Bir canavar yaratmak: Frankenstein ya da Modern Prometheus

Genç, toy, idealist Viktor Frankenstein, düşünülenin aksine çılgın bir deha değil, bilimle uğraşarak ölüme anlam katmaya çalışan romantik biridir.

İki yüzyıl önce sadece 19 yaşında bir kızın yazdığı roman ve yarattığı kahraman, edebiyattan fırlayarak mitolojiye sıçrar; kolektif bilince yerleşecek bir kavram yaratır. Yazıldığı döneme ait romans kahramanlara, epik anlatımlara, gotik mektup ve betimlemelere, en önemlisi de bilim-kurgunun navumuna sahiptir. Öyle bir zenginlik içerir ki, günümüze kadar yüzlerce yorumu yapılmış, binlerce farklı bakış açısıyla incelenmiştir. Mary Shelley’in 1818 yılında yayınladığı romanı Frankenstein’dan bahsediyorum. Çocukluğumuzdan itibaren bildiğimiz, duyduğumuz bir öyküdür aslında canavarın intikamı. Belki de bu yüzden okumaya gerek görmediğimiz kitapların başında gelir. Boris Karloff’un 1931’de canlandırdığı canavar ise tüm korkunçluğu ile öne çıkar, kitapta anlatılan yaratığı silip süpürür. O artık bir korku mitine dönüşmüştür, tıpkı Drakula gibi.

TİMAŞ
TİMAŞ

frankenstein-kapak-ic

Hâlbuki kitap bambaşka bir açıyla yaklaşır yaratılana. Ona Milton’un Kayıp Cenneti’ndeki düşmüş melek statüsü verilir. Genç, toy, idealist Viktor Frankenstein, düşünülenin aksine çılgın bir deha değil, bilimle uğraşarak ölüme anlam katmaya çalışan romantik biridir.

“Benim asıl öğrenmeyi arzuladığım öteki dünyanın ve bu dünyanın sırlarıydı ve uğraştığım ister nesnelerin dışsal yapıları, ister doğanın içindeki öz, isterse insanoğlunun anlaşılmaz ruhu olsun, sorgulayışlarım yine de metafiziğe ya da metafiziğin en üst anlamıyla dünyanın fiziksel gizemlerine yönelikti.”[1]

Annesinin ölümünün ardından Frankenstein “yaşamın nedenlerini inceleyebilmek için önce ölümü araştırmaya”[2] başlar.

“İnsanın güzel şeklinin nasıl bozulup heba olduğunu, hayat dolu yanağının yerini ölüm çürüyüşünün aldığını, solucanın gözlerle beynin harikalarını nasıl miras aldığını görüyordum”[3]

Cenevre’deki evini ve ailesini bırakarak Ingolstadt-Almanya’ya yerleşen Viktor, dönemin en iyi üniversitesine giderek doğa bilimi dersleri alır. İki yıl içinde o kadar ilerler ki evinin çatı katında yarattığı laboratuarında yaptığı deneylerde sonuçlar almaya başlar.

“Günler ve gecelerce süren inanılmaz bir çalışma ve yorgunluktan sonra oluşumun ve yaşamın çıkış yerini bulmayı başardım; hayır, daha fazlası, ben kendim cansız maddeye yaşam verebilecek duruma gelmiştim.”[4]

Viktor bunu bir zafer olarak görür. Hayallerinde sadece yaşam yaratmak değil, yaratıcı olarak kusursuz varlıklar yaratan, ölümün çürüttüğü bedenlere yaşamı yeniden getiren bir BABA olmak vardır artık. Küçük ölçekli çalışmalarında istediği başarıyı yakalayamayınca 2,5 metrelik dev bir beden üzerinde deneylerine devam eder. Sonunda “kasvetli” bir kasım gecesi yaratık donuk sarı gözlerini açar, derin bir nefes alır ve kollarını hareket ettirir. O anda Viktor, yaratığın çirkinliğini fark eder.

“Ah, hiçbir ölümlü o yüzün korkunçluğuna dayanamazdı! Yeniden yaşama dönmüş bir mumya bile bu sefil yaratık kadar iğrenç olamazdı. Henüz bitmemişken ona uzun uzun bakardım; o zaman da çirkindi, ama o kaslarla eklemler hareket edebilir hale geldiğinde Dante’nin bile aklının alamayacağı bir şeye dönüşmüştü.”[5]

Viktor, korku içinde yaratığı laboratuarında bırakarak kaçar, yatak odasına saklanır ve bir süre sonra uykuya dalar. İşte o an gördüğü rüya bir yandan finalin sinyallerini veren ilk gotik betimleme olurken, diğer yandan yazar Mary Shelley’in öyküsünü yaratmasına sebep olan imgelemin başlangıcıdır. Yazar, yaratığın uyuyan yaratıcısının başında, yatağın tülünü aralayarak ona bakışını gözlerinin önünde canlandırdığında bu öykünün oluşmaya başladığını söyler. O sırada Viktor ise sevgili aşkı Elizabeth’i rüyasında görmektedir.

“Mutluluktan coşarak ve şaşkınlıkla onu kucakladım, fakat dudaklarına ilk öpücüğü kondurur kondurmaz ölümün rengiyle mosmor kesildiler, yüz hatları değişmeye başladı ve kollarımda ölmüş annemin cesedini tuttuğumu sandım; bedeni kefenle sarılıydı ve beyaz kumaşın kıvrımlarında mezar solucanlarının süründüğünü görebiliyordum.”[6]

Yaratığı başucunda gören Viktor korkuyla fırlar ve evden kaçar. Yaratığı bir daha görmemek üzere Cenevre’ye döner. İşte öykünün felsefesi de burada başlar. Bir yaratıcı yarattığından ne kadar sorumludur? Dış görünüşünden korktuğunuz biri gerçekten kötü müdür? Bir canlıyı iyi ya da kötü yapan şey nedir? Bir bebek doğduğunda günahsız ise yaratılan bu varlığa neden böyle yaklaşılmamıştır? Bir baba, oğlunu terk eder mi?

Bir bebek kadar masum ve cahil yaratık, sadece dış görünüşü sebebiyle o kadar acı çeker ki insanlardan kaçar olur. Ama tek nefret ettiği ve intikam almak istediği kişi babasıdır. Onu yalnız bırakan, terk eden, hatta yalan söyleyerek kendisini kandıran kişi (Viktor yaratığa bir eş vat etmiş ama son anda vazgeçip yaratığın gözü önünde yaptığı eşi parçalamıştır). Ölümcül bir kovalamaca başlar ikili arasında, bazen yaratık peşindedir Viktor’un, bazen Viktor kovalamaktadır yaratığı. Yüzleştiklerinde ise yaratık ince ruhunun darbelerle nasıl yok edildiğini anlatır babasına defalarca.

Kitap boyunca gerçek canavarın kim olduğunu düşünüyor insan. Önyargılar sebebiyle kovalanıp şiddet gören masum bir canlının sadece babasından intikam alan bir canavara dönüşmesi gerçekte kimin suçu? Viktor’ın öldürmek üzere peşine düştüğü yaratığın defalarca kere Viktor’u hayatta tutmak için uğraşması, aslında yalnızlığını paylaşmak istediği babasını yanında tutma arzusu değil mi?

“İyi kalpli ve usluydum; mutsuzluk beni bir şeytan yaptı. Beni mutlu kıl ki yeniden erdemli olayım.”[7]

“Yaşam kazandığım iğrenç gün… Lanet olası yaratıcı! Niçin senin bile tiksinti içerisinde sırtını döndüğün böylesine çirkin bir canavarı ortaya çıkardın?”[8]

“Eğer hiçbir bağım ve sevgi dolu hiçbir birlikteliğim olmazsa payıma düşen nefret ve ahlaksızlık olacaktır.”[9]

Frankenstein ve yaratığı kendilerinden türemiş birçok arketipten farklıdır. Dracula, görünüş olarak etkileyici ama içten içe şeytandır, doğuştan katıksız, iyileştirilemez bir kötüdür. Dr. Moreau, sürgün edilmiş, hayvanları kendi arzu ve tatmin duygularıyla kesip biçen, ortaya çıkardıklarını canlı değil de problem olarak gören bir sadisttir. Oysa Shelley’in öyküsünde kimse kötü değildir. Onlar, bu kavramlardan arındıkları için moderndirler. Viktor, birçok sahnede kendi felaketlerini hazırlamıştır. Ölüye can vererek mutlu ve kusursuz bir türün babası olmaya çalışan Frankenstein, yaratığının çirkinliği karşısında umutsuzca korkuya kapılıp kaçmış, onu yalnız bırakarak kendi için bir canavar yaratmıştır. Sonuçta yaratığın zarar verdiği insanlar sadece Frankenstein’in sevdikleridir. Yaratık çektiği her acıyı ödetmek için birini hedef almıştır. Dolayısıyla Viktor’ın yaratığın eşini parçalara ayırdığında aynı sonun kendi gelinin başına geleceğini düşünmemesi garip ve komiktir.

“Her insan kendi koynuna bir eş bulacak, her hayvanın bir eşi olacak da ben yalnız mı kalacağım?… Gidiyorum fakat unutma, düğün gecende orada olacağım.”[10]

Tüm kitap boyunca böyle bir gücü başıboş ortalığa salmasının sorumluluğunu da üstlenmez romantik kahramanımız. Pasiftir, bencildir, yaratığın intikam için geleceğini bildiği halde karısından ziyade kendisini korumaya alır, sonuçta da her seferinde olduğu gibi bayılarak ve hastalanarak sebep olduğu gerçeklerden kaçar. Yaratık ise eylemleriyle var olur öyküde. Tek istediği yaratıcısının sevgisi ve onayıdır. Her ret ediliş bir intikam eylemi ile sonlanır.

Milton’un Kayıp Cennet’inden, Gothe’nin Genç Werther’in Acıları’ndan, Plutarkhos’un Paralel Hayatlar’ından sadece etkilenmez, kitabın içinde iblisin kendini eğitmek üzere okuduğu kitaplar olarak da bahseder Shelley. Notos’un Nisan 2016 baskısına eklenmiş Joyce Carol Oates’in Frankenstein’ın Düşmüş Meleği adlı incelemesi kitaba bakışınızı bir hayli değiştirecek.

“Kayıp Cennet Frankenstein’in iblisi için ( ve büyük olasılıkla Mary Shelley için de), ‘kendi yarattıklarıyla savaşan, her şeye gücü yeten Tanrı’’nın betimlenişiyken, Frankenstein kendi yaratımıyla savaş halinde olan ve sonunda yenik düşen, sınırlı ve kusurlu bir Tanrı betimlemesidir. Çağımız için ibret verici bir mesel, önemini yitirmeyen bir kehanet, reddedişin-eylemlerin getirdiği yükümlülüğü reddedişin, bilincin içinde saklı gölge kişiliği reddedişin- ölümcül doğasının hayret verecek ölçüde zekice tespitidir. Değeri düşürülmüş ve sansasyonel şeklinde bile pek çok kişi tarafından –boynunda elektrotlarla özürlü bir dev olarak- bilinen Frankenstein’in canavarının arketipik önemi hala geçerlidir. ‘Benim şeklim,’ der etkileyici konuşmasıyla, ‘seninkinin pis bir modeli.’”[11]

Shelley’in yaşadığı yıllarda elektriğin ve yıldırımın gücü hayranlık uyandırıcıydı. Bu güçlerin can vermek üzere ölü bedenlere yönlendirilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan günümüzde defibrilator[12] ile bunun yapılabilmesidir. Bilim-kurgunun güzelliği ise 200 yüzyıl öncesinden bunun hayal edilebilmesidir.

notos kapak

Son olarak, Notos kendi bastığı dokuz klasik kitabın kapağını birleştirdiğinizde karşılaşacağınız harika bir başka klasik resim saklamış noktaların arasına. Bu tür keyifli kapaklar koleksiyoncuları harekete geçirdiği için hem yaratıcı hem akıllıca. Umarım bu tarz sevimli sürprizlerle bolca karşılarız.

İyi Okumalar…

  • Frankenstein
  • Yazan: Mary Shelley
  • Çeviren: Yeşim Seber
  • Yayınevi: Notos Kitap
  • Baskı tarihi: 2016
  • Sayfa yapısı: 309 sayfa

[1] Frankenstein, Mary Shelley, Notos-Nisan 2016 s:67

[2] A.g.e. s:84

[3] A.g.e s:84

[4] A.g.e. s:85

[5] A.g.e. s:93

[6] A.g.e. s:92

[7] A.g.e. s: 143

[8] A.g.e. s: 179

[9] A.g.e. s: 199

[10] A.g.e. s: 225-226

[11] A.g.e.s: 307-308 Frankenstein’in Düşmüş Meleği –Joyce Carol Oates

[12] İlk olarak 1899 yılında İsviçre’de köpekler üzerinde denenmiş, 1947 de ilk defa insanlar üzerinde kullanılmaya başlanmıştır.

Zümrüt Bıyıklıoğlu
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Türkiye’de Popüler Müziğin Yolculuğu

Read Next

IŞİD Saldırıları, Yıkım ve Göç

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram