Ford’un Anglikan Azizi

Julian Barnes, farklı zamanlarda yayınlanmış yazılarını on yedi denemeyle bir araya getirdiği Penceremden adlı eseri Ayrıntı Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Julian Barnes, farklı zamanlarda yayınlanmış yazılarını on yedi denemeyle bir araya getirdiği Penceremden adlı eseri Ayrıntı Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Mayıs 2016’da ilk basımı yapılan kitap birçok yazarın ve eserinin incelendiği, eleştirildiği ve karşılaştırıldığı bir kaynak. Özellikle İngiliz-Fransız edebiyatının geçişli tarihini inceleyen Julian Barnes, iki edebiyatın kesiştiği, beslendiği yazar ve eserlerini bu denemelerine konu almış. Kitap eleştirileri yapan bir kitabı burada tanıtmak biraz uzun olacak doğası gereği.

TİMAŞ
TİMAŞ

Kitabın önsözünde Barnes, öncelikle kurmacanın tanımını yapıyor ve kurmacanın bir yanıt değil, son derece iyi formüle edilmiş sorular olduğunu söyleyerek bitiriyor yazısını. İlk olarak ünlü İngiliz yazar Penelope Filtzgerald ile ilgili bir denemeye yer verilmiş kitapta. Barnes’ın bir panelde tanışarak sırf daha fazla konuşup, zaman geçirebilmek için yaptıklarını anlattığı girişten sonra Filzgerald’ın asla bilmediğimiz taraflarıyla bizi tanıştırıyor. Okur olarak eserlerini bilmemiz yazarı iyi tanıdığımızı sanma yanlışına götürebilir bizleri. Ancak kurmaca metinlerin pek azı içinde yazara ait gerçeklik taşır ve yazar ne kadar ustaysa bu gerçeklik payı da o kadar gizli ve derindedir. Barnes, Filtzgerald ile ilk tanışmasında yaşadığı şaşkınlığını işte bu önyargıya veriyor, yaşayan en büyük İngiliz yazarının dünya işlerini pek bilmeyen, evinde oturup reçel yapan zararsız bir büyükanne görünümünde olmasını yadırgıyor. İlerleyen satırlarda Filzgerald’ın yarattığı kahramanlarına ve dünyalarına duyduğu sevecenliği, komikliği ve bilgeliği, yazdığı konular hakkında sahip olduğu derin ve detay bilgileri örneklerle sıralıyor. Yazarın belki de en büyük yeteneğinin eserlerini okuduğumuzda tarihi bir roman duygusuna kapılmayıp, bizim de geçmişte yaşayan kişiler olduğumuza inandırması olduğunu da ekliyor Barnes.

Bir sonraki denemenin konusu İngiliz şair Arthur Hugh Clough ve ünlü eseri Aşk Yolculukları. Yazarın ve eserinin başkahramanı Claude’un karşılaştırmasıyla başlayan metin, Byron ve Keats’in görüşleri, benzerlikleri ve farklılıklarıyla Cluogh’u açıklamaya çalışıyor. Roma’nın mekan olarak süslediği Aşk Yolculukları’nın başarısızlık, günü yaşayamama, yanlış okuma ve aşırı analiz etme ve korkaklık hakkında yazılmış muazzam bir novella ve uzun şiir olduğu gerçeğiyle biten yazı, ünlü şairin ömrü hayatı boyunca sadece bu şiirinden ücret aldığını da ufak bir bilgi olarak geçiyor.

George Orwell, geçmişinden, yaşamından, görüşlerinden verilen bilgiler ışığında incelenen diğer bir yazar. Tam bir İngiliz olarak tanımlanan Orwell’in Bernard Click ile yaptığı ünlü röportajı “Bir Fili Vurmak”, denemenin isim babalığını yapıyor. Sanatın kendisinin bir propaganda olduğunu söyleyen Orwell savunmasını şu şekilde yapar;

“Anın önemli kamusal olaylarını öylece görmezden gelen bir romancı genelde ya aptalın tekidir ya da düpedüz budaladır.”

Ford Madox Ford kitapta en uzun incelenen yazar olmuş. Güvenilmez anlatıcı örneğinin en iyilerinden olan eseri “İyi Asker”[1] ve “Parade’s End”[2] uzun uzun incelenmiş ve karşılaştırılmış. “Duyduğum en acıklı öykü bu” ilk cümlesiyle açılan “İyi Asker” daha bu cümlede anlatıcının güvenilmezliğini gösteriyor, zira anlatıcı öyküyü duymamış, bizzat yaşamış. “İngiliz dilindeki en güzel Fransız romanı” eleştirisiyle Ford’un Maupassant’dan ne kadar etkilendiği ama Ford’un buna itiraz etmeyip “bir tutkum vardı” diyerek kabul ettiği de belirtilmiş yazıda. Ford tüm 1920’ler boyunca Paris’te Avusturalyalı ressam Stella Bowen ile birlikte yaşamış. Gerçek Fransa olarak kuzeydeki ufak bir bölgeyi belirlemiş ve tutkuyla bağlanmış, Provence.

“Bu dünyada yalnızca iki yeryüzü cenneti vardır… Provence… ve British Museum’un Okuma Salonu.”[3]

Ford, Adem ile Havva’nın elma değil greyfurt yedikleri için cennetten kovulduklarını söyler. Provence greyfurtun yenmediği bir yerdir, dolayısıyla orası cennettir.

Yine yazıda Ford’un yalanlarıyla da oldukça ünlü olduğu, güvenilmez açıklamalarda bulunduğu da belirtiliyor. Bu denemeyle beraber Fransa, Fransız romancılar ve İngiliz etkileri artık konu olarak beliriyor.

Parade’s End, protagonisti savaş olan bir roman olarak ele alınmış. Dört ciltten oluşan roman Birinci Dünya Savaşını (Batı Cephesi) ortadaki iki cildine konu olarak almış. Sylvia ile Christopher Tietjens çifti evlendiklerinde Silvia hamiledir, ancak bebeğin kimden olduğu belli değildir. Silvia – Graham Green’e göre modern romanın, kesinlikle içine cin kaçmış en kötü ruhlu karakteridir- canı sıkılan, önüne gelenle yatan bir zamane kadınıdır. Christopher ise her şeyi bilen, iffetli ve geçmişe bağlı neredeyse aziz denebilecek bir adamdır. Christopher şövalyelikle mazoşizmin, Sylvia ise aldırışsızlıkla sadizmin bir karışımıdır. Katolik olmaları boşanmanın önündeki engeldir, böylece ikili ateş çemberiyle birbirlerine bağlanmışlardır. Roman boyunca Sylvia kocasına etmediğini bırakmaz, bunun karşılığında kocasının affediciliği onu daha da delirtir, ta ki başka hiçbir erkeğin aslında kocası kadar yetişkin olmadığını anlayana kadar. Ne yazık ki iş işten geçmiş, cephede geçen yıllar sonrasında Christopher onurlu ölüm yerine yaşamı seçerek, yıllardır aşık olduğu başka bir kadını evine getirmiştir. Green, Ford’un iki kitabını da “cinsel hayatla ilgili İngilizce kaleme alınmış tek yetişkin roman” olarak nitelemiş, “onlar bizim Flaubert’e verdiğimiz yanıttır” diye yazmış. Fransız edebiyatının alameti farikası olan erotizm İngiliz romanında hayat bulmuştu.

Kipling’in Fransa’sı, yazar hakkında bilinmeyen birçok bilgi içeriyor, yazarın Fransa’ya, arabalara ve mezarlıklara olan merakı, 2000 yılında kazara bulunan yazara ait 100 sayfalık gezi günceleri, oğlunun ölümü ve otobiyografiden nefret edişi gibi. Fransa’ya kanla bağlıydı Kipling, tek oğlunu yitirmişti Batı Cephesinde.

Fransa’nın Kipling’i ise Fransız Tharaud Biraderlerin yazdığı bir kitapla ölümsüzleşir. Kipling’in takma ad ile yazılmış olan biyografisi, Dingley l’illustre ecrivain. Roman hem Britanya emperyalizmine karşı bir eleştiri hem de edebiyattaki popülizme karşı bir uyarı olarak nitelendirilmiş. Ancak Kipling’in romanı duymamasına olanak olmadığı halde hakkında tek kelime bile etmemesiyle okuyup okumadığı hakkında soru işaretleri yarattığı Barnes tarafından dile getirilmiş.

Bizet’in ünlü Carmen operasını bilmeyen yoktur. Öyküsünün Merimee tarafından yazıldığını ise ilk kez bu kitapta okudum. Merimee, yıllarca Fransız devriminin getirdiği öfkeyi Fransız tarihi yapılarından korumaya çalışan tarihsel anıtlar başmüfettiş, yazar ve şair. Halkın devrim sonrası aristokrasiyi simgeleyen her binaya saldırması ciddi bir tahribata yol açmış. Bunu engellemek üzere kurulan komisyonun başına geçen Merimee otuz yıl ilkeyi dolaşarak birçok şatonun, kilisenin yıkılmasına engel olmuş biri. Hatta Viktor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu romanıyla Quasimodo karakteri kadar canlanıp sevilen Notre-Dome, talandan kurmacanın itici gücüyle kurtulmuş.

“Eseri onarmaktansa sağlamlaştırmak, restore etmektense onarmak, güzelleştirmektense restore etmek daha iyidir ve eser hiçbir koşulda yıkılmamalıdır” diyen Meree ilkelerini bu şekilde belirtmiş.

Kitapta Madame Bovary’i Çevirmek bölümünde günümüzde çokça tartışılan bir konuyu ele almış Barnes; çeviri. Anlam mı yoksa cümleler mi çevrilmeli? İyi bir yazarın cümlelere müdahalesi bir çeviri için tercih edilmeli mi yoksa özellikle kaçınılması gereken bir durum mu? Barnes Madam Bovary’nin farklı kişilerce çevrilmiş cümleleriyle karşılaştırmalar yapıyor, ne zaman tekniğin ne zaman hayal gücünün daha iyi bir seçim olacağını bulmaya çalışıyor. Üç ana konuyu gözetir Barnes;

Hiçbir iki dilin grameri birbiriyle örtüşmez ve sözcük dağarları da farklılık gösterir,

Noktalama işaretlerinin bile farklı ağırlıkları vardır,

Diller zaman içinde aynı oranda gelişmezler.

Son olarak da yazarın kitapları başka dillere çevrildiğinde ne tür dil oyunları yapılabilirliğini düşünmesi kitabın kendi orijinal dildeki haline nasıl yansıyabileceğinden, tehlikelerden bahseder.

Updike’ın ölümü üzerine kaleme aldığı Tavşan serisi incelemesiyle Barnes ünlü yazarın hayranı olduğunu gizlemiyor. Updike’ın kaçış, özgürlük, konusunu, yaşadığı yerin özelliklerini taşıyan kaba saba, uçkuru düşük, edilgen, yurtsever, taşkalpli, önyargılı, kafası karışık ve kaygılı karakteri Harry’nin üzerinden anlattığı dörtlemesi, savaş sonrası en büyük Amerikan romanı olarak nitelendirilmiş.

Wharton’un Reef’i, Houellebecq, Felix Feneon incelenen diğer yazarlar. Feneon’un portresi, Houellebecq’in anti-medyatik kalarak medyatik olması Barnes’ın bakış açısıyla verilmiş.

Hemingway’e saygı niteliğinde yazılmış bir öykü denemelerin arasına serpiştirilmiş. Bir yazarın, verdiği yaratıcı yazarlık atölyesinde farklı bakış açılarıyla kendi hayatını yargıladığı öykü bu kadar ciddi yazılar arasında bir nefeslik ara yaratıyor.

Son deneme Kederle Baş Etmek başlığına sahip. Dr. Johnson’ın 1750 yılında yazmış olduğu bir makaleyi incelemiş Barnes, insani tutkular arasında kederin korkunç biricikliğini anlatan yazısı.

“Keder umulamayacak olanı gerektirir, evrenin yasalarının feshedilmesini, ölülerin yeryüzüne dönmesini ya da geçmişin yeniden şimdiye çağrılmasını.”

Özellikle ölümün ardından yaşanan keder ve yas sürecini iki ünlü yazarın kaleminden bakar Barnes, Joan Didion ve Joyce Carol Oates. İki yazar da eşlerinin ölümlerinin ardından alışma süreçlerini konu alan kitaplar yazmışlar. Onların edebi bakışıyla ölüme alışmak, kederle baş etmek nasıl oluyor?

Julian Barnes 270 sayfaya bir dünya sığdırmış. Arka sayfada bu metinlerin orjinallerinin nerelerde ve ne zaman yayınlandığı hakkında bir liste var. Oradan metinlerin İngilizce aslına ulaşabilirsiniz. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bahsi geçen kitapları okumuşsanız eğer, bu incelemeler okurken aklınızdan geçip de dillendiremediğiniz düşüncelerinize yardımcı olacak, tanımadığınız bir yazar okuma merakı yaratacak ya da çok sevdiğiniz bir yazarın hiç bilmediğiniz bir yüzüyle karşılaşmanızı sağlayacak.

[1] 1998 Modern Library, 20. Yy.da İngiliz dilinde yazılmış en iyi 30. Roman olarak listelemiş.
2015 BBC, En büyük 100 İngiliz romanı arasında 13. Olarak seçmiş.
[2] https://www.theguardian.com/books/2012/aug/24/julian-barnes-parades-end-ford-madox-ford
[3] Penceremden, Julian Barnes, Mayıs 2016 Ayrıntı Yayınları s: 72

  • Penceremden
  • Yazar: Julian Barnes
  • Çeviri: Serdar Rıfat Kırkoğlu
  • Sayfa Sayısı: 272
  • Ayrıntı Yayınları

Zümrüt Bıyıklıoğlu
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Anthony Burgess’ten Otomatik Portakal

Read Next

Klişe Hayatlardan Beklenen Ütopya

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram