlık ve kurtuluş umudu ile çırpınırken tutkuya yenik düşen?

Zweig’ın epik dünya kurucusu olarak tanımladığı Balzac, Dickens ve Dostoyevski’den izler vardır anlatıda. “Bu üç roman yazarının her birinin kendi alanı vardır. Balzac’ınki toplumun dünyası, Dickens’ınki ailenin dünyası, Dostoyevski’ninkiyse insanlığın dünyasıdır.” der Üç Usta adlı kitabında. Adeta hikâyenin oturduğu üç sacayağını; aile, toplum ve birey üçgenini tarif eder bu sözü ile ünlü yazar. Özellikle de bireylerin psikolojik çözümlemelerinde ve karakterlerin duygu durumlarının ele alınışındaki derinlik ve hassasiyette Dostoyevski’nin parmak izleri okunur. Stefan Zweig da Dostoyevski’den tutkulu bir adam olarak söz eder; tutkunun vücut bulmuş halidir Zweig için ünlü Rus yazar. Ama aynı zamanda hayatının bir döneminde kumara yenik düşen bir adamdır o. Bu açıdan baktığımızda “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” romanında yer alan tutkulu kumarbazın bilinçaltı katmanlarında Dostoyevski ile ilişkisi olabileceği fikrini de olasılık hesaplarına dâhil edebilir miyiz?

Edebiyat, insana ait olan duyguların anlatısıdır. Yazma tutkusuyla yaratılanları, okuma tutkusunun tatmini için sunarken, insanın en derininde yatan tutkuları tarifler bizlere.

“Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” tutkunun en saf en gerçekçi anlatımlarındandır; sorgulatarak, düşündürerek, çok yönlü ve eleştirel bakış açıları yaratarak ama suçlamadan, yargılamadan, cezalandırmadan…

  • Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
  • Yazan: Stefan Zweig
  • Yayınevi: Can Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 83
  • Baskı Yılı: 2009

Kitap Eki Dergisi
Pınar K. Üretmen

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Pınar K. Üretmen

Öykü ve kısa öykünün yanı sıra daha çok deneme, eleştirel deneme, kitap yorumu yazıyor. Bugüne kadar Roman Kahramanları, Sarnıç, Mühür, Deliler Teknesi, İzmir İzmir, Aykırı Kuş gibi edebiyat dergilerinde ve edebiyathaber.net sitesinde çeşitli yazıları yayımlandı. Çeşitli panel ve söyleşilerde görev aldı. Aykırı Kuş isimli ortak öykü kitaplarında da öyküleri yayımlandı. İzmir'de yaşıyor ve aynı zamanda Tıp doktoru.

Read Previous

Ezilenlerin gözünden Cumhuriyet: Haraç

Read Next

Filmler ve düşler arasında

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *