Sadık Hidayet bir baş dönmesidir

Sadık Hidayet’in en büyük sorunu; kendisiyle olan kavgasıdır. Yazar herkesle kavgalıdır. İlk başta da kendisiyle verir en büyük kavgasını.

“Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir” işte bu cümleyle başlar kitabına usta kalem Sadık Hidayet. Aslında bu ilk cümlesi yazarın sonraki anlatacaklarının, kuracak cümlelerinin, ölümcül betimlemelerinin, yazının ve yazarın karamsar ve melankolik bir ruh dünyasının habercisidir. Sadık Hidayet kendini bulmaya çalışırken defalarca kendini kaybetmesine neden olan bir ruh hastalığıyla boğuşur. Bu kitabının en büyük mimarı ve destekçisi eminim kendisini defalarca uçurumun kenarına götüren, kendi sütkardeşiyle evlendiren, sıkıntının mimarıdır bu ruh hastalığı…

TİMAŞ
TİMAŞ

Çocukluğundan beri cemiyet hayatından uzaklaşan Sadık Hidayet ilk önce kendi ülkesinin -İran-şairlerini hatmetmiştir. Kısa bir sür sonra da yüzünü batıya çevirmiş ve Fransızcaya gönül bağlamıştır. Sadık Hidayet’in ustalığı belki de daha erken yaşta çok değerli dâhilerin eserlerini hatmetmesinin bir sonucudur. Kimler yok ki; Dostoyevski, Kafka, Poe ve daha niceleri…

Sadık Hidayet’in varlıklı bir aileden gelmesine rağmen içinde yaşadığı yoksul hayatın varlığı kaderin bir cilvesi ya da kendi tercihi mi bilemem; kanımca Sadık Hidayet bu yoksul hayatı yaşamasaydı, doğu-batı ikircikliği arasında gidip gelmeseydi belki de bu gün bu eseri okumayacaktık. Tekrar tekrar dönüp bakmayacaktık. Şu cümle yazarın inanç ve maddiyatı hakkında bizlere ipucu veriyor aslında; “Çünkü ne malım var kadıya yedirecek ne de dinim var şeytana verecek (s.45)”

Sadık Hidayet ne kalemine hükmedebiliyor ne de kalemini yönlendiren yaşadıkları olaylara. O doğu ile batı gel-gitleri arasında kalırken, elimizde tutuğumuz bu kitabındaki anlatıcısı aslında Sadık Hidayet’in kendisidir, yazarın ruh dünyasına bakma açısından bir nevi otobiyografik bir kitaptır. Modern edebiyatın kurucularından olan Sadık Hidayet; karamsar psikolojini ve melankolik ruh halini bu kitapla dille getirmiştir. İran edebiyatının yanında dünya edebiyatında yer almasını sağlayan “Kör Baykuş” başlı başına bir distopyadır.

Sadık Hidayet kırılgandır, şüphecidir, karamsardır. Gölgesiyle konuşan, duvarlarda yansıyan gölgesinde hakikati arayan, gizemli adamlarla, gizemli saatlerde varlığını ve varlıkları sorgulayan, sorguladıklarını ölümcül bir zamanın dakikliğinde ve çaresizliğinde kendini, insanları, eşyaları, gölgeleri, dilleri, dinleri, kadını, kadının bakireliği, evliliğin emelinde sevgiyi, ruh âlemdeki özünü, davranış ilkelerindeki etikliği, etiklikle vicdan vicdanla davranış, davranışla hareket kavramlarını anlamaya çalışan ve anladıklarını bir kaygısı olmadan isyanla anlatan bir edebiyat dehasıdır.

Sadık Hidayet’in en büyük sorunu; kendisiyle olan kavgasıdır. Bu kavga bu kitabında kıskançlıkla gelen çaresizliğin, kimsesizliğin varlığında getirdiği acziyettir. Yazar herkesle kavgalıdır. İlk başta da kendisiyle verir en büyük kavgasını.

Usta kalemin yaşadıkları, acımasızlığının bir sonucudur dillinin ustalığı. Zira yaşadıklarını ona, hayat ve de çevresindeki insanların acımasızlığı öğretmiştir. O da tüm kalbiyle bu acımasızlığa karşı ölümü arzulamıştır. Ve sonunda intihar etmiştir daha genç denilecek yaştayken. Şu cümlelerin gerçekliğine bakar mısınız? ; “ Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır. Hayatın içinden bize seslenir, yanına çağırır. İnsanların dillini anlamadığımız yaşlarda, bazen oyun oynarken durakalırsak, sebebi ölümün sesini duymamızdır(S.83)” belki de yazar bu sesi bizden önce duyduğu için ve bizden önce gerçeği anladığı için erkenden ayrıldı aramızdan.

Yine anlatıcının ağzından dökülen şu cümleler, hem kitabın kurgusunun ağırlığından hem de yazarın yaşadıklarının bir belgesi ve beklentilerin bir gözlem içinde ele alışının en güzel örneğidir. Her ne kadar sonu hüsran olsa da bizler açısından tam da bu devirin insanların üzerlerine göre biçilmiş bir kaftandır. Bir de yazarın ağzından, anlatıcını yardımıyla insanların ve dünyanın gerçek sahiplerine bakalım, şöyle der yazar: “Dünya artık ne işime yarardı ki? Bu dünya benim için değil bir avuç hayâsız, yüzsüz, dilenci tabiatlı, çokbilmiş, kabadayı, gözü gönlü aç insanların olduğunu hissediyorum. Bunlar dünyaya uyumlu olarak gelmişlerdi; yeryüzünün, gökyüzünün güçlüleri karşısında, kasap dükkânın önünde bir parça et için et için kuyruksallayan aç köpek gibi, dilleniyor, yaltaklanıyordu. (S.82 ) bunu tekrar tekrar okuyup; “ ne de güzel anlatmış insanoğlunu ve onun kirli dünyasını” dedim kendi kendime.

Sadık Hidayet’in bir diğer özelliği de benzersiz, kurulmamış, yazılmamış, duyulmamış, tüm duyulara hitap eden, düşündüren, bazen isyana bazen de yeniden bazı durumları gözden geçirmeye yardımcı görevi üstlenen, bunu yaparken de karamsar ve melankolik bir ruh atmosferi içerisinde, yerine göre acımasızca cümle kurması ve bu cümleler de hakikati olduğu gibi yüzümüze vurmasıdır. Zaten karısını acımasızca öldürten, yaşlı adamdan şüphelenmeye sevk eden, yanına yardımcı veren ve bu yardımcının acıma hissi altına giren bu ruh halinden meydana gelen cümlelerin gerçekliği değil mi ?

Sadece anlatıcıya bakıp yazarın romandaki ruhunun yansımasını görmek mümkün… Bir de sürekli dille getirdiği içmeye dair şu dizeler hem anlatıcının hem de yazarın sürekli başvurduğu bir dergâh vardır. Sarhoşların ve unutkanların dergâhı…

“Gel gidelim içelim

Rey şarabı içelim

Şimdi içmesek peki

Ne zaman içelim”

Yazar sadece kendisiyle kavgalı değil. İnsanlarla, kâinatta var olan, çevresindeki inanç boşluklarıyla kavgalı olduğunu yukarıdaki cümlelerden anlıyoruz. Bir de Tanrıyla kavga ediyor Sadık Hidayet bu da doğal olarak İnancı sorgulatıyor her ne kadar sorgulayan anlatıcı olsa da: “Tanrılar insan şehveti dolayısıyla doğmuştur. Bir tanrı olmuştum; tanrıdan büyük olmuştum. Çünkü ebedi, sonsuz bir cereyan hissediyordum kendimde (S.92)” Velhasıl Kaan Murat Yanık’ın ifadesiyle; “… Sadık Hidayet bir baş dönmesidir”.

Sadık Hidayet’i anlatmak adına başladığım bu yazıya defterime yazdığım bir sürü cümleleri arasında birkaç cümleyle bitirmek iyi olur diye düşünüyorum. Kitabı üçüncü kez okumak için en kısa zaman da tekrar elime alacağım. O zaman belki de başka bir Sadık Hidayet ile karşılaşırız anlamadığımız o karanlık dehlizli karanlık cümlelerin barındırdığı ruh halinde.

“Gece ayakucuna basarak çekiliyordu.(S.32)”

“Düşündüm de, herkesin gökyüzünde bir yıldızı varsa, benim yıldızım uzak, karanlık, anlamsız olmalı belki de hiç yıldızım olmadı” 

“Ölü kokusu, çürümüş et kokusu sarmıştı içimi (S.39)”

“Kendimle bir oda da yalnız kalamayacağımı düşündüm, kaçacak olsam peşimden gelmesinden korkuyordum (S.77)” 

“Kendi içime kapandıkça, kışın bir deliğe gizlenen varlıklar gibi başkalarının sesini dinliyordum; kendi sesimi ise gırtlağımda hissediyordum (S83)” 

  • Kör Baykuş
  • Yazar: Sadık Hidayet
  • Türü: Roman
  • Sayfa sayısı:110 Sayfa
  • Basım Tarihi: 2. Basım Şubat 2016
  • Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Doğan Yalçın
Latest posts by Doğan Yalçın (see all)
Vinkmag ad

FACEBOOK YORUMLARI

Yorum

Read Previous

Tüm zamanların en çok korkulan 24 kitabı

Read Next

Saramago’nun Yeniden Yarattığı Dünya: Kabil

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen gördüğünüz rakamları bitişik olarak yazınız! *

Follow On Instagram